Hafızamın köklerini buldum

Hafızamın köklerini buldum
Hafızamın köklerini buldum
Diyarbakırlı Ermeni müzisyenler, Onnik ve Ara Dinkçiyan'ın 84 yıllık memleket hasreti belgesel oldu. 'Garod' vesilesiyle İstanbul'e gelen baba-oğulla birlikteydik.
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Kollarını sonuna kadar açıp sokakların ölçüsünü almaya çalışan yaşlı bir adam düşünün. Adı Onnik Dinkçiyan olsun. Hayatında hiç görmediği memleketine ilk kez 75 yaşında gelmiş ve babasından dinleyip de bir türlü inanmadığı bir hikâyenin izini sürüyor; “Sahi Diyarbakır’ın sokakları ancak iki kol açılınca geçilecek kadar mı geniş?” Baba-oğul udi sanatçılar Onnik-Ara Dinkçiyan’ın hikâyesine buyurun.
İKSV Film Festivali’nin unutulmayacak bir yılındayız. Yıkılan, değişen, dönüşen şeyler üzerine uzun uzadıya konuşmaya hacet yok, festival kapsamında gösterilen ‘Garod’ yeter. Garod, Ermenice ‘hasret’ demek. Onnik-Ara Dinkçiyan’ın hasretini anlatıyor. Diyarbakır’dan önce Fransa, sonra ABD’ye giden, gittikleri yerde Diyarbakır Ermenicesiyle (Dikranakert) derdini anlatan, şarkısını söyleyen bir aile bu.
84 yaşındaki Onnik Dinkçiyan’ın dilinde Diyarbakır’ın ismi bile maziden; Diyarbekîr. Gözleri dolu dolu olan babasından dinlediği şehri, o da oğluna aktarıyor. Oğlu Ara, yıllar sonra, -işin aslı her şey biraz daha yumuşar gibi olunca- 75 yaşında getiriyor babasını ‘Diyarbekîr’e. “Burada hafızamın köklerini buldum” diyen Onnik Dinkçiyan anlatsın...
“Diyarbekir’e ilk gidişimde sanki orayı hiç terk etmemişiz hissine kapıldım. Surp Garigos, Paşa Hamam, sokaklar, Hançepek… Hepsi bana ‘Burayı tanıyorum’ hissi verdi. Sokakları tıpkı babamdan dinlediğim gibi buldum. İki kolumu açtığımda duvarlara dokunabiliyordum. Ailem bana bunu anlattığında inanmamıştım. Temiz havayı ciğerlerime çektim, çok mutlu oldum. Ailemin buraya geldiğimi bilmemesi üzüldüm. Onlara ‘Evet, Diyarbekîr tıpkı anlattığınız gibiymiş’ demek isterdim.”
Sokakları arşınladıktan sonra ilk durak şimdi ibadete açılan Surp Garikos. 75 yaşında bir insana çocuk sevinci yaşatmış bu ziyaret:
“Surp Garikos’a ilk gidişimde hemen bahçeye çıktım. Dışarıda bir havuz olduğunu biliyordum, babam anlatmıştı. Pazar günü ailesiyle ayine giden babam ve arkadaşları, ayin sürerken gizlice çıkıp o havuzda oynarmış. Tulumbadan su çekip, ortalığı su yaparlarmış. Bir tek çocuğun gücü yetmediği için hepsi birden asılırmış tulumbaya. Ben de buldum o havuzu!” 

En büyük hediye aidiyet 
“Dünyada en büyük hediye insanın aidiyeti bilmesi…”Ara Dinkçiyan babasını izlerken, sohbete böyle katılıyor. O Diyarbakır’ı ve kendini babasını gözlemleyerek tanımış: “Benim hafızamda büyükbabamın anlattığı bir Diyarbekîr yoktu. Ben babamı gözlemledim, onun hikâyelerini dinledim. Kimiz biz? Dünyada bir sürü şeye ihtiyacımız var ama en önemlisi kim olduğumuzu bilmek. O zaman hayat çok daha kolay oluyor. Buna inanıyorum çünkü benim ebeveynim bana aidiyetimi verdi. Anne tarafım da Harputlu. Etnik olarak kim olduğumu bilmek benim büyürken en büyük hediyem oldu.”
Ara Dinkçiyan’ı şarkılarından tanıyan, ‘Ağladıkça’, ‘Vazgeçtim’, ‘Hoş Geldin’, ‘Yine mi Çiçek’in onun bestesi olduğunu öğrenen çok insan onun doğma büyüme ABD’li olduğuna inanmakta zorlanır. Bu kadar buralı müzikler yapmasını da bu aidiyete bağlıyor o da: “Ben bunu inanılmaz bulmuyorum. Kimiz biz? Nereden geldik? Benim insanlarımın tarihi nerede? Bu değişmiyor. New York’ta da değişmiyor. Ben aynı insanım, benim tarihim aynı. Nerede yaşadığınız bunu değiştirmiyor. Benim tarihimin bir kısmı da Amerika. Yeni tarihim burada. Ama büyük parçam hâlâ Anadolu’da.” ‘Ağladıkça’nın Türkiye ’de bu kadar popüler olmasını da aynı gerekçeyle açıklayıp “Buralı, basit, içten” diyor: “Ben hayatta hiç zengin olmaya çalışmadım. Sadece müzik yapmaya çalıştım. Sevdiğim müziği yapmaya uğraştım. Yaptığım müziği biri beğenirse, rüyadan uyanmış gibi oluyorum, bana büyük bir mutluluk veriyor. ‘Ağladıkça’nın başında beri iyi olduğunu biliyordum çünkü çok basit, politik ve coğrafik sınırlardan bağımsızdı. Duke Ellington ‘Müzik seni seviyorum demenin yoludur’ der. Bunu duyunca ‘İşte bu’ dedim. Ağladıkça insanları kalbinden tutuyor.”
Onnik Dinkçiyan sık sık gülüyor ve oğlunu “Bravo” diyerek destekliyor. Ara Dinkçiyan babasından en büyük alkışı “Biz aynı dili konuşmuyoruz ama aynı müziği hissediyoruz, hükümetler bunu gündeme getiremez” dediğinde alacak. Onların arasında aynı mesleği paylaşmanın bağı da var. Onnik Dinkçiyan, “Benim en iyi partnerim Ara’dır, şarkılarımı icra ederken ne yapmak istediğimi en iyi o bilir” diyor, Ara Dinkçiyan “Benim için de babam öyle” karşılığını verince ortalık kahkahaya boğuluyor.

Yavaş yavaş buluşacağız
“Müzikte birleşmek iyi de politika nasıl aşılacak?” soruma Onnik Dinkçiyan Türkçe yanıt verecek: “Yavaş yavaş”. Delil olarak da Florida’daki evinden bir kesit sunuyor: “Bu küçük adımlara da teşekkür ediyoruz. Bir gün tamamen iyiye gideceğine inanıyorum. Bunu hissediyorum. Biz her gün evde saat 4 gibi eşimle otururuz. Biraz içki, biraz meze. Müzik koyarız. Yüzde 90 Türkçe müzik dinleriz. Ara’nın bana getirdiği CD’ler, keman, kanun taksimleri. Ermeni müziği benim müziğim, ama Türkçe müzik de öyle.”
Peki Hrant Dink? Hepimizin hayatında milat olan o gün… Ara Dinkçiyan anlatsın: “Los Angeles’taydım. Bir arkadaşım aradı. Türk. Ağlıyor, ‘Çok özür dilerim…’ diyor. Şoke oldum, ne olduğunu anlamadım. Hrant Dink öldürülmüş. İnanılmaz bir suçluluk duyuyordu. Hrant Dink öldürülünce yalnızca Türklerin ya da Ermenilerin hayatı değişmedi. Ben onun başına gelecekleri hissettiğini düşünüyorum ve o hayatını dünyanın daha iyi bir yer olması için harcadı. Böyle de olduğuna inanıyorum.”
Onnik-Ara Dinkçiyan yalnızca Garod’un gösterimi için değil Türkiye’nin dört bir yanına dağılan Ermeni gençlerini bir çatı altında toplayan Surp Haç Tıbrevank’ın 60. yılı için de Türkiye’deydi. “Bunu mutlaka yazar mısınız?” dediler; onlara göre Anadolu’nun İstanbul ’la buluşmasının simgesiydi Surp Haç Tıbrevank. “Nasıl bir his burada olmak?” dedim, Onnik Dinkçiyan sustu sustu ve bana yanıt vermek yerine mihmandarı Ari’ye döndü: “Neredeydiniz? Hep bu teklifi bekliyorduk!”