'Hayır'lı bir film

'Hayır'lı bir film
'Hayır'lı bir film
Şilili yönetmen Pablo Larrain'in Pinochet dönemini anlatan üçlemesinin son filmi 'No', cuntaya yönelik 'Devam' ya da 'Tamam' niteliğindeki referandum sırasında muhalefet kanadının 'Hayır' kampanyasını perdeye taşıyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

“Şili’de halk bugün savaşıyor” der Inti Illimani, ünlü besteleri ‘Venceremos’un bir dizesinde... ‘No’ da “Şili’de halk bugün referanduma gidiyor”un perde arkasına göz atan bir film. Genç yönetmen Pablo Larrain, konunun hâkimi sinemaseverlerin bildiği üzere, ülkesinin kayıp yıllarına üç adımda göz atmayı kafasına koymuştu. İlk adım Pinochet diktasının çıkış döneminde gezinen ‘Tony Montero’, ikinci adım ise cuntanın en şiddetli zamanlarına denk düşen ‘Post Mortem’di, ‘No’yla birlikte yaşlı generale ülkesi ve arkasındaki Amerikan desteği veda ederken, Larrain’in sinemasal parantezi de kapanmış oluyor. Geçen yıl ilk kez Cannes’da gösterilen filmde 1988’de dış dünyanın da etkisiyle bir nevi sistemini sorgulamak zorunda kalan ve referanduma giden Pinochet rejimi altında, Şili halkının verdiği karar anlatılıyor.
Ülke yeni bir dönemeçten geçmektedir ama referandum vasıtasıyla halkına ‘Şöyle bir fikrini soracağı’ Pinochet iktidarı zaferinden emindir. Çünkü muhalefet 16 siyasi partiden oluşmaktadır ve bu sayı, iktidar için ‘Yamalı bohça görünümdedir’ ve ‘Merkez’deki genel kanı, “Bunlar birbirini yer”dir. Öte yandan kitle iletişim araçları, propaganda avantajları ve her türlü güç, iktidarın elindedir. Yani ‘Tonton bir dede’ imajıyla minik çocukların yanaklarını sıkan, bol bol öpüp kucağında pozlar veren Augusto Pinochet, referandumda çıkacak ‘Evet’ oylarının çokluğuyla iktidarını sekiz yıl daha sürdürmeye kararlıdır. Muhalefet ise kampanyaları için genç reklamcı Saavedra’yı ikna eder ve onun farklı fikir ve yaklaşımlarıyla işe girişirler. Aslında genel olarak dertleri ‘Hayır’ oylarıyla Pinochet rejimini yerinden etmek değildir, çünkü buna eşit olmayan yarıştan dolayı güçlerinin yetmeyeceği kanısındadırlar. Maksat, “Burada biz de varız”ı ve sistemin kendilerini bir türlü yok edemediğini göstermektir.
Saavedra ise “Başka bir dünya da mümkün”ü onlara göstermek ister. Bildik sert, agresif, sesini yükselten bir kampanyadan çok toplumun her kesimini kapsayan, yumuşak gözüken, mesajını alt perdeden sunan ve sonlara doğru açılan bir mantıkla seçmenin karşısına çıkmayı önerir. Başta bu tavrı ‘ortodoks’ sol tarafından eleştirilip yaşanan acıları örtbas eden ve her şeyi alttan alan bir tutum olarak tepki görse de zamanla kampanyanın zeki hamleleri ve değişik cıngılları, toplumda yankısını bulur. Özellikle “Şili, mutluluk çok yakında” sloganı rağbet görür. Ama tüm bu gelişmeler egemenleri yavaş yavaş rahatsız eder. Üstelik çalıştığı ajansın patronu Lucho Guzman, iktidarın reklam kampanyalarına yön veren kişidir ve Saaverda, böylesi bir rekabetin de parçasına dönüşmüştür. Sistem, hemen tırnaklarını çıkarır, en iyi bildiği yöntemleri sahaya sürer, muhalefetin peşine sivil polisleri takar, tehdit telefonlarına yönelir, TV ekranlarında sansüre yeltenir vs. Ve nihayetinde 27 günlük kampanyanın sonu gelir; 5 Ekim 1988’de Şili halkı yeni bir geleceğe doğru yelken açar…

‘Netekim’ler arası bağlantı
‘No’, biraz da baktığınız yerden gerçek değerini bulacak filmlerden. Mesela ülkesinde iyi kötü bir demokrasi deneyimi olan ve kendi kişisel refahının sömürge ruhuyla inşa edilmesine sesini çıkarmayan, çıkaramayan (çünkü o da ortaya konulan ‘Maskeli balo’nun farkında değildir) bir Batılı için bu yapım, “Azgelişmişlerde bu işler zaten böyle olur ama halka da güvenmek lazım, tayın altına elini koyan kahramanlara da…” anlamına gelebilir. Ama mesela buralardan bakıldığında yaşadıklarımızın ne kadar çok benzediğini, darbelerin baştaki simge kişilerin iktidardan düşmesiyle gitmediğini, tortularının, izlerinin kolay kolay kazınamadığını, cuntaların aslında liberal ekonomilere evrilirken yine bazı sınıfların ezilmekten kurtulamadığını gösteriyor. Ayrıca Saavedra gibi zeki ve yaratıcı reklamcıların yeteneklerini zaman zaman sol ya da muhalefet için kullandığını ama mesela bizim buralarda sıkça rastlandığı üzere ruhunu sistemine benzer şekilde satabildiğini de hatırlatıyor. Zamanla toplumu kurtaramayacaklarına, kitlelerle belli hedeflere ulaşamayacaklarına inananlar, “O halde ben kendimi kurtarayım” derken aldıkları tür sol kültür referansları, sermayenin eline teslim etmekten de kaçınmıyorlar. Hoş ben sınırları aştım, ‘No’ meselenin sonrasından çok süreçteki duraklarında geziniyor ama doğrusu çağrıştırdıkları bunlar oluyor. Malum bizde de kitleler 12 Eylül faşizminin anayasasına “Yüzde 92’yle “Evet” demiş, ardından da dönemin konjonktürüyle ortaya çıkan ve neo-liberalizmin bu topraklardaki öncüsü konumundaki Turgut Özal’ı, cuntanın ardından iktidara taşımıştı.
Biliyorum, fazla açıldım, kıyıya dönmenin zamanı; ‘No’, samimi, gerçekçi ve derin karakterleriyle ilgi çekici, sömürüye açık bir konuyu objektif yansıtan, Şili’nin olduğu kadar ‘Üçüncü dünyalar’ın da gidişatını doğru bir perspektifle yansıtan bir yapım olmuş. Babası (Hernan Larrain) sağcı bir senatör olan 1976 doğumlu yönetmen Pablo Larrain, kültürel dokuyu ve ülkenin o zamanki hissiyatlarını başarıyla perdeye taşırken, yapım notlarında da altını çizdiği gibi 1988 yılının görsel atmosferini de 1983 model bir U-matic video kamerayla halletmiş. Araya giren gerçek görüntüler de (özellikle diktatör Pinochet’ninkiler), filme daha bir ‘sahici’ hava katmış. Reklamcı Saavedra rolündeki Gael Garcia Bernal’in ise filme performansından çok uluslararası arenadaki tanınırlığı katkıda bulunuyor gibime geldi.
Sonuçta Victor Jara’ların, Pablo Neruda’ların, Inti Illimani’lerin ve de Salvador Allende’lerin ‘acılı’ ülkesinden tarihsel bir kesite bu film dolayısıyla tanıklık etmek elbette güzel. Kesinlikle kaçırmayın derim…