Hayal miyim gerçek mi? Ben de bilmiyorum

Hayal miyim gerçek mi? Ben de bilmiyorum
Hayal miyim gerçek mi? Ben de bilmiyorum

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Sezin Akbaşoğulları, bu sezon 'Behzat Ç.' dizisine hayalle gerçek arasında gidip gelen Eylül karakteriyle dahil oldu. Akbaşoğulları, "Yapılan iş karşılığını buluyor. Yanılmıyorsam ekşisözlük'te 'Behzat Ç.'nin ardından Başbakan geliyor" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

“Aa, ‘Beyaz Gelincik’te oynayan bayan değil miydi az önce konuştuğunuz? Sezin Hanım mıydı?” diye sordu adam. O an üşümekten zangırdamak boyutuna geçtiğimden “Bayan değil kadın!”diye atar yapacak mecalim hiç yoktu. “Hı-hı” dedim, “Sezin Akbaşoğulları. Ama şimdi ‘Behzat Ç.’de...” Aslında dizinin kadrosuna geçtiğinden beri bir araya gelmek istiyorduk Sezin Akbaşoğulları’yla. İstanbul - Ankara hattında yer değiştirdik epeyce, bir türlü denk getiremedik. Mutlu sona oyuncunun Güney Kore seyahati dönüşü ulaştık…
Neden Kore’ye gittiğini söylemek istemiyor ama izlenimlerini paylaşıyor Akbaşoğulları. Seul’ü Ankara’ya benzetmiş öncelikle, “Orası da gri” diyor ve devam ediyor: “Bir de çok konservatif bir hayatın olduğu bir yer... Şehri aslında birtakım büyük şirketler yönetiyor. Ve böyle olunca da bir güç bir insan kitlesini yönetmiş oluyor; orada demokrasiden, özgür bir yaşamdan bahsetmek zorlaşıyor, böyle bir sistem söz konusu. İnsanların hayatları sanki kendi ellerinde değilmiş gibi geldi bana. Birtakım kurallar çerçevesinde yaşıyorlar ve bu kurallara saplantı derecesinde bağlılar.” Sohbetimizin devamı için sizi şöyle alalım…
Ülke içinde de çok yer görmüşsünüz. Birçok farklı şehirde geçmiş hayatınız. 
Evet, babam asker olduğu için tayinler dolayısıyla çok şehir değiştirmek zorunda kaldık. En uzun Ankara’da kaldım; ortaokul, lise ve üniversitede oradaydım. Babam, eğitim hayatımız bölünmesin istedi çünkü.
Bu kadar yer değiştirmek nasıl etkilemiştir sizi?
Çok çeşitli, birbirinden farklı hayatlar gördüm, bu yüzden yeni bir yere gittiğimde oraya kolay uyum sağlayabiliyor oldum. Dışarıda uyurum, her yerde yemek yerim, kolay hastalanmam, ‘survive etme’ durumunda yaradı yani...
Babanızdan bahsetmişken... Eski söyleşilerinize baktım, asker çocuğu olmanıza mutlaka değinmiş herkes… Neden sizce? 
Son zamanlarda çok gündemde olduğu için belki. Belki de iyi bir başlık çıkar diye mi acaba?
Peki sizin için ilginç bir konu mu bu? İlginç olan lojman ortamında büyümek bence. İnsan üzerinde bir etki bırakıyor mutlaka. Site ortamı gibi duruyor ama ondan çok farklıdır lojman ortamı. 
Ne anlamda? 
Yani herkes aynı işi yapıyor, herkes asker. Ben kendi arkadaşlarım, kuzenlerim askere gidene kadar, ne zaman bir er görsem onu robotmuş gibi düşünürdüm. İnsan olduğunu düşünemiyordum, yanından geçip gidiyordum öylece. Merhaba filan da demez ya onlar; duruyorlar; selam veriyorlar sadece. Onlarla ilişki kurmaya çalışmak, merhabalaşmak filan hiç aklımdan geçmiyordu. Sanki onlar hep kapıda duran korumalar gibiydi. Kuzenim askere gidince, ki o zaman hâlâ lojmanda oturuyorduk, nizamiyedeki askere daha dikkatli bakmaya başladım. Bakışım ve algım o zaman değişti.
Lojmanda otururken, “Dışarısı tehlikeli ama burada güvendeyiz” duygusu hâkim oluyor sanırım. Yani benim dışarıdan gördüğüm bu, yanılıyor olabilirim. Sizde oldu mu bir güven–güvensizlik karmaşası? 
Muhakkak... Güven duymaktan başlayıp evin güvenliğine gelene kadar güvenlikle ilgili birçok derdim vardır benim. “Güvende miyim?”, “Güveniyor muyum?” diye çok sorgularım. Ve bunda lojmanda yaşamanın etkisi vardır tabii ki. Biz babam emekli olduktan sonra normal bir apartmana taşındık. Gece geç geliyorum mesela, arabadan inip eve girerken her an her şey olabilir hissi oluyordu, normal bir apartmana girmek bana korkutucu geliyordu. Bugün hâlâ gün içinde evdeyken kapıyı anahtarla içeriden kilitlerim, bu huyum geçmiyor.
Eskilerden çıkıp sizin için yeni bir konuya, Behzat Ç.’ye gelelim. 
Behzat Ç., kadroya dahil olmadan önce de çok sevdiğim bir işti. Bundan önceki iki sene çok yoğun çalışınca biraz dinlenirim diye düşünüyordum ama Eylül rolü teklif edilince, hemen atladım üstüne. Senaryoyu çok beğeniyorum öncelikle. Dizi yazmak çok zordur, uyulması gereken kurallar var ve ayrıca çok hızlı olmalısın vs... Zor oluyor dizi senaryolarını okumak bazen. Ama ben ilk defa bir senaryoyu okudum ve “Ya” dedim, “bu resmen tiyatro!” Oynayacağım şeyle ilgili aklıma binlerce şey geliyor. Başka bir yenilik olarak, ilk defa daha önce televizyonda oynamadığım bir karakteri oynuyorum. Şimdiye kadar dizideki en iyi huylu olan, en prezentabl, en doğruyu yapan karakterleri oynamıştım. O yüzden denemediğim ve bu yüzden riskli bir şeye hamle yaptım ve bu da yaptığım işe dinamizm katıyor.
Karakteriniz Eylül çok flu... Gerçek mi değil mi anlayamıyoruz... 
Evet, aslında başından beri bir karakter yok ortada. Bazen “Bir karakter mi acaba bu da?” diye soruyorsun. İnan, seyirci izlerken ne yaşıyorsa ben de onu yaşıyorum Eylül’ü oynarken. Hayal mi gerçek mi bilemiyorum ama Behzat Ç.’nin bilinçaltının aktığı bölümden sonra Eylül sanki daha gerçek gibi oldu. Bunlar Behzat’la arkadaşlar ve hayatlarındaki eksikliklerin yerine koyuyorlar birbirlerini. Ama sonra ne olacak bilmiyoruz...
Sizi hangisi daha çok cezbeder gerçek mi hayal mi? 
Ben şunu düşünüyorum, gerçek bir şey üzerinde hayal kuruyorsun zaten. Ama sen gerçek bir şeyi sevdiğini düşünüyor olsan bile aslında hayal ettiğin bir şeyi sevmiş oluyorsun neticede.
Peki diziye dönersek… Son bölümlerden birinde anadilde savunma hakkı işlendi ve daha başka… (Cümlemi teslim alıyor) 
Gündemdeki bütün olayları cesur bir şekilde konu alıyor. Bir söz söylüyor. “Ay insanlık önemli!” noktasından değil de politikayla ilgili çatır çatır ne düşünüyorsa söylüyor ve bu çok cesurca... Yapılan iş karşılığını da buluyor. Yanılmıyorsam ekşisözlük’te ‘Behzat Ç.’nin ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geliyor. Bu bile açıklıyor durumu. Ama silahların blurlanmayıp içkilerin blurlanmasını çok komik buluyorum, onu söylemem lazım. Çok kafası karışık bir memleketiz galiba.
Behzat Ç.’den öncesine gidersek, bütün işleriniz içinde sizin için en özeli hangisiydi? 
En özeli yazın çektiğimiz ‘Yabancı’ydı ki Mart’ta Londra Film Festivali’ne gidiyor. Oyuncu olarak bir sürü şey denemiştim o filmde. Çok sevdiğim bir arkadaşımın ilk filmiydi. Sonra ‘Kavşak’ filmi var, ödül aldım ve çok güzel insanlarla tanıştım. ‘Beyaz Gelincik’ de ayrı bir özeldir, benim ilk işimdi neredeyse.
Peki tiyatro nerede? 
Ben pek tiyatrocu olamadım Bilkent Tiyatro’dan mezun olduktan sonra. Düzenli olarak tiyatro yapmadım, kurumsal bir yerde çalışmadım. Mezuniyetten sonra iki oyunda oynadım ama butik işlerdi. Tiyatrocu diyemiyorum kendime, tiyatrocu disiplini başka bir şey çünkü. Deli gibi istedim ama doğru bir şeye denk gelemedim hiç, bir de televizyonda çok çalıştım, zamanım yoktu.
Vicdan azabı mı var? 
Yok, çünkü bir işi yapmış olmak için yapmanın hiçbir anlamı yok... Benim eğitim alanı olarak gördüğüm bir yer tiyatro sahnesi ve beni eğitecek, geliştirecek bir alan sağlayamıyorsa koşullar, bunu yapmanın bir anlamı yok.
Evde oturup roman yazacak kadın havası var sizde. 
(Gülüyor) Roman yazmak çok zor bence, kurmaca bir zekâ, disiplin ve sabır gerekiyor ona. Yazı yazmak gibi şeyleri çok seviyorum... Ben daha çok bilinçaltımı kusuyorum ama...
Ne demektir o? 
Ne gelirse aklıma, tasarlamadan, etmeden oturup fıtır fıtır yazıyorum. Bir şeye benzemiyor ama beni çok rahatlatıyor. Şiir, deneme ya da günlük gibi yazılarım da vardır; 1-2 şiirim var ayırdığım. Kimseye güzel gelmiyor ama bana geliyor. Yağlıboya da yaparım. Anaokulu kafası gibi...