Hepimiz birer Fitzgerald olmaya çalıştık

Hepimiz birer Fitzgerald olmaya çalıştık
Hepimiz birer Fitzgerald olmaya çalıştık
'Muhteşem Gatsby'nin yönetmeni Baz Luhrmann filmi anlattı: "Herkesin 'Mahvetmişsin', 'Saygısızlık etmişsin' demeye hakkı var. Ama bunları küstahlıktan yapmadık. F. Scott Fitzgerald olmaya çalıştık. O bir modernistti.''
Haber: KEITH KURMAN - kkurman@gmail.com / Arşivi

F. Scott Fitzgerald’ın ‘The Great Gatsby’sini (Muhteşem Gatsby) pek çok Amerikalı lisede mecburen okumuştur. Ama okumayanlar bile en yeni uyarlamasında Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan ve Tobey Maguire’ın baş rolleri paylaştığını, filmi Baz Luhrmann’ın yönettiğini duyunca heyecanla gösterim tarihini beklemeye başladı.
‘Bir Amerikan romanı’ diye tanımlanan bu kitap için tam anlamıyla ‘ikonik’ diyebiliriz. Ama ilk yayımlanmasından 90 küsur yıl sonra hâlâ gündemde olması, Fitzgerald’ın karakterlerinin Amerika ’ya özgü değil evrensel olmasından kaynaklanıyor. Tutku, hırs, ihanet, gurur, aşk hepsi var onlarda.
Özetle, ‘Muhteşem Gatsby’, Jay Gatsby (DiCaprio) adlı adamın hikâyesidir, hayata mütevazı şartlarda başlayan Gatsby, sonra Daisy (Carey Mulligan) adında bir kızla tanışır ve ona âşık olur. Kız zengin bir aileden gelirken kendisi yoksul olduğu için onunla evlenmeden evvel durumunu düzeltme zorunluluğu hisseder. Ama zaman geçip o kendini hâlâ değerli bulmazken, kız çok zengin bir adam olan Tom Buchanan (Joel Edgerton) ile evlenir. Hikâyeyi Daisy’nin kuzeni Nick Carraway (Tobey Maguire) anlatır, Nick, artık müthiş zengin bir adam olan Gatsby’nin Daisy’yi geri kazanma çabasına tanıklık eder.
Kapsama alanı bu kadar geniş bir prodüksiyon, her açıdan göz korkutucu. İkonik niteliğine değindiğim bu kitap, daha önce defalarca filme uyarlandı, bunların en meşhuru da Robert Redford’lu 1974 versiyonudur. Luhrmann ise 2004’te Gatsby’ye el atmaya karar vermiş.
Los Angeles’ta film ekibiyle buluştuğumuzda tabii ki önce yönetmene yöneldim. Kendi hikâyesini anlatmayı pek seven Baz’ı karşıma alıp sorguya çektim: “Kitaptan ne kaldı, ne gitti…?” Ağır Avustralya aksanı ve her zamanki teatral tavrıyla anlatmaya başladı:
“…Aslında çok mekanik bir süreçti. Kitabı olduğu gibi anlatırsak, 7 saat süreceğini biliyorduk. 2 saatlik bir çerçeveye oturtmamız gerekiyordu. Craig’le (Pearce, Luhrmann’ın uzun süredir birlikte çalıştığı senarist) kitaptaki her kelimeyi senaryo için ‘nihai taslağa’ koyduk. Tabii 300-400 sayfa oldu, mezar taşı gibiydi. Ama ‘görüntü yavaşça kararır’, ‘Long İsland’da geniş çekim’, ‘Nick arabayı sürer’ halini alıyordu; bilirsiniz, eylemleri kullanırsanız aslında metni kullanmış olursunuz.
Sonra Craig ile hangi sahneyi sevdiğimiz, hangi sahnenin dışarda kalması gerektiği değil de, hangi sahnenin olmazsa olmaz olduğunu tartışma noktasına geldik. En kaba haliyle, bir noktada Gatsby ile tanışmak şart. Nick’in Gatsby ile tanışması gerekiyor. Daisy ile Gatsby’nin tanışması gerekiyor. Burada sadece en temel yapılar söz konusu. Gatsby’nin ölmesi gerekiyor. Gatsby öldükten sonrasını bilmiyorum. Bu süreç başından ortasına ve sonuna dek böyle devam etti. Artık elimizde temeller var ve bu temellere dayanarak ilişkiler ağını nasıl dışa vuracağız? İşte buna yapı derler.
En önemli mesele, baştan beri hissettiğim üzere, asıl mesele, Nick Carraway’in kafasındaki iç anlatıyı nasıl dışlaştırırsın? Bu gerçekten büyük bir meydan okumaydı, çok önemli olduğunu düşünüyorduk, zira romanda Nick, Gatsby’den söz ederken, arada ‘Şimdi yazdıklarımı tekrar okuduğumda’ diyor. Yani o sırada kitabı yazıyor; metnin numarası, Nick Carraway’in Gatsby hakkında bir kitap yazıyor olması. İşte üstat Fitzgerald, onun dâhice ustalığı.
Dolayısıyla biz de onu bu kitabı yazarken görmek istedik. Aktörün yazması aracılığıyla onun Gatsby’ye olan hisleriyle hesaplaşmasını görmek istedik. Neden mi? Aksi takdirde çok fazla dış ses ama çok az Fitzgerald ile kalakalacaktık. Filmde bedenden ayrılmış dış ses çok şairane olur. Ben mümkün olduğunca Fitzgerald’ın dilindeki gerçek şiiri yansıtmaya çalıştım.
Fitzgerald’ın yazdığı her şeyin üzerinden geçtik ve tamamlayamadığı son kitabı ‘The Last Tycoon’un (Son Patron) notlarında, Fitzgerald’ın anlatıcıyı sanatoryuma koyup kitap yazdırmayı düşündüğünü keşfettik. Muhteşem bir fikir diye düşündük.’’
Baz, Tobey Maguire’ın anlatıcı karakterini geliştirmeye yardımcı olmak için bir psikanalist tuttuklarını ve bunun senaryonun çerçevesinin çizilmesine cuk oturduğunu da anlatıyor. Filmin ‘görünüşünü’, Baz’ın prodüksiyon tasarımcısı eşi Catherine Martin’in sorumlu olduğu setleri ve dekorları bir kenara bırakırsak, geliştirilmesi senaryo kadar uzun süren müzik öne çıkıyor bir de. “Film müziğinde hip-hop kullanmaya nasıl karar verdiniz” diye sorunca, Baz sazı alıyor eline:
“Valla Fitzgerald’dan. Fitz beni arayıp dedi ki ‘N’olur, filme hip-hop koy’.’’ (Gülüşmeler.)
Yani Fitzgerald, romanına Afro Amerikan sokak müziği koymuştu: Cazı. İnsanlar “Niye bunu yapıyorsun” diye sormuştu. Popu, geçit törenlerinin, yürüyüşlerin en sevilen şarkılarını koymuştu. “Caz yarın silinip gidecek, bu çılgınlık’’ demişlerdi. 1925’te yazılan romanı okuduğunuzda, gayriihtiyari o anla bağlantı kuruyorsunuz. Gerçekten çok modern olan bir şeyle… Caz çağı terimini Fitzgerald buldu. Bence biz de hip-hop çağında yaşıyoruz. O yüzden öbür J’ye (Jay-Z) başvurduk. Jay, ben ve müzik ekibimin görevi, hip-hop ile geleneksel cazı birlikte örmekti. Karakterler caz dinler gibi oldu, biz hip-hop dinler gibi olduk ki, bizim kulağımız için modern olan budur.” Baz, bu süreç ve niyetleriyle ilgili şık bir savunma yaparken, Fitzgerald’a da kendince övgüler düzdü. “İşte böyle bir süreçti. Doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, herkesin kendi Gatsby’si var. Herkesin ‘Mahvetmişsin’, ‘Saygısızlık etmişsin’ demeye hakkı var. Ama biz bunları küstahlıktan, hoppalıktan yapmadık. F. Scott Fitzgerald olmaya, senaryo ve film yapımına Fitzgeraldvari bir yaklaşım getirmeye çalıştığımızdan yaptık. Fitzgerald hakkında emin olduğumuz bir şey varsa, anın adamı olduğudur, o bir modernistti, nostaljik değildi, buğulu gözlerden geçmişe bakarak yazmazdı.”