Hep başı sonu olmayan bir video hayalimdi

Hep başı sonu olmayan bir video hayalimdi
Hep başı sonu olmayan bir video hayalimdi
Christian Marclay'nin Venedik Bienali'nden Altın Aslan ödüllü video enstalasyonu 'The Clock', 25 Mayıs'a kadar Salt Beyoğlu'nda. Marclay ile binlerce filmden parçalardan oluşan 24 saatlik başyapıtını konuştuk.

“Zamanın nasıl geçtiğini anlıyorsunuz” herhangi bir eser için söylendiğinde can sıkıntısını ifade edebilir. Ama Christian Marclay’nin ‘The Clock’u için tam tersi geçerli. ‘Mayıs Sıkıntısı’ndan ‘Mommie Dearest’e binlerce filmden (sayısını Marclay de bilmiyor) saat görüntülerini çıkartıp kronolojik olarak 24 saate yayan ve her dakika için bir film sahnesi kullanan devasa eser ‘The Clock’, 25 Mayıs’a kadar 7/24 Salt Beyoğlu’nda. Gece 03.15’te de sabahın 05.00’inde de ziyaret edebileceğiniz, kağıt üstündeki tarifiyle tam olarak anlaşılamayacak bu deneyimi yaratıcısıyla konuştuk.

Daha önceki video işlerinizde ve müzik çalışmalarınızda halihazırda varolan eserleri bir araya getiriyorsunuz. Sizce kolaj, bugünkü kültürel dünyayı anlamak için nasıl bir işleve sahip?
Kolajın tarihine baktığınızda ucu kübizme kadar gidiyor. Hepimizi çevreleyen bir kültürel atmosferi yansıtmak için en uygun yöntemlerden biri. Bugün bu işlevi daha da baskın. Kaydettiğimiz, fotoğrafını çektiğimiz sayısız şey var. Telefonlarımızla video çekip bilgisayarda kurgulayabiliyoruz. Herkes birer DJ, kurgucu vs. Dolayısıyla sanatta da bir şeylerin başka yerden alınıp kullanıldığına daha çok şahit oluyoruz. Ben İsviçre’de sanat okulundan mezun olduğumda daha yeni yeni çıkmaya başlayan dijital araçları kullananlar bu araçlarla fotoğraflar üzerinde oynuyor, farklı malzemeleri bir araya getirmenin yeni yöntemlerini kullanıyorlardı. Şimdi ise bu gündelik bir şey… Küçücük çocuklar bile yapıyor bunu. Önemli olan, bu araçlarla ne yapıldığı ve sonuçların ne olacağı… Mesela telif hakları meselesini eskiden olduğu gibi düşünemeyiz artık. Eğer herkes bunu yapıyorsa, telif hakkını ihlal eden kim?

Sanat okulundan mezun olduğunuzda tam New York’ta punk ortamının içindeydiniz. Bu akımın ‘kendin yap’ tavrı mı etkiledi sizi daha çok?
Okulda hiç müzik eğitimi almamıştım. Ama eğitimini almadan müzik yapabilme fikri bana çok özgürleştirici gelmişti. Punk’ta da sevdiğim buydu. İnsanlar nasıl yapılacağını bilmese de bir şeyler yapıyordu, bunun yeni yollarını araştırıyordu.

Plastik sanatlar için de aynısı söz konusu muydu?
Daha çok müziğe özel bir durumdu bu. Performans sanatının çok revaçta olduğu bir dönemdi. Ama o dönemde müzik, müzikten daha fazlası demekti. Daha çok tavırdı. Bazen çok teatral bir şeydi punk. Tüm o kıyafetlerle… Bazen de mizahiydi… Özellikle şok etkisinin peşine düştüğünde… Ama aynı dönemde fluxus akımı da vardı. Fluxus’u 70’lerin ortasında keşfettim. Tam da sanata başladığım yıllardı. 70’lerin sonlarında da punk vardı. Ve ikisi arasında hep bir alaka varmış gibi gelirdi bana.

The Clock’un hazırlığı üç yıl sürdü. O üç yıl içinde projeye dair düşüncelerinizde bir değişim oldu mu?
Bunu yapabileceğime inanmam için bir yıl geçmesi gerekti. O yıl geçtikten sonra güvenim yerine geldi ancak. Bu güven yerine geldikten sonra da tüm iş çok çalışmaya ve çizelgeye uymaya kaldı. Bana başta bir ‘deadline’ vermemişlerdi ama son yıl “Artık bir sergi açmanı bekliyoruz” dediler. O deadline girince işin içine daha hızlı çalışmaya başladım.

Filmler üzerine çalışanlar, didik didik etmek için uğraştığı eserlerden hâlâ zevk alıyor olmanın ikilemini yaşarlar. Sizin için durum neydi?
Filmlerden halen zevk alıyorum. Ama bu projeyle filmlerin dillerini nasıl oluşturduğunu daha iyi anladım. Onların yapılarını sökmek, o yapıyı nasıl kurduklarını anlamamı sağladı.

Sizce sinema zaman algımızı nasıl etkiledi?
Diğer performans sanatlarından, müzikten veya tiyatrodan daha farklı bir şekilde etkilediğini düşünmüyorum. Bence eğlence her zaman size zamanı unutturma prensibi üzerine kurulu bir şey. Film de bunu çok iyi yapar. Ama zaman algımıza temel bir etkisi yok. Aynı zamanda çok sübjektif bir şey zaman. Tabii ki hepimiz için zamanı ölçen ortak birimler var. Ama fiziksel olarak zamanı hepimiz farklı hissederiz. Yaşlanınca da zamanı daha farklı algılarsınız. Teknoloji, hayatımıza daha da girip zamanı sürekli bize hatırlattığı için daha farklı davranıyor olabiliriz. Kısa bir zamana birçok şey sığdırmaya, zaman konusunda daha kesin konuşmaya başlamış olabiliriz. Ama bu, insanlık tarihinde çok yeni bir şey.

Daha önce de filmlerde zamanın temsil edilme yöntemlerini dert edinen işler vardı. Andy Warhol’un Empire State’i sekiz saat boyunca hiç hareket etmeden görüntülediği filmi gibi… Ama bu filmlerin çoğunluğu statik imgelere yaslanıyordu. Sizin işiniz ise statik değil, aksine gerilim ve tansiyon içeriyor…
Diğer işler genelde Hollywood’un zaman formülünü zorlar. Bilirsiniz Hollywood formülü genelde kısa süreli sahnelere yaslanır ve filmler ortalama iki saat sürer. Bu, ticari bir gerekliliktir. 60’larda bile eğlence fikri, hızlı kurguyla izleyicinin ilgisini yitirmemeye odaklıydı. Bu yüzden manipülatif bir yönü de vardı. Andy Warhol ve diğerlerinin işlerinde bu kadar uzun süre değişmeyen bir şeyi seyretme fikri bu manipülasyona karşı çıkıştı bir anlamda. ‘The Clock’un ise kafa karıştırıcı bir tarafı var. Aynı anda hem zamanı yayıp vurgulamak için sinemanın kurallarını esnetiyor hem de tamamıyla o gramere uygun davranıyor. Bu ikisi arasında bir gerilim var, bu işi ilginçleştiren de bu gerilim bence.

Bazen aynı filmden iki sahne peş peşe değil ama aralıklarla kullanılıyor. Bu devamlılığı sağlarken aklınızda her zaman dilimine has ayrı birer hikâye mi vardı?
Bir filmden iki sahne kullandığımda amacım o filmde gösterilen zamanı gerçek zamana uyarlamaktı. Ama benim filmimdeki anlatı hiçbir zaman tek bir film etrafında şekillenmiyor. Aynı dakikayı işleyen sahneleri bulup onlar üzerinden bir anlatı şekillendirmek istedim. Ama birbiriyle alakası olmayan parçalar da peşi sıra gelmiyor. Farklı boyutlarda işleyen bir süreç söz konusu. Seste, kullanılan müzikte, bir araya getirilen sahnelerin ritminde, karakterlerin birbirleriyle ilişkisinde bir devamlılık var. Mesela bir karakter karşısındakine baktığında hemen o karşıdaki karaktere kesiliyor. Ve aslında tüm bunlar zaten filmlerde kullanılan kurgu yöntemleri. O dilin aynısını, işin hilelerini yeni bir anlatı biçimi kurmak için kullanıyorum.

‘The Clock’un demokratik bir iş olduğu da sık sık dillendirdiğiniz bir yorum...
Sergilerde videolar, halen ana akım sinema gibi bir başlangıç ve sonun olduğu yapıya dayalı çoğunlukla. Gelirsin, seyredersin, biter ve sen de karşısından kalkarsın. Bir sergi mekânında olduğu için de genelde ne zaman başladığını, ne kadar süreceğini, ne zaman biteceğini bilmezsiniz. Bu da izleyici için zor bir durumdur. Ne olduğunu bilmediğin bir şeyin içine girebilmen iyice zordur. Ben de hep bir başlangıcı ve sonu olmayan, mükemmel bir ‘loop’ şeklinde kurgulanmış bir video hayal ederdim. Çünkü böyle bir videoya neresinde seyretmeye başlarsanız başlayın fark etmez, içine girersiniz. Bir şekilde resim gibi. Resmin böyle bir özgürlüğü vardır, önünden geçip gidebilirsiniz, durup bakabilirsiniz, istediğiniz yerden içine girmeye çalışabilirsiniz. Video genelde buna izin vermez. ‘The Clock’ ise daha atmosferik bir iş. İstediğiniz zaman bakarsınız…

‘The Clock’tan sonra anlatıya bir kez daha dönecek misiniz?
Ben iyi bir hikâye anlatıcısı değilim. Bir film yapma fikriyle haşir neşir oldum ama daha zamanı var. Zaten şu aralar videoyla da uğraşmıyorum. Ellerimle bir şeyler yaptığım bir dönemdeyim. İnsanlar benden bir başka ‘The Clock’ veya benzeri ölçekte bir şey bekliyorlar ama ben bir video sanatçısı değilim. Farklı birçok alanda da çalışıyorum. Resim, performans, müzik vs. Asıl ilgi alanlarım ses ve imge. Bunlara dokunabileceğim alan hangisi olursa onla çalışmaya devam ederim. Ama sadece bir video sanatçısı kabul edilmek de istemem.