Hayali vatanımıza sürgün gitmek

Türk sinemasına ilişkin çeşitli yaklaşımları,
farklı bakış açılarını inceleyen ve ilgilenenlere tanıtan Türk Film...
Haber: Çetİn SarIkartal / Arşivi

Türk sinemasına ilişkin çeşitli yaklaşımları,
farklı bakış açılarını inceleyen ve ilgilenenlere tanıtan Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler konferanslarının dördüncüsü, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından 1 - 3 Temmuz tarihleri arasında İstanbul-Fransız Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi. Konferans, Türk sinemasının erken dönemlerinden başlayarak son örneklerine uzanan çalışmaları içeriyor ve bunlardan hareketle oluşturulan makaleler derlemesi her yıl kitap olarak yayınlanıyor.
Konferans bu yıl hem nicel hem de nitel anlamda bir gelişme yaşadı. Toplam 37 adet bildirinin sunulduğu konferans, tartışma bölümlerinde salondan yöneltilen sorular, yapılan tamamlayıcı ve ufuk açıcı yorumlarla zenginleşti. Üstelik, oldukça dağınık, parçalı gibi görünen, geniş bir zeminden bütünlüklü bir çerçeveye ulaşma imkânı da doğdu. İlk oturumun başlığını oluşturan, Deniz Derman ve Tül Akbal Süalp'in konuşmacıları olduğu 'Sürgün, Sıla ve Sığınak,' konferansın tüm sürecine işaret eden metaforlara dönüştü. Deniz Derman Türk sinemasında gözlemlenen iki farklı yönetmen tavrını 'ezelden ebede göçerlik' ve 'eve dönme ya da çevreyi ev kılma arzusu' olarak betimledi. 'Sürgün', her iki çalışmanın ortak kavramıydı. Süalp, buradan hareketle,
'diyaloğun yerinden edilişi', 'melezleşme',
'içerisi - dışarısı diyalektiği',
'dillenemeyen iç sıkıntısı', 'yüzleşme - yüzleşememe' temalarının 'yeni Türk sineması'nda belirgin hale geldiğini saptadı ve 'geçitlerde karşılaşıldığında beliren çok dilli diyalog imkânı'nın önemine işaret etti.
Konferanstan bir izleyicinin çıkarabileceği en genel sonuç şöyle dile getirilebilir: Üretilen filmler bir yandan onları üretenleri yersiz - yurtsuz bırakıyor ama öte yandan da barınılabilecek tek sığınak, bir tür 'hayali vatan' oluyor galiba. Üstelik bu tekinsiz durum, bu filmler üzerine
araştırmalar yapanlar için de geçerli gibi görünüyor. Buna bağlı olarak, konferansın tümüne yaygın olan, Türk sinemasının eski ve yeni örneklerinin karşılaştırılmasından çıkarılabilecek genel sonucu da şöyle tarif edebilirim: Eğer eski filmler hayali bir ilksel dünyadan yola çıkarak gerçeklik duygusu yaratan bir çevre türetiyor ama sonunda bu çevreyi tüketerek yine o ilksel dünyaya dönmeye yönelik bir itkiyi betimliyorsa, 'yeni Türk sineması' tersine, baştan bizzat hayatın gerçekliğini tüketiyormuş gibi yaparak başlayan bir süreç sonunda izleyiciyi filmsel bir ilksel dünyaya, ama kendinin farkında olan ve kendi üzerine düşünen bir tavırla taşıyor.
Türk sinemasında kadının temsil edilişi, bu yıl da çalışmalarda ağırlıkla ele alınan bir konuydu. Ama bu kez, eski filmlerde, örneğin Neriman Köksal gibi unutulmaz sanatçılar tarafından canlandırılan kadın kimlikleriyle
'yeni Türk sineması' örneklerinde, örneğin Zeki Demirkubuz filmlerinde beliren kadın kimliklerini karşılaştırma imkânı bulduk. Bu çalışmaları izlerken zihnimde beliren şu soruyu bu satırları okuyanlara da sormadan edemeyeceğim: Türk sineması tarihi, en başta 'kadın' olmak üzere kendi 'ötekilerini'
temsil ederek, böylelikle onlara hükmederek erginleşmeye çalışan ve dolayısıyla onlarla karşılaşmaktan kaçan bir 'Türk erkeği' hikâyesiyle ne ölçüde paralellik gösterir? Ve Selim Eyüboğlu'nun 'yeni Türk sineması'na ilişkin olarak yaptığı ve 'babanın adına konuşmayı reddetme' olarak tarif ettiği saptamasına yaslanarak bir soru daha soracağım: Acaba bu 'Türk erkeği' son dönemde
aynaya bakma cesareti göstermeye mi başladı?
Cevapsız kalan sorular
Dert edindiklerimizi soruya dönüştürebilmek konusunda kimi yetkin örneklerle karşılaştık konferansta. Bunlar arasında Nezih Erdoğan'ın
Vizontele üzerinden yaptığı sunuşu, bir filmle karşılaşmayı kişinin kendi sorularına dönüştürebilmesinin, Kaya Özkaracalar ve Levent Cantek'in çalışmalarını da başka
mecralara ait dertlerin sinemaya ilişkin etkili sorulara dönüştürülmesinin örnekleri olarak anmak isterim.
Yazıyı, konferansta bir kez daha beliren, katılımcıların ortak olarak en fazla önemsediği ama cevapsız kalan bir soruyla bitirmek istiyorum. Araştırmacılar olarak kendi adımıza konuşacak olursak, eski melodramları izlerken, üstelik onları çalışıyor olmamıza karşın, neden güldüğümüze ya da filmlerde 'öteki'yle karşılaşmalarımızı
neden dillendiremediğimize biz yine cevap veremedik. Buradan, gelecek konferans için daha sıkı çalışmak gerektiği sonucu çıkıyor.
(*) Yard. Doç. Dr., Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Sinema ve Televizyon Bölümü