Gürgen, neden böyle!

Gürgen, neden böyle!
Gürgen, neden böyle!

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

TV şovları ve romentik komedilerle tanıdığımız Gürgen Öz, aslında tavizsiz bir çevreci. Kaş'taki betonlaşmayı ele aldığı belgeseli 'Neden Böyle?'yi konuşmak için bir araya geldiğimiz Öz'le Emek Sineması'nı anmadan da edemedik. Öz, "İstanbul'un kültür mirasına darbe indirdiler" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

“2001’de üniversiteden mezun olduktan sonra gittim, çok güzel bir eski çarşı merkezi vardı, o eski yapıda tarihi evlerden oluşan bir bölgeydi. Doğa, deniz, antik tiyatro vs. muhteşem.
2008’de gittiğimde o tepelerde hiçbir şekilde Ege-Akdeniz stiline uymayan renk ve mimaride, büyük bir çirkinlikte yapılmış binalar gördüm. Ve dedim ki ‘Ya arkadaş bu kadar kısa sürede bu nasıl değişir? Bütün sistemi bozmuşlar!’ O zaman şu kararı verdim: Bunu belgelemek gerek.” Tiyatrocu Gürgen Öz’le Antalya’nın Kaş ilçesindeki betonlaşmayı anlattığı ‘Neden Böyle?’ adlı belgeselini konuşmak için bir araya geldik geçenlerde. Adını, “Neydi senin ismin, çam mıydı, meşe miydi, ha ha haa” diye takılan doğa düşkünü babası koymuş ya hani, Gürgen Öz de aynı babası gibi; ‘doğacı’. Türkiye ’de alıp başını giden betonlaşmaya, çarpık kentleşmeye kafayı bu denli takması da bu yüzden.
Belgesele merakı çocukluktan gelme. Öz-hakiki bir belgesel seyircisi olarak, “Ben gerçekçiliği ve gerçek bir şeyi kaydetmeyi çok seviyorum. Onun dışında mimariye ve çevreye karşı çok özel bir ilgim var” diyor. Ve anlatmaya başlıyor...
“Neden böyle, neden güzel değil, neden güzellik yok?” kendine, şehre dair, en sık sorduğu sorulardan. “Bu psikolojik bir şey” diyor, “Eğer sizi güzelliğe maruz bırakırlarsa, güzelleşirsiniz. Çirkinliğe maruz bırakırlarsa çirkinleşirsiniz. Şimdi siz her yeri beton yapmışsınız; bir bina koymuşsunuz ama ona bir stil, bir tavır, bir detay, bir güzellik koymamışsınız ve insanları buna maruz bırakıyorsunuz. Bilimsel olarak bunun mimaride karşılığı da var: Eğer sürekli betona maruz bırakırsanız insanlar betonlaşır. Yani betona baka baka insanlar sertleşir, sinirli, kızgın ve sevgi yoksunu olur.”
Herkes gibi onun da İstanbul’da gördüğü ise tam bir kaos! “Ama bu bütün şehirlerde böyle” deyip ekliyor: “Tüm Türkiye’deki çarpık kentleşmeyi, daha küçük bir alanda daha büyük anlamlarıyla kavramak için bazen Anadolu’nun küçük bir sahil kasabasına gitmek yeter.” O da bu yüzden Kaş’taki çirkin binaların getirdiği ilk şoktan sonra ilk iş, ihtiyacı olan malzemeleri bir araya getiriyor: Bir kamera, konunun uzmanları ve bol miktarda kararlılık. Başlıyor araştırmaya, Kaş neden böyle? Naturablue Doğa Sporları Merkezi’nden Yusuf Şulekoğlu ve Kaptan Pansiyon’un sahibi Yusuf Cengiz beldenin nasıl ve neden böyle bir dönüşüm geçirdiğini anlatırken Gürgen Öz, bir de 20 dk. mesafedeki Yunan adası Meis’te durum nedir, bakmak istiyor. Adada belediye başkan yardımcısı Yorgo Lazarakis’ten öğrendiği şu: Meis’te en fazla 4 kata kadar bina yapılabilir, o da eski yapıya benzemesi şartıyla. Tarihi ya da doğal dokuyu bozacak binaya izin çıkmıyor. 20 dk. ötede bambaşka bir zihniyet gören Gürgen Öz, son derece etkilenmiş bir vaziyette, ülke sınırlarına geri dönüyor. 

Emek’te de aynı şeyi yaptılar

Bu arada ‘Neden Böyle?’, tam beş sene sonra tekrar montajlanıyor çünkü Öz, belgeseli televizyon kanalları için hazırlamaya koyuluyor. Yayımlandı mı? “Hayır.” Yayımlanacak mı? “Bazı kanallara gitti ama çevre mantığını sorguladığı için kanallar yayımlamak istemiyor.” Nasıl yani? Anlatıyor: “Şu an Gezi Parkı olaylarından sonra aşırı bir hassasiyet var, bazı kanallar bunu yayımlamak istemiyor. Çevreyle ilgili bir belgesel çekiyorsunuz ve bu tehlikeli gözüküyor. ‘Şu an yayımlamasak daha iyi olur’ şeklinde yanıtlar geldi, çok absürd değil mi? O yüzden bir bölümünü YouTube’a koyacağım. Kaş’taki olayla İstanbul Gezi parkı olayının arasında hiçbir fark yok. Aynı zihniyetin yansıması bunlar, aynı sorunun devamı. Burada bir mantığı sorguluyorsunuz. O yüzden herkes izleyebilmeli bir şekilde…” Büyük bir nefes alıp birkaç kez üst üste tekrarlıyor: “İstanbul’u ne biçim bir yere çevirdiler!” Sohbetimizin bu kısmında hararet biraz yükseliyor. Yumruğunu masaya vura vura anlatıyor: “Emek’te de aynı şeyi yaptılar. Çocuk kandırır gibi dediler ki ‘Ben onu üst kata taşıdım, ben işte bunu yeniliyorum’ filan. O bitti artık, Emek Sineması’na tecavüz ettiler! Bilmem kaç yıldır oraya gelenlerin verdiği enerjiyi, yaşanmışlığı aldılar, yok ettiler! İstanbul’un kültür mirasına darbe indirdiler. Bizans sarayı üzerine kebapçı açıyorlar şimdi Fatih’te. Bu olacak şey değil. Bu topraklarda sizden önce bin 2 bin yıl başka uygarlıklar yaşamış. Ve bu insanlar buraya gereken saygıyı göstermişler, siz neden göstermiyorsunuz?”
Yeri gelmişken, Gürgen Öz, Gezi’yle de ilgili bir video çekmiş. ‘Chapulcus of İstanbul’ adıyla, YouTube’da o da... “Ben aslında Kaş belgeselini bitirdikten sonra işin bir de İstanbul kısmını çekip, bu ikisini birleştirmek istiyordum. Fakat Gezi olayları olunca buna gerek kalmadı” diyor, “Çünkü sorgulamak istediğim konu zaten patladı; İstanbul’da çevre ve şehircilikle ilgili önemli bir hesaplaşma oldu ve büyük bir kazanım elde edildi. Çünkü bu haklı bir kavgaydı! Bu süreç içerisinde harika belgeseller ortaya çıktı /çıkıyor ve bunlara hayran kaldık.”

Gezi olayı ‘Hayır’ demektir

“Tek cümleyle çığlık atın” diyorum, “Hayır!” diyor ama isteğimi reddettiğinden değil. Şöyle: “Hayır! Biz ‘hayır’ diyemeyen bir toplumuz. ‘Hayır’ yok bizde, ‘Ayıp olur’ var ve bu bizi mahvediyor çünkü bu ‘ayıp olur’ çok suiistimal ediliyor. ‘Şöyle deme, şöyle yapma’ diye diye ülke bu hale geldi. Bu Gezi Parkı olayı ‘Hayır!’dır. Bir nesil çıktı dedi ki ‘Hayır artık bu kadarına izin vermeyeceğiz.’ Bizde birey kültürüne izin verilmiyor, ‘hayır ben buyum’ diyorsanız, sistemin dışına çıkmanızı istiyorlar. Artık Türkiye’de insanlar birey olmak istiyor. Herkes neyse öyle davranmak ve bunun için de saygı görmek istiyor. Gezi olayları artık çevreden ziyade benim dediğim olacak, benim dediğimi yapacaksın, zihniyetine hayırdır. Bu net.”
Biz nicedir alışmıştık, oyuncuların yapımcı ve kanallardan gördükleri baskı neticesinde kayıt sırasında Gezi hakkında konuşamamalarına. Kayıt kapandığı an, sanki nefeslerini tutup bırakmışlar gibi sürekli Gezi’de yaşadıklarını anlatmalarına… “Sizin var mı bir çekinceniz?” gibi aslında yanıtını bildiğim bir soruyu soruyorum ben yine de. Yapıştırıyor yanıtı suratımın tam ortasına, son derece nazik bir üslupla: “Neden çekineyim ki?!”
Farklı şeyler de konuşalım istiyorum, asıl alanı olan oyunculuk gibi... ‘Makine’de Okan Bayülgen’le çalıştığı dönemde tanımıştık onu. Ardından ‘Avrupa Yakası’nda Burhan Altıntop’un tabiriyle ‘kenafir gözlü Cesur’ olarak çıktı karşımıza. ‘Plajda’, ‘Hokkabaz’, ‘Çinliler Geliyor’ , ‘Kilit’ , ‘Havva Durumu’ derken en son ‘Romantik Komedi 2’deydi. Direkt soruyorum: “Oyunculuk ne âlemde?” Dizi ve sinema filmi için senaryo okuduğunu söylüyor ama bir serzenişi var. Gürgen Öz, piyasanın riske girmek istemediğini ve bu nedenle kendisine hep aynı rollerin teklif edildiğini anlatıyor. Oysa onun tek isteği var: Farklılık…
Bir de güzel haber verelim: Öz’ün eylül ayında ‘Nevrotik’ isminde bir kitabı çıkacak Yitik Ülke Yayınları’ndan. “Tüm bu yaşananların insanları nevrotikleştirdiğini düşünüyorum çünkü insanlar çok arada kalmış. Özgür davranmak istiyorlar ama bir şey sürekli onları çekiyor” diyor. Dört ayrı psikolojik öyküden oluşan kitap , nevrotik bir psikolog ile hastaları arasında geçiyor. Alın size içinden çıkılmaz bir çember daha: Set işçileri ve oyuncuların çalışma koşullarını önemsemeyen dizi piyasası, 25 dakika olarak planlanan komedi dizisi ‘Nevrotik’i kabul etmemiş: “Senaryo olarak yazmıştım, ‘90 dakika yapalım’ dediler, e onun da manası yok. Kitap olarak çıkıyor şimdi.” Onun dışında, ayrıntılarını şimdilik anlatmak istemediği bir senaryo yazıyor, bir de yeni belgesel çekmek istiyor. 4 yıldır da tiyatro yapmıyordu, seneye onu da yapacağını muştuluyor.
Sohbetimiz, tek atışlık sorularla tamamlanıyor: Asla kimseye ödünç vermeyeceği kitabı, J.Paul Sartre’ın ‘Varoluşçuluk’u ile Erich Fromm’un tüm kitapları. Geçen sezon en beğendiği tiyatro oyunu Oyun Deposu yapımı ‘D Blok Daire 7’. Şimdiye kadar en çok izlediği filmler, ‘Ayı’ (L’Ours) ile ‘Chaplin: Great Dictator’. “Hangi müzik türü olmasa da olur?” sorusuna verdiği yanıt “Kötü müzik.” Yeni kitabı çıksa da okusam dediği yazar Yaşar Kemal. En beğendiği politikacı Emine Ülker Tarhan. Canı sıkıldığında nereye götürmeli? “Berlin?” “Berlin mi? Çok masraflıymışsınız, Berlin’e nasıl götürelim, İstanbul’dan bir yer seçsek olmaz mı?” sorumuza attığı pas: “Cevap gerçek. Her sıkıldığımda Berlin’e gidiyorum. Özellikle doğu kısmı son derece özgür ve sanatsaldır.” Peki, değiştirmek istediği bir huyu var mı? “Ufaktan hepsi değişiyor. O yüzden kendimle aram iyi.”