Hatırladıkça ilerleyebiliriz

Hatırladıkça ilerleyebiliriz
Hatırladıkça ilerleyebiliriz
'Hatırlamayı Unutma' sergisi Arter'de devam eden Volkan Aslan: "Unutmalıyım ki yaşamıma devam edebileyim" derdim hep. Seneler sonra aslında tam tersi olduğunu, hatırladıkça ilerleyebildiğimi fark ettim.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Şimdiye kadarki işlerinde kamusal alanın sınırlarını, kurumsallık meselesini eğip çeviren Volkan Aslan, Arter’deki yeni sergisi ‘Hatırlamayı Unutma’da kişisel tarihiyle kamusal olanın ilişkisini kurcalıyor. Kendi yedi gün algısıyla genelin algısını buluşturduğu alanlar, yine Volkan Aslan usulü ‘hinliklerin’ zemini. Pazartesi, okullardan tanıdık floresanlarla, müzelerin halk günü olan perşembeleri ‘smiley’ maskeleri takmış güvenlik görevlileriyle yansıtılıyor. Aslan’ın 93 gününü kapsayan bir günlükle desteklediği sergisini, kendi kişiselini biraz daha açma endişelerini konuştuk.
Siz de pazartesi sendromu yaşayanlardan mısınız? 
Bunu yaşamayı gerektirecek bir işim yok ama niyeyse banka, vergi dairesi gibi yerlerdeki tüm resmi işlerimi pazartesi hallediyorum. Çocukluk günlerinden kalan bir hissiyat galiba. Serginin ismi daha toplumsal, pratik bir şeyden bahsediliyormuş tınısı getiriyor akla ama çok kişisel bir yanı da var. Politik alanla flörtleştiği, ona teğet geçtiği yerler olsa da toplumsal hafızaya dikey bir gidiş değil de paralel bir durum söz konusu.

Çıplak kalmak istemiyorum

Bu paralel durumdan biraz bahsedebilir miyiz? 
Arter’in ‘İkinci Sergi’sinde protestocular ve polislerin kurum içinde çatıştığı bir fotoğraf çekimi yapmıştım. O dönem küratörlüğünü Rene Block’un yaptığı ‘Starter’ sergisi de kurumların ne kadar kamusal olduğunu, yarı kamusal mı, yoksa yarı özel mi değerlendirmelerinin gerektiği sorularını soruyordu. Bugün İstanbul Modern özel müze diye geçiyor mesela ama bu tamamen kavram kargaşası… Kimse Arter için de özel bir alan diyemiyor mesela. Çünkü çok özerk bir yandan da… O zaman ben “Bugün basın bildirisini Galatasaray ’da okumaktan sıkıldım, hava da kötü, Arter’de ya da Salt’ta toplanalım” da diyebilirim, eğer buralar gerçekten meydan gibi kamusalsa. Ama işte öyle de değil. Onu vurgulamak için öyle bir mizansen yapmıştık göstericilerle. Onun ismi ‘Cumartesi’ydi. Çünkü Cumartesi Anneleri var, cumartesileri İstiklal Caddesi daha hareketlidir. Bunları düşünürken her bir günün hissiyatını düşünmeye başladım. Pazartesinin rengi nedir benim için, sesi nedir? İnsanlarla konuştum, sohbetlerde sordum. Aşağı yukarı bir toplumsal refleks var günlerle ilgili. Oradan başladı. Bir de işte Napeleon’un bir sözü var “Halk bir günde unutur” diye. Gerçi bu sözlerin gerçekten söylenip söylenmediği bilinmez ama… Mesele bunlar değil, bu sözün bu coğrafya için doğruluğu. İstiklal caddesinde kafamı bir çeviriyorum, oraya Samsung açılmış. Bir önceki dükkânın ne olduğunu bile unutuyorum. Evrile evrile o söz ‘Hatırlamayı Unutma’ya döndü. Annem bir dönem sendikanın yönetim kurulundaydı. Ben de Halkevleri’ne gidiyordum. Evin içinde her tarafta ‘Unutmayacağız’ banner’ları, pankartları olurdu. Ben çocukluğumdan, 90’lardan hatırlarım onları. Benim kafamı çok karıştırmıştı bu mesele. “Ben unutmadan yaşayamam, unutmalıyım ki yaşamıma devam edebileyim” derdim hep kendi kendime. Seneler sonra aslında tam tersi olduğunu, hatırladıkça ilerleyebildiğimi fark ettim.
Serginin kişisel yönleri neler? 
Pazartesi dendiğinde aklıma ilk gelen şey beyaz floresan ışıklar. Okuldan, gittiğim devlet dairelerinden… Annem öğretmen olduğu için uzun yıllar köylerde yaşadım. İlk defa bir ilde, Mersin’de okula gittiğimde tavan süslemesi gördüm. Sergideki o şekil de biraz oradan hatırladığım bir şeyin floresanlarla uygulanmış hali. Çok kişisel. Ama bugün herhangi bir devlet dairesinde halen beyaz floresanlar var. Perşembe gülen yüz maskesi takan görevlilerle yansıyor. O da benim şu andaki pratiğimden referansım. Bugün herhangi bir kurumda ya da enstitüde, ofis / yönetim bölümünde, yani üst katta başka bir dünya : alt kattaki dünyayı kurgulayan insanlar var. Ama biz onları görmeyiz. Güvenlik görevlisi ise temsilcidir. Tek meselesi sadece eserleri izleyiciden korumak değildir. Perşembeleri bir de halk günüdür, yarı fiyatına olur girişler. Ama aynı zamanda kurumlarda halk gününde de daha fazla güvenlik görevlisi olur. Arter’de güvenlik dışında bir de kat görevlisi var, yine güvenlikten sorumlu. Onlardan biri gülen yüz maskesi takıyor. Ama tabii bu kat görevlisine zorla giydirdiğim bir şey değil, beraber çalışıp verdiğimiz bir karar bu. Güvenliği aslında gülen yüzle sansürlüyorum. Televizyonlarda sigarayı, alkolü yüzlerini pikselliyorlar ya ben de mekândaki sergi görevlisinin yüzünü örtüyorum öyle.
Pazartesi, cuma için doğrudan manzaralar geliyor insanın aklına da, haftanın geri kalanı için çağrışımlar neydi? 
Küçükken cumaları, arkadaşlarım gittiği için Kuran kursuna giderdim, Arapçayı öğrenemediğim için tokat yemiştim. Sergide cumayı temsil eden cami avizesinin düşmüş olmasının ve ışıklarının yanıp sönmesinin bir sebebi de o. Orada çöktü benim için o sistem. Cumartesi, çocukken çizgi romanlar okuyup çizgi film izlerdim. Aileler de kasabaya fotoğraf çektirmeye cumartesi giderlerdi. Ben de hem tek çocuğum, hem köydeyim hem de okuldan çıkınca herkes tarlaya, bahçeye giderdi, ben tek başıma kalırdım. O yüzden hafta sonlarımı Batman’le, Örümcek Adam’la geçiriyordum, onları da büyük aile fotoğrafında kullandım. Ama mesela salı da çok tuhaf bir gün benim için. Hiçbir şey yok. Sadece bir geçiş günü. 5533 diye Nancy Atakan’la beraber İMÇ’de kurduğumuz bağımsız bir sanat mekânı var. Salı günlerimi genelde orada geçiriyorum. Serginin salı bölümünde de orada çektiğim fotoğraflar var. Halı taşıyan bir adamın yedi hareketi işte. Çarşambada hafta ortası hissiyatı söz konusu. Pazartesi ters giden bir şeyi de değiştirebilirsin. Devam da edebilirsin. Orada da çok matematiksel bir durum var. İnekler iki taraftan gelip suyun içinde kayboluyor, sonra tekrar geri geliyor. Bu, Filiz Avunduk’la yaptığım bir iş. Sadece bana ait değil. Mesela perşembe geç, cuma çok geç, pazartesi zaten başı, salı tuhaf bir gün.
Yapboz biblolar da pazar için ilk akla gelecek imge değil mesela.
Çocukluğumda annemin evinde hiçbir zaman biblo ya da büfe olmadı. Ben de gittiğim evlerde olunca çok özenirdim. Onlar, ilk karşılaştığım heykel ya da sanat eserleri bir anlamda. Çünkü küçük bir yerde büyüyorsun, zaten müze yok, bir şey yok. Sonra yavaş yavaş üniversite yıllarında sevdiğim objeleri toplamaya başladım. Genelde de kırılır onlar taşınırken. Bir süre sonra onun kafasını ona takmaya başladım, baktım daha eğlenceli oluyor dedim. Öyle başladı biraz da. ‘Hatırlamayı Unutma’ sergisinde şöyle de bir şey var. Her şeyi avangard, ilk yapan benmişim gibi davranmıyorum. Birçok şeyi ödünç alıyorum. Mesela neon ışıkları Dan Flavin’den ödünç alıyorum. Ya da bibloları Füsun Onur’dan Gülsüm Karamustafa’ya birçok isimden ödünç alıyorum.
Sizin günleri algılayışınızla genel deneyimlerin örtüştüğü noktalar şaşırtıcı oldu mu? 
Çok kişisele girmek istemedim. Kitaba da bakarsan, 1 Ocak’la 3 Nisan arası 93 gün üzerinden ilerliyor. 3 Nisan da benim doğum günüm. Niye öyle bir şeye başladım bilmiyorum; kendimi anlatmaktan, kendimi göstermekten çok hoşlanan biri değilim. Ama bu sefer de yine çok açık bıraktım bir sürü imgeyi, metni. Çünkü derinleşmek ya da anlaşılmak istemedim. Çünkü o kadar kişiselleştirerek ajite etmeyi istemedim. Çok zor zamanlar da geçirdim. Onları bir şekilde daha yüzeysel geçmek istiyorum. İnsanlara bu kadar şeffaf olmanın biraz fazla olacağını düşündüm. O yüzden kişiselle genel arasında bir denge kurmaya çalıştım. Çıplak kalmak da istemiyorum insanların ortasında. En azından üstümü bir şeyler örtsün. Bu istek niye var, onu da bilmiyorum. İnsanlar ne yuhlar ne ayıplarlar, ama var öyle bir şey.
Akademi eğitiminin bununla bir ilgisi var mı? 
Mersin’de çok güzel öğrencilik yılları geçirdim. Birçok şey de öğrendim. Çünkü o zaman işim oydu. Ama ağır temel sanat eğitiminin beni durdurduğunu, sevdiğim sanatçılara baktığımda o temel eğitimden yırttıklarını görüyorum. Bazen rahat olamıyorsun. Bir gözünü kısıyorsun, bir lekeye bakıyorsun. Aslında orada mevzu ne leke ne de renk… Mevzu başka bir şey; kontekst ya da anlattığın hikâye… Ama yine de kendimi öyle yaparken yakalıyorum. Ama bir taraftan kendini güvende hissettiriyor.
Volkan Aslan, ‘Hatırlamayı Unutma’ 11 Ağustos’a kadar Arter’de.