Hayallerin peşinde

Üçüncü film, gerçek bir tayfanın varlığından bahsetmek için iyi bir zaman sayılır.

Üçüncü film, gerçek bir tayfanın varlığından bahsetmek için iyi bir zaman sayılır. İlk ikisinde, prodüksiyonu ucuza getirmek için eş-dostla çalışılmış olabilir. Ama aynı ekip üçüncü bir filme de imza atıyorsa, iyi bir karışım ve tam uyum sağlamış olduklarına dair inançları sağlam demektir. Royal Tenenbaums/Tenenbaum Ailesi'nin yönetmeni Wes Anderson ve Wilson kardeşlerin durumu da aşağı yukarı böyle, ve yanılmadıkları da açık. Bottle Rocket ('96), Rushmore ('98) ve Tenenbaum Ailesi ('02), kalburla su taşımadıklarının kanıtı.
Aslına bakılırsa her ne kadar bir tayfa iseler de usulde herkesin her şeye ortak olduğu bir imece söz konusu değil. Anderson'ın, rafta hangi kitapların görüneceğinden, oyuncularının kostüm ve makyajına, velhasıl filminin her detayına karışan yönetmenlerden olduğu söyleniyor. Senaryoları onunla birlikte yazan üniversite arkadaşı Owen Wilson, tüm Anderson filmlerinde oyuncu olarak da yer alıyor; keza Owen'ın kardeşleri Luke ve Andrew da aynı şekilde. Hatta bu dörtlü bir ara aynı evi de paylaşıyormuş. Bu sayfadaki set fotoğraflarıyla bile, ailesel bağlar çizelgesini genişletebiliriz. Çünkü her biri, Wilson'ların annesi Laura tarafından çekilmiş. Belki de son filmlerinde Owen'ın oynadığı, 'arkadaşının ailesine yamanan komşu çocuğu'nun esin kaynağı bizzat Anderson'ın kendisidir. Büyük ihtimalle, Angelica Huston'ın canlandırdığı Etheline Tenenbaum'da da, Anderson'ın kendi annesinden
izler var (ikisi de arkeolog).
Anderson, çevresi ve kendisinin gerçek yaşamına, sevdiği filmlere ve hayallerine aynı anda dokunmayı seviyor. Tenenbaum Ailesi'nde, bahsi geçen otobiyografik esintiler ve Orson Welles'in Muhteşem Ambersonlar'ına birkaç tutam gönderme, düşlerindeki New York'ta buluşuyor. Filmleri hem gerçekçilikten hem de masalsılıktan nasipleniyor. Mesela Tenenbaum'daki New York,
şehrin idealize edilmiş bildik imajının daha da cilalanmış hali. Temiz ve renkli; ama trajedilerden, ağır depresyonlardan arınmış değil. Anderson-Wilson ikilisinin senaryolarında intihara meyilli, depresif, kaybetmiş tiplere rastlamak ne kadar kolaysa,
çirkinliğe rastlamak da o kadar zor. Kahramanlarını çileler, dertler karşısında kirlenmekten koruyan bir şey var: Masumiyet. Bunu da ancak hayallerinin peşinden giderek koruyorlar. Hepsi de iflah olmaz hayalperestler. Bottle Rocket'takiler, doğalarına feci şekilde aykırı olduğu halde,
'suç karın doyurmuyor' demelerine sebep olacak kadar başarısız bir dizi girişimle suçlular dünyasına katılmak istiyor. Rushmore'un esas oğlanı Max, oyun yazarlığı kariyerine kolejde start vermiş olmakla yetinmeyip, asla elde edemeyeceği öğretmeniyle aşkın da sonuna kadar peşinden gitmeye çabalıyor. Yine tüm bir Tenenbaum ahalisinin, büyük hayalleri ve büyük hedefleri kovalamışlığı var. Kaybetmiş olmalarının başlıca sebebi, ailesel travmalar. Aile kavramı, Tenenbaum'larla iyice belirgin hale gelen bir Anderson zaafı sayılır. Fakat sunduğu aile modelleri, klişe formatlardan uzakta seyrediyor. Gönlünü, daha çok dostlukla bağdaşan, kalabalık bir 'güven ve destek grubu'ndan yana koyuyor.
Scorsese desteği
Anderson imzasında aranıp da bulunması kolay başlıca iki nokta daha var. Biri en az Wilson kardeşlerin yüzleri kadar garip bir mizah anlayışı. Vidasından çıkmış olaylar, olağandışılık etrafı sarmışken hiç istifini bozmayan, dingin ve saldırganlıktan uzak bir mizah. Ve iyi birer fotoğraf olabilecek kadar alımlı, üzerinde çılgınca düşünülmüş kareler... Anderson sıçrayan bir kurguyla her an etkileyici bir detaya çevirebiliyor kamerasını. Owen dostunun görsel üslubu için şu beyanatta bulunmuş bir zamanlar:
"Kamerayı hareket ettirmeyi bildiğini, seyirciye belli etmek için özel bir şey yapmıyor. Nasıl bir ilginçlik yapacağı ya da tüm Scorsese filmlerini izlediğini ne şekilde göstereceğiyle kafa yormanıza gerek kalmıyor. Yakaladığı görsellik heyecan verici
ama gösterişçi değil." Filmlerinin genel havası-suyu için de aynısı geçerli. Herhalde yine Owen'ın dediği gibi, sıradan olma fobisi yaşamadıklarından. Zaten fobinin hiç lüzumu yok; gerekli kişilerin dikkatini çekmeyi, daha ilk adımlarında, Bottle Rocket'la başarmışlar. Para yokluğundan önce kısa metrajlı çekip iki yıl sonra
'uzatabildikleri' Bottle Rocket, ticari anlamda iki seksen yatmakla birlikte, prodüktör ve yönetmenlerin ilgisini cezbetmeyi başarmış. Bu cezbolan güruhun başında da Martin Scorsese geliyor. Scorsese'ye göre Bottle Rocket, 90'lı yılların en iyi on filminden biri. Mümkünse bir yerlerden (mesela kolaylıkla amazon.com'dan) edinmek suretiyle, gösterime girmeyen Bottle Rocket'ı, gösterime girip de gümbürtüye giden Rushmore'u ve halen gösterimdeki Tenenbaum Ailesi'ni izlemenizi önerme isteği bizi de fena halde sarmış durumda.