Gülüver gitsin...

Gülüver gitsin...
Gülüver gitsin...
'Gulliver'in bu son uyarlamasında, Lilliput ülkesinde devasa cüssesine rağmen ruhu çocuk kalmış bir kahramanın serüvenlerini izliyoruz. Jack Black'in sürüklediği film, pek de derinleşme niyeti olmayan bir komedi
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Güliver’İn Gezİlerİ
Orijinal Adı: Gulliver’s Travels Yönetmen: Rob Letterman
Oyuncular: Emily Blunt, Jack Black, Amanda Peet, Jason Segel, Billy Connolly,
Yapım: 2010 ~ ABD

Edebiyat yapıtlarının yorumlanışı üzerine farklı yaklaşımlar, bilindiği üzre yeni bir mesele değil. Örnek mi istiyorsunuz? Mesela koskoca ‘Savaş ve Barış’ı, Woody Allen’ın yorumuyla “Olay Rusya’da geçiyor” diyerek kısaca özetlemek de mümkün, ‘Üstad’ Reşat Nuri Güntekin’in başyapıtı ‘Yaprak Dökümü’nü bayık bir TV dizisine çevirip dört yıl boyunca orasından burasından çekiştirerek gerçek bir sömürü başyapıtına dönüştürmek de… Bu bağlamda Jack Black’in adına çekilmiş görünen ‘Gulliver’in Gezileri’ni, Jonathan Swift’in ünlü eserinin sinemadaki bilmemkaçıncı uyarlaması olmasının yanı sıra, serbest vezin çalışılmış bir komedi mantığında da ele alabiliriz. Swift’in, dönemin ruhuna yönelik eleştiriler içeren ve ilk kez 1726’da basılan ünlü yapıtı, hatırlanacağı gibi çıktığı deniz yolculuklarında değişik uygarlıkları ziyaret eden genç bir doktorun yaşadığı tuhaf serüvenleri anlatıyordu. Lemuel Gulliver adlı bu doktor, önce minik insanların yaşadığı Lilliput’a, daha sonra da devlerin yaşadığı Brombdingnag’a gidiyordu.
Köşeler, aynı şekilde kapılıyor
Daha çok animasyonlarıyla tanınan Rob Letterman’ın (‘Monsters vs Aliens’, ‘Shark Tale’) yönettiği yapımda, zamanımızın Gulliver’ini New York’taki bir gazetenin muhaberatında çalışırken buluyoruz. 10 yıldır, gazete içi dağıtımla uğraşan Lemuel Gulliver, içten içe gezi yazarı Darcy Silverman’a da yanıktır. Günün birinde, bir türlü açılamadığı bu kadına yakınlaşma fırsatını yakalar. Darcy, Gulliver’ın deneme mahiyetinde kaleme aldığı (ki internetteki birtakım eski yazıların toplamıdır) deneme metnini beğenince, “Haydi bakalım, Bermuda Şeytan Üçgeni gezisine sen git ve yaz” teklifinde bulunur. Gulliver, (platonik) aşkı uğruna yola koyulur ama çıkan bir (kusursuz) fırtınanın ardından kendisini, bambaşka bir uygarlıkta bulur. Mini minnacık insanların yaşadığı Lilliput, kendi ölçülerinde muhteşem bir krallıktır. Gulliver, arada bir düşmanları Blefuscian’ların saldırılarına uğrayan Lilluput’ta yeni bir kahramanlık motifi olarak el üstünde tutulur. Bu arada Prenses Mary’ye âşık olan ama alt sınıftan olduğu için umutsuzluk içinde kıvranan Horatio’ya da yardım elini uzatır. Lakin, Prenses’in sözlüsü General Edward, bu durumdan hiç hoşnut olmayacak ve yavaş yavaş Gulliver’ın kuyusunu kazmaya başlayacaktır.
‘Gargantua’
gibi yiyip içiyor
Letterman, Joe Stiller ve Nicholas Stoller’in ortaklaşa kaleme aldıkları senaryoyla yola çıkarken naif bir modern masala soyunmuş. Gulliver, Lilliput’ta ipleri eline geçirdikten sonra kendi bildiklerini ve öğretisini dayatan misyonerlere dönüşüyor. Küçük uygarlığın önce mimarisini, sonra da üretim ve tüketim (koca binalar inşa ettirdikten sonra üstlerini bilboardlarla, devasa panolarla donatıyor) alışkanlıklarını değiştirirken, kendisi ise ‘Gargantua’ misali sadece yiyip içiyor. Üstüne üstlük geldiği yerin mitlerini (aslında popüler kültür örneklerini demek daha doğru olacak galiba), kendi üzerinden yeniden inşa ediyor. Mesela ‘Titanic’ ya da ‘Star Wars’un sahneye konulmasına önayak oluyor, ardından da öyküde devreye ‘Transformers’ türü mekanik tasarımlar giriyor vs.
Doğrusu söylemek gerekirse bu naif modern masal, pek derinleşemiyor, daha doğrusu derinleşmek istemiyor. Biraz göndermeler, biraz Jack Black’in kendi sempatikliği ve bilinen eğilimleri (‘Rocker’lık’ sevdasını kastediyorum) derken, 87 dakika birkaç güzel espri eşliğinde geçip gidiyor.
Sanki Süleymaniye silueti vardı
Filmin ‘Kıssadan hissesi’si var mı derseniz, yazı çizi işleri, bizdekiler gibiymiş diyebilirim. Yani birine yapılan ‘özel bir iltifat’la, köşe kapmak mümkünmüş. Bermuda Şeytan Üçgeni, esprisi hâlâ kaybolmak isteyenler için yeni kapılar açıyormuş ya da şöyle demek mümkün ‘Narnia Günlükleri’ndeki dolap ya da tablo gibi paralel evrenlere geçiş öğelerinin yerini, burada ‘malum üçgen’ almış.
Düşman Blefuscian ülkesi tasvir edilirken, ‘Süleymaniye’ türü bir siluet gördüm gibime geldi. Filmin, en politik mesajında öykü bizi, ‘Savaşlara ne gerek var?’a getirip, düşmanları barış içinde dans ettirirken, sanki ‘Medeniyetler İttifakı’na göndermede bulunuyordu. Bu açıdan Blefuscian’ları Müslümanlar gibi algılatmak, mantıklı geldi bana. Bu arada filmin ‘3D’ teknolojisiyle çekilmesinin ise öyküye özel bir şey kattığını söyleyemeyeceğim.
Sonuç? Sinemadaki bu son Gulliver gezisine dair, ‘Gülüver’in gitsin’den başka bir öneri cümlem yok.


    ETİKETLER:

    ABD

    ,

    Woody Allen

    ,

    haber

    ,

    Star Wars