'Hançere'si de sağlam, altyapısı da

Aileniz tam bir mozaik. Türk, Arap, Kürt karışımı. KüçükOrtadoğu...
Ama siz çıkış yaparken Kürt kimliğini öne çıkardınız.
Haber: ŞEBNEM İYİNAM / Arşivi

Aileniz tam bir mozaik. Türk, Arap, Kürt karışımı. KüçükOrtadoğu...
Ama siz çıkış yaparken Kürt kimliğini öne çıkardınız. Bu bir tercih mi?

Ben Kürdüm. Yıllardır adı Türkçeyken şimdi değiştirip de Kürtçe yapanlardan değilim. Onları zavallı buluyorum. Bizde Araplık da var, ama zayıf. Annemin bir tarafı, diğer tarafı gene Kürt. Annemle babam Arapçayı bizden gizli söyleyecekleri olduğu zaman kullanırlardı, sevişirlerken filan. Tek göz odada yaşıyorduk, biz de duyardık tabii. Ben ismimle, hikâyemle, her şeyimle gerçeğim. Söylediğim hiçbir şey, bir imajın parçaları değil.
Hayat hikâyenizi gazetelerde boy boy okuduk. Gerçekten çok kuvvetliydi. Hikâyenize mi güveniyorsunuz, sesinize mi?
Böyle sorarsanız bence çok ağır bir soru olur. Basın önünde duran hikâyemle
ilgileniyorsa, onlar da insan olduğu için ilgileniyor. Şarkı söyleyen adam çok. Müziği hakkında konuşan adam da çok. Ama ben kendi adıma çok sağlam bir hançerem olduğuna inanıyorum.
Hançere...?
Gırtlak sesi, tabii konservatuvarda şan eğitimi de aldım.
Hançerenin bir anlamı da 'çığlık' olduğu için sordum. Üzerinizde bir misyon hissediyor musunuz?
Bulunduğum nokta ilklerle dolu. Ortadoğu çığlığı, Ortadoğu zılgıtı gibi. Zılgıt acı karşısında da, sevinç karşısında da atılan bir şey. Albümümde de gerçekten böyle bir zılgıt var. Sony uluslararası bir firma ve benim kökenimden birçok sanatçı başvurmuş oraya, ama onlar benimle çalışmayı uygun görmüşler. Acımasız bir coğrafyadan geliyor bu ses ve sadece mikro bir kültüre değil, dünyaya açılmayı hedefliyor.
Sizce neden acımasız o coğrafya?
Ben yıllarca 'dış mihraklar' lafının bir paranoya olduğunu düşünürdüm, ama hakikaten bu halkları birbirine düşürmesinler yani. Umarım buna izin vermeyeceğiz. Çok kinliyim Amerika'ya.
Peki Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulsa duygulanmaz mısınız?
Sınırlar kalksın diyen bir insan için devletlerin de anlamı yok. Bu ülkede kültürel hakların verileceğine, insanların birbirlerini seveceğine o kadar inanıyorum ki, Türkiye'yi konuşmayı tercih ederim. Ben burada yaşayacağım, bir yere gitmem.
Azınlık kültüründen geliyorsunuz ve popüler kültürün bir parçası olacaksınız. Bu çelişkinin altından nasıl kalkacaksınız?
Ben o çelişkiyi kendi özelimde daha önce yaşadım, ortaokul, lisede falan...
Saçlarınızı sarıya boyatarak mı?
Evet, Reşat Bey Mahallesi'nde Çobanoğlu Ticaret Lisesi vardı. Evde kızılca kıyamet koparıp oraya gittim. Orası Adana'nın en zengin bölgesi. Okuldaki kızlar hafif röfleli, bakımlı. Adana Budapeşte gibidir. Bir tarafta dilenciler, Çingeneler, öbür tarafta müthiş bir debdebe... Dediğim varoluşçu depresyonu o dönemler yaşadım. Şimdi kara kafa olmaktan mutluyum.
Saçıma papatya suyu sürdüğüm zamana nazaran çok daha fazla şeyin farkındayım.
Güneydoğulu, doğulu kadınlar sizi nasıl karşılıyor?
Sahnede modern duruşlu, hem Batılı hem onlardan bir kadın onlara çok güven veriyor. Güneydoğu'da konser veriyorum, bayılan ayılan insanlar oluyor, çoğu kadın. Ürküyorsunuz tabii. Bu histeriye de dönüşebilir, aynı histeri yanlış bir kelime söylediğimde bana ters de dönebilir. İşte Albert Camus'nün yazdığı gibi her gün taşı dağa çıkartıp geri indiriyorsun. Finalde kötü olmasından korkuyorum. Çünkü fanatiğim olan kesimle hem birleştiğim hem de ayrıldığım çok nokta var. Ama tabii onlar da biliyor ki, ben Michael Jackson gibi derimin rengini açtırmayacağım.
İstanbul'da türkü barlarda söylüyorsunuz. Biraz da türkü bar atmosferinden söz eder misiniz?
Türkü bar, 'dürümland' gibi bir bir kelime, o yüzden ben türküevi demeyi tercih
ediyorum. Türküevleri tam Türkiye'nin ruh hali... Anadolu'dan gelmiş kentlileşmeye karşı direniyor, kopamadığı köklerini yaşamak istiyor. Bir var olma biçimi. Buluşma, bazı şeylerden uzaklaşma noktası. Benim söylediğim yerde beni seçen geliyor. Antropoloji derneği, Amerikalılar, medyadan olanlar, şarkıcı arkadaşlarım.
Ben de onlara sadece bizim türkülerimizi söylemiyorum. Makedonca, Ermenice, Rumca, Bulgarca her dilde söylüyorum. Fakat genel olarak türküevi atmosferine baktığımızda bazılarında küçük mafya kılıklı adamlar olabiliyor. Bellerinde silah, yanlarındaki kızlar sarı sarı. Fakat samimiyetle söylüyorum, benim çıktığım yerlerin müşteri profili bambaşka oluyor. Türküyü sevmek, özümüz bu demek başka, arabesk bir yaşam biçimi haline getirmek başka tabii.
İstanbul'daki ilk günleriniz nasıldı?
Dehşetti tabii... Çay görmeden okyanusa açılmak gibiydi. İngiltere'ye gitmiş tepetaklak olmuştum. Orada birden su gitti önümden, 'Hop bir dakka, noluyor, su gitti' falan oldum. Med-cezir dediler. Orada şok olmuştum ama İstanbul'da da hakikaten önümden su gitmiş kadar oldum, şoktaydım. Beş parasızdım ve bir erkek arkadaşım vardı evinde kalacağım. Geldim, bir kere
o arkadaşım gay olmuş. Saygı duyuyorum ama ben onu erkek bırakmıştım yani, bir gün onu biriyle yakaladım. Bir yandan İstanbul Devlet Tiyatrosu'na girmeye çalışıyorum. Sonra bir diziye başladım, herkesin cep telefonu minicik. Benimki somun ekmek kadar.
Oyunculuk da okudunuz ama keşfedilmediniz...
Ben okuldayken yeni bir Zuhal Olcay çıkıyor derlerdi. Çok parlak bir öğrenciydim. Şimdi dizilerde oynayan bazı arkadaşlara bakıyorum da, onlar da ilişki meselesi, diziler de mafyalaşmış sanki. Tiyatro benim için çok büyük bir özlem. Nefes nefese olduğum, kokumu, en küçük tikimi paylaştığım,
en çok sevişebildiğim sanat. Uçsuz bucaksız.
Bu yalnızlıkta aşk nasıl yer alıyor?
Açıkçası aşk hayatın acımasızlığı karşısında gerçekten lüks kalıyor. Eski aşkları şimdi yaşadığımızı düşünemiyorum. İstanbullular bana kızmasın ama yok öyle bir şey bu şehirde. Kentin, teknolojinin kirliliği yerine, sokaklarında salına salına yürüdüğüm, trafiğinde beklemediğim, daha çok yeşili olan kentlerin aşkı aşk oluyor. Aşka dair hiç umut taşımıyorum.