Hazin ses de sustu

Uşak da gitti. Hep iyiyi oynayan adam. Hani o gözlerini fıldır fıldır döndüren adam... Hüzün yüzlü adam... Şaklabanlık yapmadan güldürebilen hüzün yüzlü komik adam...
Haber: CENAP ADAŞ / Arşivi

Uşak da gitti. Hep iyiyi oynayan adam. Hani o gözlerini fıldır fıldır döndüren adam... Hüzün yüzlü adam... Şaklabanlık yapmadan güldürebilen hüzün yüzlü komik adam...
Neden bilmiyorum ama, bir süredir bana hep gitmeyi özlüyor gibi geliyordu Sami Hazinses. Hiç şaşırmadım o yüzden. Bir an önce Cevat Kurtuluş'a, Nubar Terziyan'a, Necdet Tosun'a, Hulusi Kentmen'e, Ahmet Tarık Tekçe'ye, Suphi Kaner'e, Mürüvvet Sim'e, Adile Naşit'e, Özcan Özgür'e, Yadigar Ejder'e, Danyal Topatan'a, Önder Somer'e, Erol Taş'a, Kadir Savun'a, Öztürk Serengil'e, Vahi Öz'e ve nicelerine kavuşmaya can atıyordu sanki... Sonunda muradına erdi. Son yılları sefalet içinde geçmişti.. Hangisininki başka türlü geçti ki?
Belki de onların şanssızlıkları, hasbelkader içine girdikleri dünyanın nankör, garip, plansız programsız, başıboş, o anın gelirgeçer ihtiyaçları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen, bizim topluma özgü, sanayileşememiş bir piyasa olmasıydı.. Hepsi sefil öldüler.
'Kötülük'le kazandılar
Aslına bakarsanız, Cüneyt Arkın'dan en çok dayak yiyen adam olan Süheyl Eğriboz'un da dayak yemeye meraklı olduğu filan yoktu. O, bir zamanların Türkiye rekorları kıran başarılı bir yüzücüsüydü. Biz onun dayak yemesinden hoşlandık, dayak yemek de onun kaderi oldu o anda. O ve onun gibiler dayak yedikçe, bizler mutlu olduk. Kötüler cezalarını buldu içimizde. Bizim bir türlü dövemediğimiz kötüleri Cüneyt Abi hepimiz adına dövüyordu çünkü. "Sütçü" Süheyl Eğriboz, yüzlerce, belki binlerce yumruk yedi Cüneyt Arkın'dan. Cüneyt Arkın zengin oldu, bugün "Derman Baba" oldu, Süheyl Eğriboz ve diğerleri ise "kötü adam" oldular. Biz onlara öyle bir rol biçmiştik çünkü. Dayak yediği için, "kötü adam" olduğu için çocuklarını üniversitelerde okutabildi Süheyl Eğriboz. Yaşıyor mu bilmiyorum. Öldüyse de duymadık, duyamazdık, çünkü o bir "kötü" idi...
Bir vakitler Adana'da, Altın Koza'nın ödül töreninde, nefret ettikleri, "kötülerin kötüsü", "nefretlik" Erol Taş'ı taş yağmuruna tuttu izleyiciler. Sonra o Erol Taş, o taş yağmuru altında sahneye çıktı ve konuştu: "Atın... Atın... Siz şu anda bana taş değil, ekmek atıyorsunuz..." dedi. Kötü adam olmak onun kaderiydi ve "kötü adam" olarak ekmek yiyebiliyordu ancak. Kötüyü iyi oynadığını anladı taş yağmuru altında kalınca, mutlu oldu... Çocuklarının yarınları adına sevindi..
İşte, aynı şekilde, Sami Hazinses'in de sinemacı olmak, "iyi kalpli uşak" olmak, "hüzün yüzlü komik adam" olmak gibi bir hayali hiç olmamıştı aslında. Her şeyini Diyarbakır'da bırakıp genç yaşında İstanbul'a gelen o çulsuz delikanlının besteleri vardı, tek sermayesi onlardı; bu dünyada o bestelerle var olmayı kafasına koymuştu... Bir filmde o bestelerinin de yer alması için uğraşırken, kendini birdenbire bir film setinde buldu. "Gel, sen de oyna" dediler. Ne sinema eğitimi almıştı, ne bir şey. "Yahu, yapabilir miyim ki?" dedi. "Yaparsın, yaparsın" dediler. Hatta Atıf Yılmaz, "Merak etme, en az 15 yıl ekmek yersin bu piyasada," dedi. Sonra Yeşilçam onu istediği kalıba soktu, o da o kalıptan bir türlü kurtulamadı. Sami Hazinses, o kalıpla varoldu, yıllarca o kalıptan ekmek yedi. "15 yıl," demişti Atıf Yılmaz, o 40 yıl ekmek yedi. Ekmek yiyemez hale geldiğinde de düşkün hale düştü. Diğerleri gibi... Hiç evlenmemişti, hiç çoluğu çocuğu da olmamıştı. Evlenebilecek yaştayken o setten bu sete koşturuyordu nasıl evlensin? O ekmek yiyordu, bizler de mutlu oluyorduk.
Bir aşk hikâyesi
Ne zaman nerden duydum, hatırlamıyorum. Hazinses Adana'da bir film setinde çalışıyor... Film bir çiftlikte geçiyor... Ve Sami Hazinses, rol icabı değil, gerçekte o çiftlikte yaşayan bir köylü kızına âşık oluyor... Kız da Sami Hazinses'e... İkisi de birbirlerine âşık olduklarını anlıyorlar, anlaşılmaz mı hiç?... Sami Hazinses, setteki dostlarına anlatıyor derdini: "Şu kızla biz birbirimize âşığız. Kalbim güp güp atıyor, ben onu kaçıracağım, İstanbul'a götüreceğim," diyor... Dostları engelliyor Sami Hazinses'i; "Yahu sen deli misin be birader, burası Adana, hepimizi vururlar valla," diyorlar. Ve Sami Hazinses korkuyor, içine gömüyor sevdasını, vazgeçiyor kızı kaçırmaktan. Film çekimi bitiyor, ekip toparlanıyor, otobüse binip yola çıkıyor, İstanbul'a dönecekler. Ve o kız, yol kıyısında, gözü yaşlı bir şekilde el sallıyor Sami Hazinses'e. Bir daha da birbirlerini hiç görmüyorlar. Ve o aşk orada bitiyor. Kimbilir içlerinden neler kopararak...
Eminim bugünlerde öte tarafta bir hareketlilik vardır. Kimbilir neler paylaştığı kadim dostları, Sami Hazinses'i kapıda karşılamışlardır, "Yahu nerdesin be birader, geciktin, ne zamandır gözlerimiz yollardaydı, seni bekliyorduk," demişlerdir. Sonra da, ne zamandır kendisini bekleyen, ağdalı barok mobilyalarla donatılmış, iki katlı, yaldızlı trabzanları olan merdivenli lüks villaya götürmüşlerdir onu. Ne zamandır hazır bekleyen uşak kıyafetini giydirmişlerdir. Papyonunu Cevat Kurtuluş bağlamıştır bence. O da uşak olmaya ve papyon bağlamaya alışkındır ne de olsa. Önder Somer, kötülük yapmaya hazır bekliyordur... Ama Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Cevat Kurtuluş ve Sami Hazinses'ten oluşan iyiler ekibi ne yaparlar, ne ederler, Önder Somer'in ve Suzan Avcı'nın hakkından gelirler, merak etmeyin. Sonra da Fatma Girik'li, İzzet Günay'lı 'Şoför Nebahat'taki Sami Hazinses bestesini hep bir ağızdan söylerler:
Haydi Nebahat Abla,
Dodge arabana atla,
Dümenimiz yolunda,
Gazla ablacım gazlaaaa...

Taksim, Şişli, Sarıyer,
Durmadan hemen gider
Ablacığım ne olur,
İstinye'de duruveeer...

Saçları dalga dalga,
Canım Nebahat Abla,
Sevgilim İstinye'de,
Gazla ablacım gazlaaaa

Sonra da "SON" yazar...
Bize yaşattığın, hissettirdiğin her şey için teşekkürler Sami Hazinses... Nur içinde yat, mekânın cennet olsun.