Hayatta mutlak kontrol diye bir şey yok

Hayatta mutlak kontrol diye bir şey yok
Hayatta mutlak kontrol diye bir şey yok
'Kaos ve Düzen' resimlerini sergileyen ünlü psikiyatr Rahşan Düren, "Yaşam bu iki unsurun dengesi, diyalektiği, diyaloğu üzerine kurulu" diyor.

Psikiyatr Dr. Rahşan Düren’in resimlerini sergilediği üçüncü sergisi, Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde açıldı. Sergide Düren’in ‘Kaos ve Düzen’ başlığı altında bir araya getirdiği 80 çalışması yer alıyor. 30 Mart’a kadar açık kalacak sergiyle ilgili sanatçıyla konuştuk.
Serginizin temasını neden ‘kaos ve düzen’ olarak seçtiniz?
Düzen bizlere güven duygusu verdiği gibi, kaos da bedenimizde kaygı yaratır, seçimlerimizi buna göre yaparız. Hayatımızda giderek artan güvenli alanlar yaratırız o çekici ve tehdit edici belirsizliği kontrol etmek amacıyla. Ancak kendimize kurduğumuz bu düzenin içinde bir süre sonra boğulduğumuzu hissederiz, bir şeyleri düzene koyduğumuzda onun üzerinde kontrol sağladığımız anda onu tüketmeye başlarız. Hayatımızda kontrol edilen, yok olmaya mahkûmdur. İnsanın tanımlama zorunluluğu paradoksal ve ironik bir şekilde önce güveni, sonra kaygıyı yaratır. Benim gözlemlediğim kadarıyla rutin bir illüzyondur, bir yanılsamadır çünkü mutlak kontrol yoktur. Gerçeklik kendisini bize dayatır.
Kaos ve düzen post-modern bireyin temel yaşamsal sorunsalıdır. Bunlar birbiriyle savaşmakta, çarpışmakta, yüzleşmektedir. Zira yaşam bu iki unsurun dengeleri, diyalektiği diyaloğu üzerine kurulmaktadır. Bu ikilem rotalarımızı belirler, arayışlara, kaçışlara ve aldanışlara sebep olur. Bir psikiyatr ve hekim olarak insanların sıkıntılarının sebeplerini merak edersiniz. Ve bu sorulara yapıcı cevaplar aramaya çalışırsınız. Burada önerdiğim, kurulan rutini yıkmak ya da kaosa teslim olmak değildir. Bu dengeyi kurabilmek cesaret gerektirir. Bu sergi insanların cesur olmaları için bir anlatım dilidir. Bu sergide kaos ve düzenin diyaloğunu anlatıyorum.
Yaratmak ve ölmek arasında nasıl bir bağ var sizce? Bu iki kavramın sizin resminizle nasıl bir ilişkisi var?
Bu çok felsefi, aynı zamanda çok da bilimsel bir sorudur. Son 20 yıl içinde özellikle yapılan araştırmalarda yaratıcılıkla ilişkilendirilen bazı özellikler ortaya konmuştur. Bireyin yaratıcı potansiyelini tanımlamaya çalışan nörobilim, kişilik özellikleri ve yetileri ve bunları nasıl geliştirebileceğimiz konusunda fikirler öne atmıştır. Bunlar kişinin zekâsı, motivasyon, problem çözme yeteneği, kişinin zihinsel kapasitesi, kategorik yerine daha boyutsal ve geniş yelpazeli düşünme yetisi, analoglar, bağlantılar, asosyasyonlar kurabilme gücüdür. Ama kişi doğasında başka özellikleri de barındırmalı; yeniliklere açıklık, yüksek risk toleransı, meraklılık, esneklik ve cesaret. Yaratıcılık; cesaret, sebatkârlık, adanmışlık ve tutku gerektirir. Varlığımızı yaratarak ifade ederiz, yaratıcılık oluşun zorunlu bir devamıdır. Bizi diğer canlılardan ayırt eden insan olmanın ayırt edici öz niteliğidir. Ölüm ise yaratıcılığı yaratan, ama aynı zamanda onu yok edendir. Bilinçli veya bilinçsiz verdiğimiz bir savaştır. Ölümü yenmeye çalışmak budalaca gibi gözükse de aslında ‘Daseins Angst’a (varoluşun korkusu) karşı verdiğimiz bir çabadır. Cesaretli insan kaygı ile yüzleşmekten korkmayan bireydir. Risk almaktan kaçınmaz. O halde kaygılarına meydan okuyan bir birey ölümü yenebilir mi? Sonlanışları sonsuz kılmaya çalışarak, metaforik anlamda evet. Belki de tıpkı Heidegger’in dediği gibi dünyaya hiçliğe öylesine atılmış bırakılmış ve fırlatılmış gibi olsak da ve bu kaygının bedenimizde oluşturan çaresizliğini tek bir yolla yenebileceğimi düşünüyorum, o da yaratmakla.
Serginizin açılışında Aydın Esen bir konser verdi. Esen’in müziğinin resminizdeki etkisi nedir? Nasıl bir etkileşim içerisinde görüyorsunuz bu iki sanat dalını?
Aydın benim arkadaşımdır, benim mentorumdur, fikirleriyle antitez oluşturmasıyla, izolasyonu, seçiciliği, yalıtılmışlığı seçmesiyle, beni kendine bağlayan insandır. O evrenseldir, özgür, güçlü bir düşünür, bir filozof ve geniş resim kültürü olan bir kişidir ve adanmış bir müzisyendir. Onun müziği soyuttur, öngörülemez, sürekli yenilik barındırır, herkesi şaşırtır, kendisini bile. Kendisini 10 yıldır tanıyorum, her yaptığım tabloyu bizzat gören kişidir. İkimiz deliyizdir, çünkü başka türlü var olmak oldukça sıkıcıdır. Sürekli üretiriz, sürekli plan yaparız, hayaller kurarız. Müzik ve resmin bütünleşmesini, müziğin resme dönüşünü ve resmin müziğe metamorfozunu konuşuruz. İkimiz sürekli yenilikler ararız, o benim resimlerimde notalar, ben onun müziğinde renkler görürüm. Öyle bir etkilenme söz konusudur, böyle bir diyalog. Aydın Esen’in benim sergimde çalmış olması bana göre bana verdiği onayı simgelemektedir ve bu değeri biçilemez bir iltifattır.
Sergi kataloğunda Jet-Life dergisi editörü Klaus N. Hang, sanatınızla ilgili “Resim yapmak sadece sanat olmaktan çıkıp, metafizik oluyor: Görünmeyenin görünen, görünenin görünmeyen yapılması” diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Klaus 40 yıla yakın bir süre çeşitli ülkelerde editörlük yapan bir kişidir. İstanbul ’a eserlerimi görmeye bizzat geldi ve dolayısıyla onun giriş yazısı benim için oldukça önemli. Özel olarak soyut resimler için yaptığı bu yorumuna ve tespitine katılıyorum. Görünmeyen, tanımlanamayan, keşfedilemeyen yeni dünyalar, yeni evrenler, soyut resmin gücü burada saklıdır. Gerçekliği aşar, kavramsızdır, sınırsız ve sonsuzdur. Bilinçdışı ve bilimdışıdır. Fiziki kuralların dışındadır, tutulamazdır.