'Hayvanlar hayatın maketi gibi'

'Hayvanlar hayatın maketi gibi'
'Hayvanlar hayatın maketi gibi'
Amsterdam'da yaşayan sanatçı Servet Koçyiğit, Türkiye'de ilk kez kapsamlı bir kişisel sergi açtı. 'Tezgâh Altı' adıyla sunduğu işleri, 10 Nisan'a kadar OUTLET'te ve yaptıkları kız arkadaşının deyimiyle 'Bir çiftçi çocuk için hiç de fena değil!'
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Siz hep kurgusal fotoğraflar çekiyorsunuz. Neden?
Aslında fotoğraf ya da video çekerken kafanızdaki imgeyi bulmaya çalışıyorsunuz. Bazen bunu hazır olarak bulabilirsiniz, hazır değilse de müdahale etmek gerekiyor. Örneğin ‘Doktor 2008’ fotoğrafındaki doktor elbiselerini ve steteskopu üç yıl yanımda gezdirdim, uygun mekânı bulana kadar. Yeri bulunca çektim.

İşlerinizin ‘disiplinler arası’ bir yanı da var sanki...
Ben sanatta disipline inanmıyorum, sanatı sınırlayan hiçbir şeye inanmıyorum. Disiplin sanatta akademik zorlamadan başka bir şey değil. Çağdaş kültürde de artık insanların çok yönlü, çok yetenekli, aynı anda birden çok şeyle ilgilenen insanlar olarak yetiştiğini düşünüyorum. Temelinde sanat, farklı dallarda aynı şeyleri yapmaya çalışıyor zaten, o yüzden alanların çakışması birbirine kayması çok normal. Ben sanatı disiplinsiz öğrendim, kendimi de öyle geliştirdim. Ama aslında bu, ne yapmak istediğinizle ilgili, bazen durağan bir imge, bir fotoğraf fazlasıyla ilginç olabiliyor, bazen de hareket eden imgeleri kullanmak gerekiyor, video sanatında olduğu gibi. Benim geliştirdiğim işlerin bir grubu da, duvara asılmış yazılar. İlkini 2005’te yaptım, günlük hayatımızdaki takıntılarla ilgiliydi. ‘Bazen buzdolabı kapanmış mı diye on kez kontrol ediyorum’. Ben bu işin dantel olarak yapılmasına karar verdim, çünkü dantel çok sıkıntılı bir şekilde, sürekli aynı şeyi tekrarlayarak yapılıyor, işe en uygun malzeme bu diye düşündüm. Aslında edebiyatla kesişen bir iş bu, ben bunu sanata taşıdım. Yazı artık sadece süje değil, aynı zamanda obje oldu; disiplinler arasılığa iyi bir örnek belki de.

Bu serginin adı neden ‘Tezgâh Altı’?
Bu sergi benim 12 yıldır ürettiğim çalışmalardan küçük bir seçki ve hiçbiri daha önce Türkiye’de gösterilmedi, pek çok değişik ülkede defalarca sergilenmesine rağmen. Aslında uzun süredir var olan şeyler bilinmediğinden garip bir şekilde gizli kaldı, bir anlamda tezgâh altında kaldı. Tabii biraz illegalite de var anlamda, o da biraz dikkat çeksin diye.

Sergideki işleri nasıl seçtiniz?
‘Tezgâh Altı’ Türkiye’de benim ilk solo sergim olduğu için, sanat yolculuğumun başından bugüne kadar bir küçük seçki yaptım. O yüzden tematik bir sergi değil. İşler uzunca bir periyoda yayıldığı için, süreç içinde pek çok değişim var; konular, boyutlar, ilgi alanları da zamanla değişiyor. Ben enstalasyon sanatçısı olarak başladım, bir dönem mekân, mimarlık objelere ilgim vardı, daha çok iç mekânlarla ilgili işler. Sonra işlere fotoğraflar eklendi, çoğu dışarıda yapılmış konuları yine objeler, hayvanlar olan. Sonra video işleri yapmaya başladım; onunla birlikte içinde daha çok insan olan, daha ‘narrative’, sosyal konular içeren işler yapmaya başladım. Tabii ki zaman içinde tekrarlar ve başka alanlara açılmalar da var; performatif, dizayn ya da dille ilgili işler. 

Hayvanları kullanmaya nasıl karar verdiniz?
O işler de aslında insanla ilgili. Hayvanlara bakmak biraz hayatın maketine bakmak gibi benim için. Bizimle olan benzerliklerini ve farklılıklarını görebiliyorsun. İşler hep gördüğün, yaşadığın şeylerden çıkıyor. Ben de doğanın içinde, köyde büyüdüm, onun da etkisi vardır. Bir solo sergiyle insanların işlerim hakkında genel bir izlenim elde edinmesi zor ama iyi bir fikir sahibi olacaklarını düşünüyorum. Biraz geç bir paylaşım benim için ama Türkiye’de çağdaş sanatı göstermenin hep bir sıkıntısı vardı. Bundan sonra çok daha güzel şeyler olacağını düşünüyorum, Türkiye’deki sanat gerçekten bir dönüm noktasında. Yeni açılacak mekânlar ve müzelerle benim gibi sanatçıların işleri gösterilecek, korunacak, bizim de bir çağdaş sanat tarihimiz, belleğimiz oluşacak... Bu heyecanlı dönemin parçası olmak çok güzel.

Amsterdam’da yaşıyorsunuz ama fotoğraf ve video çekmek için genelde Türkiye’nin doğusunu geziyorsunuz. Doğu sizin işleriniz için nasıl imkânlar veriyor?
Çok uzun zamandır sanat yapmama rağmen Türkiye benim en az ürettiğim ve ürettiklerimi gösterdiğim ülkelerden biri aslında. Başta Avrupa olmak üzere pek çok ülkede, Gürcistan’da da, Kudüs’te de, Brezilya’da da iş ürettim. Türkiye’yle çok uzun süre ilgilenmedim. Ülkeden ayrıldığım dönemde, Avrupa çok yeniydi, sanat çok yeniydi. 2005 yılında altı ay İstanbul’a gelip yaşadım. O zamana kadar da Türkiye’de neredeyse hiçbir şey yapmamıştım. Doğup büyüdüğüm, okula gittiğim, otobüs beklediğim ülke işlerimde yoktu. O kalışımda iyi işler çıktı, bir kısmı da İstanbul Bienali’nde gösterildi. Ülkeye tekrar dönüp dışarıdan bir bakışla çalışmak, işlere de bir tazelik, yenilik getirdi. Ondan sonra imkânlar ölçüsünde daha düzenli olarak Türkiye’yi dolaşıp işler yapmaya karar verdim. Son birkaç yılda da İç Anadolu, Karadeniz, Doğu Anadolu’yu dolaşıp, bazı yerlerde kalıp iş üretmeye çalışıyorum.

İstanbul ‘besleyici’ bir kent değil mi sizin için?
İstanbul’da olduğum dönemde, Türkiye’de sanatın sadece bu kentte bir sokağa sıkışıp kalması, çok Avrupai olması, Avrupa’dan gelen biri için hiç de ilginç değildi. Türkiye çok büyük ve güzel bir ülke, çok farklı kültürlerin, coğrafyanın, yaşam tarzının olduğu bir yer, kendi adıma Türkiye’nin başka yerlerinde yapılmış işlerle bir şeyler katmak istedim. Ülkenin görselliği çağdaş sanata çok yansımamış, o yüzden de böyle çalışmak çok heyecanlı, bazı şeyleri ilk siz yapıyorsunuz. Ülkenin ücra bir kösesinde sanat üretmek, oradaki insanları bu işe dahil etmek, paylaşmak... Onun dışında tekrar Amsterdam’a dönüp, stüdyoma girip değişik işler yapmaya devam ediyorum. Ben sürekli üretiyorum, coğrafik sınırlar artık önemli değil. Sanatçılık garip bir iş, yaşamınızdan ayrı bir şey değil; fiziksel olarak neredeyseniz, orada kendinizi ilgilendiren bir şeyler bulup çalışabiliyorsunuz.

Doğu’da yaptığınız işler Batılı sanat dünyası tarafından nasıl algılanıyor? Ne tür yorumlarla karşılaşıyorsunuz mesela Amsterdam’da?
Bugünkü çağdaş sanatta Doğu-Batı kalmadı artık. Pek çok sanatçı çok değişik yerlerde çalışıp başka coğrafyalarda işlerini gösterebiliyor. Sürekli bir yerden bir yere dolaşım halinde. İyi bir şey yaptığınızda çok rahat uluslararası dolaşıma giriyor. Sanat bugün hiç olmadığı kadar global. Dünya sanatında Avrupa, Amerika etkisi gittikçe azalıyor, onun yerine bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, Çin’de, Hindistan’da, Kore’de alanlar ve pazarlar oluştu. Sanatın dili de artık daha global oldu, benim gibi farklı ülkelerde, kültürlerde, değişik diller konuşup ürettiklerinizi de paylaşabiliyorsunuz. Benim işlerimde de lokalden çıksa bile globale bir bakış var, bu da yaşadığım değişik kültürlerin etkisiyle olan bir şey. O yüzden benim için hem başka kültürlere ulaşmak önemli hem de işlerimin anlaşılması ve bunları paylaşmam zor değil.

Gözü kapalı okyanusa atlamak...
* Ben hayatımda sıçramaları, zıplamaları seven biriyim. Küçük köyümüzün ufkuna bakarak büyüdüm. Köyden ODTÜ’ye, oradan Avrupa’da sanat eğitimine, dünyaya açılan iyi bir yaşamım oldu. En güzeli de bunu tek başıma yaptım. Sanat benim kişiliğime en uygun seçimdi. Değişik alanlardaki ilgimi sanatla toplayabildim, özgürlüğün, yaratıcı düşüncenin ne olduğunu, en önemlisi kendimi, tekrar ürettiğim sanattan öğrendim. 
* Risk almadan hep iyi şeyler yapılamıyor, bazen gözü kapalı okyanusa atlamak gerekiyor, hangi karaya çıkacağını bilmeden. Sanat hep sınırlarla, bu sınırları zorlamayla ilgili. Çok iyi bildiğini düşündüğün şeyleri bile sorgulamak, çok bilindik şeylere bile yeniden ve başka bir açıyla bakmayı öğrenmek gerekiyor. Kız arkadaşım benimle şöyle dalga geçer: ‘Bir çiftçi çocuk için yaptıkların hiç de fena değil.’
* Kahveyi çok severim ama çok abarttığım için artık öğütülmüş almıyorum, çekirdekten her seferinde öğüterek kendim hazırlıyorum.
* Sinemayı da çok severim, sanat filmlerinin dışında eski Türk filmlerini... Onları hiç Türkiye’nin dışına sunamadık. Bazıları gerçekten kült, dünya sinemasında yeri olması gereken filmler. Bir de kovboy filmleri severim, çocukluktan, ilk televizyon zamanlarından...