Hayırsever hayalet 1968

Hayırsever hayalet 1968
Hayırsever hayalet 1968

Maurizio Cattelan

Sanat âleminin şakacısı Maurizio Cattelan ve koleksiyoncu Dakis Joannou'yla 68 ruhu üzerine...

Satirik heykellerin yaratıcısı (ilk akla gelen bir meteorun altında kalan Papa heykeli), sanat âleminin şakacısı Maurizio Cattelan ve suç ortağı fotoğrafçı Pierpaolo Ferrari... İkili bir süredir tüm enerjilerini kendi kurdukları ToiletPaper dergisine veriyor, yine onlardan beklenecek sıradışılıkta işbirliklerine imza atıyorlar. (Fikir edinmek için derginin web sitesi www.toiletpapermagazine.com adresine bir bakabilirsiniz) İkili, derginin özel bir edisyonu için Yunan koleksiyoncu Dakis Joannou'yu da yanlarına alıp 68 ruhunu tekrar yakalamanın mümkün olup olmadığını görmek üzere Korfu adasının yolunu tuttu. Zaman zaman ikili, ekipleriyle beraber Joannou'nun Atina'daki yerleşkesinde de arzı endam etti. Sanat dergisi ArtReview da ekibi yalnız bırakmayarak Cattelan ve Joannou arasındaki söyleşiye tanıklık yaptı. Tam da isyan günlerinde, 68 mirasına farklı bir açıdan yaklaşan konuşmadan kısa bir bölümü aktarıyoruz.

Maurizio Cattelan: Eskilerin söylediği gibi 'kurulu düzende bir hayaletin dolaştığı' hissine kapılıyorum. Burada 1968'in ölen ve yaşayan yüzleri arasındaki gerilimi hissedebiliyor musun?

Dakis Joannou: Bunun daha ziyade hayırsever bir hayalet olduğuna inanmak istiyorum. 1968 çok önemli bir yıldı. Her ne kadar artık gömülmüş, aşılmış bir tarihsel mesele gibi görülse de, bence daha çok bir kara delik, sonsuz bir yoğunluğun zaman-mekânı 68. Hiçbir şey ondan sonra eskisi gibi olmadı. Süreçlerin işleyiş şekli sonsuza kadar değişti. 68 hayaleti, kesinlikle önünde saygıyla eğilinmesi gereken bir hayalet.

MC : Yani Daniel Cohn-Bendit'in '68'i unutun' düşüncesine katılmıyorsun.

DJ: Ben 68'in gerçek ruhuna daha çok dikkat çekmek için böyle söylediğini düşünüyorum. Ondan sonra gelen her kuşak 68'in gölgesi altında ezildi. “68'i unutun, 86 daha daha iyi” dediler. Haklı oldukları noktalar da vardı. Devrim zordur çünkü her nesil kendi dönemi içinde sıkışmıştır.

MC: Devrimi nasıl tanımlıyorsun?

DJ: Birinin pornografi hakkında söylediği şu söz tam da buna uygun: 'Tanımlamaya ihtiyaç duymam, onu gördüğümde ne olduğunu bilirim'.

MC: Obje toplama işi, 1960'lar ruhuyla ne kadar bağlantılı?

DJ: 1960'larda, sanatçılar, mimarlar ve tasarımcılar nesnelerle ve kitle tüketimiyle yeni ve radikal yollardan ilişki kurdu. 'Superarchitecture' fikri, mimariyi hayatın temel unsurlarından birine dönüştürmek için bildik anlamda mimariyi tamamıyla reddetti. Bu mimarlar kendi fikirlerini hem anlamlı teoriler hem de görülmeye değer pratikler yoluyla aktarabiliyordu. Nesneleri karşılarına alıp onları yeniden keşfettiler ve hem nesneyle hem de dünyanın geri kalanıyla kurdukları ilişki bağlamında tekrar sınıflandırdılar.

MC: Benim favori 68 olayım ay seyahatleri. Dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüleri ilk defa yayımlandı, toplum ve buluşlar manzaramızı anbean değiştirdi. Bu, 'oturma odası için bomba' gibi tasarım karşıtı objeler tasarlayıp üretmeye cesaret eden bir kuşaktı. 1968 hiçbir zaman banal olmayacak.

DJ: Ham bir kaynama noktası. meyve veren bir krizdi. Aynı zamanda Marcel Duchamp'ın 'gayriresmi bir biçimde' aramızdan ayrıldığı yıldı. Onun yatakta, giyinik vaziyette okuduğumu hatırlıyorum, dingin bir halde ve baştan aşağı giyinikmiş. Bu Time'ın geçmişle geleceği birbirinden ayıran bıçak sırtı senesi diye nitelendirdiği seneydi.

MC: Duchamp'ın mezar taşına o yılların ironisine uygun 'Zaten, her zaman bir başkasının ölümüdür' yazılmıştı. Ustanın, zamanında çıplak bir kadınla satranç oynadığını biliyor muydun? 1968 aynı zamanda şehvetti, cazibeydi, baştan çıkarmanın ve cinsel devrimin demokrasiyle iletişimiydi.

DJ: Eğer dünya 'yaratılmadan önce baştan çıkarılmış' ise, 1968 bu baştan çıkartmayı, taşırarak, doygunluğa ulaştırarak kanıtladı. Değişim ve paylaşım sürecin gerçek odaklarıydı. Ve şehvet ciddi bir oyundu: Jane Fonda 'Barbarella' ile unutulamayacak yarı çıplaklığı, yer çekimsiz döngüyü gösterdi. Kubrick'in '2001: A Space Odyssey'inde yatak odası derin evren görünümündeydi.

MC: Çağdaş sanat bu oyunu devraldı. Doğrusu, Dakis, seni dünyanın derinliklerine inerken görebiliyorum.

DJ: Nesnelerin olmadığı, hiyerarşik düzenin dışında bir dünyaya daha da yaklaşabilmek için hâlâ ilk olarak nesnelerin kendisini tecrübe etmeye ihtiyacımız olması çok tuhaf değil mi? Birey birey imge yaratıp, tüketip paylaşmamız bizi daha geniş bir yaratıcı eylemin ortakları haline getirdi. Ancak buna rağmen tüm bu süreçte tekrara düşmeyen insan sayısı da çok az.

MC: Sen de sürekli o çok az nüfusu bulmak için tetiktesin. İtiraf et!

DJ: Aramıyorum, buluyorum, diyelim. Sen de öylesin?

MC: Bilgi dağılımının ortaya çıkardığı zorluklardan biraz gereğinden fazla zevk alıyorum, diyelim.

DJ: Acı-haz prensibi, intihar arzusu, Katolik terbiyesi... Tüm sebep bunlar mı?

MC: Freud'un ötesinde bir durum bu. Ben herkesin eylemin içinde yer alıp komünal bir laboratuardaki deli bilim insanı gibi davranmasını büyüleyici buluyorum. Bir durup 68 sonrası radikal pastoralizme bakarsak, dünyanın kocaman bir deney sahasına dönüştüğünü görürüz; maddelerin ve tüplerin açık olduğu bir arşiv, yeni bir görsel ekoloji gibi.

DJ: Sen bunları söyleyince kendimi biraz huzursuz hissedip oturma odama göz gezdiriyorum.

MC: Endişelenilecek bir şey yok. Tufandan sonra nesne türlerini yeniden yaratacağız ve kayalar yerine şu oturduğumuz kayadan Argine sandalyelerini (Libidarch Group'un ürettiği deneysel tasarımlar) fırlatacağız.

DJ: Senin ve ekibinin uzun zamandır yaptığınız da, buna yakın bir şeyler değil mi? Şimdiye kadar saygıdeğer ve saygısız eğilimlerin böyle bir karışıma tanık olduğumu sanmıyorum. Tuhaf bir şekilde nesnelliklerini ortaya çıkarmak için nesnelere görüntü muamelesi yapıyorsunuz. Biraz düşününce bu, sıradan olmayan için de oldukça iyi bir tanım aslında. Belli bir dönemin ruhuna, hem ürünü olan hem de onu şekillendiren şeylerle ulaşmak... Bu çok önemli bir nokta.

MC: Haydi bir başka bir tipik Art Review sorusu soralım: 1968'le beraber ortadan kalkan “sanat dünyayı kurtarabilir mi” sorusu.

DJ: Dünya hakkında bir fikrim yok. Dünyayı kurtarmak başta onu mahfedenlerin, özellikle de politikacıların görevi. Sanat belki dünyayı kurtarmaz. Ama 'seni' kurtarabilir.

MC: Korkarım pek çok eleştirmen sana artık kurtarılamayacak bir noktada olduğumu söyleyecek. Ama demek istediğini de anlıyorum. Sanat gün geçtikçe potansiyeli harcanan, haybeye giden bir egzersize dönüşüyor gibi. Ama benden duymuş olma, sanat tam da şu dönemde artık daha da ileri seviyelerine ulaşmamız gereken bir hayat jimnastiği çeşidi.

DJ: Hm, o zaman ona profesyonelce, eksiksiz bir şekilde yaklaşalım. Sanki büyük fark yaratacakmış gibi...

MC: İnsanlar bu fikri farklı farklı algılayacak. Galiba yanlış anlaşılmalar demokrasisine doğru bir gidişat içindeyiz. Bu belki de 1960'ların tam tersi...

DJ: Bu, gittikçe kendi kuyruğunu ısıran bir konuşmaya dönüşüyor. Ki bu da hayranı olacağım, korkunç ve güzel bir imge.

MC: Aynı zamanda aldatıcı bir şekilde sonuçmuş gibi yapan bir imge.