Hapishane kapılarındaki kadınların öyküsü

Hapishane kapılarındaki kadınların öyküsü
Hapishane kapılarındaki kadınların öyküsü
Nesrin Cavadzade, Şenay Gürler, Semra Dinçer ve Yıldız Çağrı Atiksoy 'Görüş Günü Kadınları' dizisinde yakınları hapisteyken dışarıdaki hayatı sırtlayan dört güçlü kadın olarak bir arada.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Türkiye ’de kadın denince aklıma ilk gelen… Uff kötü şeyler. Daha yeni Twitter’dan paylaştım, dur sana da okuyayım çarçabuk.”


Nesrin Cavadzade’yle insanı canından bezdiren bir Adana sıcağında, yeni dizisi ‘Görüş Günü Kadınları’nın setinde sohbetteyiz. Farklı sınıflardan dört kadının hikâyesi bu. Birinin oğlu, diğer üçününse eşi hapiste. Nesrin Cavadzade, Semra Dinçer, Şenay Gürler ve Yıldız Çağrı Atiksoy, bir kadın dayanışmasının yansıtılacağı dizide, görüş gününde birleşip, sırt sırta verecek; bir aile olacaklar. Adı, kadınlara yönelik bir dizi olduğu algısı yaratabilir ancak belirtelim, hiç de öyle değil.

“Bazen bir kelepçe iki hayatı değiştirir!” sloganıyla yola çıkan dizide, en sık kullanılacak mekânlardan biri, haliyle, cezaevi. Çukobirlik’te pamuk hangarlarındaki 7500 metrekarelik alan, ‘Görüş Günü Kadınları’ için cezaevi platosuna dönüştürülmüş. Oyuncuların hepsi, platoya girdiklerinde omuzlarına çöken ağırlıktan dem vuruyor. “Aynısını yapmışlar hapishanenin, ister istemez bir donukluk hissediyorsunuz” diyor Atiksoy. Cavadzade ise birinin hapishanede olmasının ne kadar zor olduğunu bildiğini anlatıyor: “Dizideki oğlumun gözümden bakmaya çalışıyorum; kendimi hatırlıyorum çünkü… Benim de benzer bir deneyimim var, içim buruluyor o platoya girdiğimde.”

Semra Dinçer, dizide istemeden oğlunun hapse girmesine neden olmuş Zehra rolünde. “Hırslı bir kadın. Hırslarından dolayı kocayı kaçırmış, çocuğunun üzerine çok büyük bir baskı kurmuş. Yaşadığı en büyük travma da vicdan azabı.” Zehra, ehlileşsin ve adam olsun diye; “Gözaltına alınsın da Hanya’yı Konya’yı anlasın” düşüncesiyle çocuğunu ihbar ediyor. Ancak işler istediği gibi gitmiyor. Silah başka bir cinayette kullanıldığı için çocuk cinayetle yargılanıyor.

“Genelde cezaevi hikâyelerinde spotlar içeridekilere tutulur. Ya dışarıdakilerin travmaları? Onları hep unuturuz. Biz onlara bakacağız” diyor Dinçer. Peki, kendi çocuğunun suçlu olduğunu bilse onu ihbar eder mi? “Asla yapmam” diyor, “Ne onu adam yapmak için ne de katil olsa bile… Bu yasadışı bir durum ama gerçekten yapmam. Katil de olsa, sizin için evlat o.” Annelikten söz açılmışken, “Biz çok acılı bir ülkeyiz, anneler hep ağlıyor. Annelerin artık ağlamadığı bir dünya diliyorum” diye ekliyor.

Şenay Gürler ise kendisini projeye çeken noktanın kadın hikâyesi olması olduğunu anlatıyor. Karakteri Süreyya; yolları birbirinden farklı dört kadının hapishanede kesişen hayatı ve yakınları içerideyken ayakta kalma çabaları da ayrıca ilgisini çekmiş. İlk bölümlerde, Süreyya’yı sürekli alışveriş yaparken, lüks içinde göreceğiz. “Güçlü biri ama giderek onun da güçsüzlüklerini, nerede yenildiğini, nerede o yenilgiden çıkmaya çalıştığını göreceğiz. Böyle dönüşümlü karakterleri seviyorum” diyor: “Mükemmel diye bir şey yok.”


‘Görüş Günü Kadınları’nın bir başka kadını ise Yıldız Çağrı Atiksoy tarafından canlandırılan Gülay karakteri. Gülay, gözünü yetiştirme yurdunda açmış, yetiştiği şartlardan dolayı, insanlara güvensiz, hayata çekimser yaklaşmış bir kadın. Tek arzusu, hiç yaşayamadığı aile kavramını yaşamak. “Gülay’ın yetişme şartları hikâyeme çok yabancı değil” diyor Atiksoy, “Birebir yaşamadım tabii, kalabalık bir ailem var ama çevremde ailesi olmayan, o acıyı onunla yaşadığım insanlar var.” Gülay, en güçsüz, en naif, iletişimi zor karakter gibi görünüyor ama sonradan kendi ayakları üzerinde durduğunda, her kadın gibi o da güçlenecek.


Kocası uyuşturucu satıcılığından içeriye girdikten sonra, herkese yalan söyleyerek onun işini devam ettiren Lale karakteri ise Nesrin Cavadzade’ye emanet. “Hayat, mecbur bırakıyor güçlü olmaya” diyor: “Güçsüzlüklerinden de bir kuvvet; perişan bir durumdan da bir mücadele alanı doğuyor. Zaman zaman düşüyorlar ama tekrar kalkıyorlar.” Cavadzade’nin şöyle bir sahnesi var mesela: Sanayi mahallesi gibi bir yerde oğluyla tek başına kaldığı için çok erkeksileşmiş olan Lale’nin kafası atar ve bir adamın boğazına, testislerini tutmak suretiyle, bıçak dayar. Peki, bu kadınlar ne kadar gerçek? “Bence çok gerçek, hatta ürküyorum” diyor ve ilk defa TV’de bir erkeğin uydusu olmayan kadınlar izleyeceğimizi anlatıyor heyecanla. “Hep bir erkek var, ana kahraman o. Bu kez, basbayağı tek kadının sürüklediği bir TV işi bu yahu. Şahane değil mi?” Tabii, şahane. Gerçeklik üzerine Atiksoy’un da söyleyecekleri var: “Bu dizide, kadınlar kendi yaşadıklarını görecek çünkü bu insanoğluna yabancı bir hikâye değil. Gülay’dan şunu öğrenirler mesela: Her kadın dönem dönem bir erkeğin arkasına sığınır ama o erkek bir şekilde ekarte olduğunda kendi ayakları üzerinde dimdik durabilir.”


Ya çocuğunu ihbar eden Zehra’dan ne öğrenirler? Dinçer yanıtlıyor: “Bu kadar baskıcı bir anne olmanın doğru bir şey olmadığını, bazen doğru bir şey yapmaya çalışırken işlerin mahvolabileceğini… Anneler çocuklarının hayatında büyük travmalara yol açabilir, bunu göreceğiz.” Şenay Gürler ise iki çocuğuyla hiçbir şeysiz kalan ve hayatı boyunca hiçbir işte çalıştırılmamış bir kadının çıkış kapısı bulmak için ne yaptığını göreceğimizi anlatıyor: “Kadının her zaman ayakta kalabilmesi lazım. Bunun için de ekonomik özgürlüğü çok önemli.”

‘Devlet bazında bile kadına yönelik nefret var’


Dört oyuncunun da birleştikleri bir diğer nokta; “Kadın kadının kurdudur” lafına tepkili olmaları. Atiksoy, “Kadın kadının kurdu değil, hiçbir zaman kadın-erkek ayrımı da yapmadım” derken, Gürler, “Kadınlar birbirlerine yeterince destek oluyor mu peki?” sorusuna “Hayır, maalesef” yanıtını veriyor: “Kadın olmakla ilgili yanlış şeyler biliyoruz. O yüzden herhalde...” Cavadzade de “Kız kardeşlik kulübü vardır asıl” diyerek sözkonusu lafın, erkekler tarafından ya da erkek bakış açısıyla kadını yermek için uydurulmuş olduğunu söyleyip, Twitter’ındaki fotoğrafına bakarak örnekleri veriyor:


“Okuyorum tek tek… ‘Kadına şiddet abartılıyor.’ (Erdoğan, son yedi yılda yüzde 1400 artan kadın cinayetleri hakkında)

‘Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum.’ (Erdoğan, kadın dernekleriyle yaptığı toplantıda)

‘Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz mağdurundan daha masum.’ ( AKP milletvekili Ayhan Sefer Üstün, aynı zamanda İnsan Hakları Komisyonu Başkanı)

‘Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.’ (Melih Gökçek, Ankara B.Şehir Bld. Başkanı)

‘Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.’ Yine Gökçek. Dur şimdi sorduğun soruyu bir daha düşüneyim. Türkiye’de kadın olmak deyince çok zorlanmayı düşünüyorum ben. Devlet bazında bile o kadar büyük bir nefret var ki kadına yönelik. Biz kadınlar da onların seçmeniyiz, ülkenin yarısı kadın. Ve halkın yarısına hakaret ederek seçmen toplayabilen bir partiden bahsediyoruz. Sadece pragmatik bir açıdan baktığımızda bile ne kadar yanlış. Bir ‘şirket’ daha çok satış yapmak için herkesi kazanmak ister. Ne kadar tuhaf bir şirket stratejisi bu…”