Hepimiz 'bir'iz

Hepimiz 'bir'iz
Hepimiz 'bir'iz
Senenin en iyi belgesel Oscar'ına aday 'Meydan', Tahrir Ayaklanması'ndan, etkisi en çok sinema salonunun kolektif ortamında hissedilecek bir deneyim çıkarıyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

MEYDAN *****
Orijinal Adı: Al Midan
Yönetmen: Jehane Noujaim
Yapım: Mısır/ ABD /2013

Yazıya başlarken ‘Meydan’ın kendisi kadar doğrudan ve açıksözlü olmalı. Jehane Noujaim’in Tahrir isyanını takip ettiği belgeseli ‘Meydan’ haftanın en ilgiye değer filmi. Sadece 21’inci yüzyılın dönüm noktası Tahrir olaylarını ele aldığı için değil, böyle meşakkatli bir konunun hakkını verecek bir sinema diline ulaştığı için de…
Malum, çok izlenen belgesellerde seyirciye dokunma stratejilerinden biri de işi alışıldık karşıtlıklarla yürütmektir. (Michael Moore’un ‘Demokratlar ve Cumhuriyetçiler’ çatışmasını basit şablonlarla aktardığı sayısız an gibi) Noujaim’in ise bu gibi stratejilerle işi yok. Ama seyirciye dokunduğu anlar da çatışma da mevcut. Tahrir gibi dumanı üstünde tüten bir meseleye bakarken klinik bir yaklaşımı yok. Kamera arkasındakiler de kameranın önünde eylemden eyleme koşanlar kadar tutkulu. Ancak bu tutku illaki basit şablonlara, katarsis yaratmak için kitaptaki en eski kurgu numaralarına başvurmayı gerektirmiyor. Noujaim, “hepimiz biriz” diye bağıran eylemcilerin yanında durdukça belgesel de Tahrir’in ve Mısır’ın sınırlarını aşıyor. ‘Meydan’, Gezi’nin, Wall Street’in ve dünyanın geri kalanındaki meydanların hikâyesine dönüşüyor. Demokrasiyi sandıktan ibaret görenlerin tutarsızlıkları ya da Müslüman Kardeşler’in Mısır Devrimi’ni siyasi oportünizme kurban vermesi, Türkiye ’de birkaç yıllık yaşama deneyimi olanlara bile tanıdık, beklendik gelebilecek unsurlar. Ancak ‘Meydan’ın tanıdık gelmesi için illaki benzeri olayların gerçekleştiği yerlerde yaşamaya gerek yok. Farklı arka planlardan altı Mısırlı eylemciyi iki yıl boyunca izleyen ‘Meydan’, Batı’nın görmek istediği ‘dikta altında ezilen kitlenin ayaklanışı’ resminden çok daha fazlasını veriyor. Temsili demokrasinin küresel çapta yaşadığı krizi, dünyanın gelir dağılımındaki eşitsizliği, uluslararası politikadaki ikiyüzlü hamleleri de çerçeveye yerleştiriyor. Tahrir’i oryantalist analizlerin veya demokrasiyi çoğunluk diktası rejimi olarak görenlerin tekelinden çıkartıyor. Ve sosyal medya üzerinden örgütlenen ve “bizim silahımız görüntüdür” diyen bir olaylar dizisinden, etkisi en çok sinema salonunun kolektifliğinde hissedilecek bir deneyim yaratıyor.