Hangi film daha güzel bizim direnişimizden!

Hangi film daha güzel bizim direnişimizden!
Hangi film daha güzel bizim direnişimizden!
Çevreci bir hikâyeye sahip 'Kayıp Umutlar'ın tek bir handikabı var; 'Gezi Parkı Direnişi'nde yaşananlardan sonra hayatın sanatın ve de sinemanın önüne geçtiği algısıyla cazibesini kaybedebileceği hissiyatı...
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Genelde tersi geçerlidir; sinema hayatı aşar. Lakin arada bir hayatın da sinemayı aştığı görülüyor. Güzel olan da sanırım bu işlemin nadir de olsa Türkiye ’de gerçekleşmesi… Bugünden itibaren vizyona çıkacak olan ‘Kayıp Umutlar’ (Promised Land) filminin basın için öngösterimi yanılmıyorsam mayısın ortalarına doğru yapıldı. Gus Van Sant imzalı bu ‘çevre’ temalı yapım, doğrusu insana umut verse de günümüz dünyasında bu tür çabaların çoğu kez filmlerde kaldığını ve daha öteye pek gidemediğini gösteriyordu. 

‘Sevgili Gus…’ 

Böylesi bir girişin ardından öyküde kısa bir ‘Gezi’ntiye çıkalım derim: Amerika’nın en büyük enerji şirketlerinden Global Crosspower Solutions’da satış uzmanı olarak çalışan Steve Butler, partneri Sue Thomason’la birlikte küçük bir taşra kasabası olan McKinley’e gider. Son dönemde maddi sıkıntılar içinde yüzen kasaba ahalisine mülklerinde sondaj çalışması yapma teklifi götüren ikili, bir anlamda ‘havadan para kazanma’yı önermektedir. Yöre sakinleri için ilk elde son derece zahmetsiz görülen bu önce yaşlı bir lise öğretmeni Frank Yates’in, sonra da azimli bir çevreci Dustin Noble’ın muhalefetiyle zor bir göreve dönüşür. Bu süreçte kendisi de küçük bir kasabada yetişen Steve için şirket menfaatleriyle vicdanı arasında bir seçim yapma zamanı gelmiştir.
Gus Van Sant malumunuz üzere sıradışı bir sinemacı. Ama bu sıradışılığı üslubundan çok el attığı konulardan kaynaklanıyor. Çünkü geçmiş işlerinden biliyoruz ki, tarzı yer yer ‘anaakım sinema’nın anlatım biçimlerine de yakın durabiliyor. Ki bence bu çok da önemli bir şey değil; bazen anlattığınız, bazen anlatma biçiminiz, bazen de ikisi önemlidir. Günün sonunda geride bıraktığınız yapıtlardaki duruşunuzdur size koskoca sinema tarihi içinde yer bulmanızı sağlayan. Doğrusu Gus Van Sant bu tür eşiklerden çoktan geçmiş üst düzey bir yaratıcıdır. Bu türden bir hatırlatmaları ve geçmişe dair kısa yolculuğu, ‘Kayıp Umutlar’a dair daha önce özellikle dışarıda çıkan eleştiri yazılarına cevaben yaptım (Hoş böylesi bir çaba elbette anlamsız, şimdi beni okuyup fikirlerini mi değiştirecekler, ondan öte işleri yok da beni mi okuyacaklar? Neyse ben kendi hesabıma gereksiz bir uğraşa soyunayım dedim de...)
Amma velakin, mayıs sonu itibariyle başlayan bir süreçte gerçek hayattaki bir ‘Çevre eylemi’nin, sonuçları göz önüne alındığında nasıl bir yumağa dönüştüğünü ve kararlı duruşlar sayesinde bir parktan AVM yaratmak isteyen (hatırlayacaksınız süreç boyunca bu fikir gidip geldi, iş kışladan yola çıkılıp müzeye kadar uzatıldı) egemen zihniyetin nasıl geri adım attığını gördük. Bu durumda ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ anlamına gelen orijinal isim yerine ‘Kayıp Umutlar’ çevirisi de, an itibariyle ‘Gezi Parkı’ örneği üzerinden olmamış görünüyor tabii ki. Gus Van Sant’ın filmi “Eğer yöre halkı bir davaya sahip çıkarsa nihayetinde çevre konusunda egemenler (ki filmdeki egemenler devlet ya da siyasi erk değil, son derece güçlü bir kapitalist şirket) geri adım atabilir mi?”yi sorguluyor. Yönetmenimize dünyanın bu köşesinden, Türkiye’den sesleniyorum, “Sevgili Gus, bu toprağın gençleri, insanları ne ağaçlarına dokundurdular ne de hayatlarına… Onlara sürekli kendi yaşam modellerini öneren, önermekten çok buyuran bir zihniyete karşı, aslında bir metafor gibi de görünen ağaç fikri üzerinden karşı durdular ve kuşkusuz kendi cumhuriyet tarihlerinin -bana kalırsa- en güzel yazını yaşattılar.”
Hoş şimdilerde bu hareketin ardında komik komik komplo teorileri aranıyor, ‘cadı avları’ düzenleniyor ama daha önce de yazdığım gibi ‘O top çoktan geçti’. Tarih de bu galibiyeti yazdı. Yani senin anlayacağın Gus, ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ı bize bu yakada kimse sunmadı, bizatihi kitleler kendileri o toprakları elde etme çabasına girdi.
Damon nire Affleck nire!
Binaenaleyh senin filmin de gayet güzel. Ağır ağır akıyor, derdini son derece doğru çizilmiş karakterlerle aktarıyor, oyunculuklar son derece başarılı. Ki yıllar önce yola çıkarken ‘Kanka’sı durumunda olan Ben Affleck, artık ‘Argo’ gibi İran’a yönelik son derece ‘ırkçılık’ kokan bir yapıta imza atarken kendisi hâlâ dik duruşunu sürdürmeyi başaran Matt Damon, kafası giderek karışan Steve Butler rolünde aksamıyor. Partneri Sue’da Frances McDormand da, aslında yine bir ‘Coen kardeşler filmi’nde oynuyormuş gibi geliyor insana ama bu onun değil sanki bizim bilinçaltımızdaki yerinden kaynaklanıyor. Usta aktör Hal Holbrook, lise öğretmeni Frank’te az ama öz oynuyor. Damon’la birlikte senaryoya imza atan John Krasinski de çevreci aktivist Dustin Noble’da gayet etkileyici. Görüntü yönetmeni Linus Sandgren’in kadrajları, soundtrack’te yer alan şarkılar, hepsi son derece tatminkâr. Daha ne olsun…
Bence filme ilişkin girişte de bahsettiğim gibi tek bir problem var; ‘Promised Land’in ‘Gezi Parkı direnişi’nden önce izlediğinde farklı bir algısı, sonrasında izlediğinde ise bambaşka bir algısı olacaktır. Lakin sizin yeni izleyeceğiniz ihtimalinden yola çıkarsak, bizim direnişimizin yanında Gus Van Sant’ınki gerçekten de ‘Bu sadece bir film’ hissiyatını aşamayabilir. İleride yaşadığımız günlerin etkili kolajlarını içeren, farklı yanlarıyla anlatılmış çok sayıda ‘Gezi Parkı filmi’ izlemek umuduyla diyelim…