Hepimiz 'bu da bir şeydir'leri yaşıyoruz

Hepimiz 'bu da bir şeydir'leri yaşıyoruz
Hepimiz 'bu da bir şeydir'leri yaşıyoruz

Fotoğraflar: MUHSİN AKGÜN

'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Çetin'i 'Muhteşem Yüzyıl'ın Matrakçı Nasuh'u Fatih Al, cuma günü vizyona girecek 'Daire'de felsefe hocası Feramus olarak karşımızda olacak. Al ile hızlı bir kariyer turu yaptık.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Futbolcu olma hayali kurarken, oyunculuğa nasıl karar verdiniz?
Dokuz yaşına kadar benim ayağıma top değmedi. O arada biraz fazla yer dolaştık. Almanya’ya gittik babamın görevi nedeniyle. Oradan da Sincan’a geldik. Her yerin boş arsa olduğu zaman . Top oynamayanı adamdan saymıyorlar. Kaldı ki benim uzun süre topum bile olmadı. Ama babamın Almanya’dan getirdiği kramponlar vardı. Herkes Mekap giyer ben krampon giyerim. Ama ayağıma bir kaç numara büyük. Sonra kulüplerde oynamaya başladım. Futbol bir yere kadar gitti. Okul tiyatrosuyla çakıştı. Birini seçmek gerekti.
Takım?
Beşiktaş . Aklım erdiğinde Beşiktaşlı oldum. Ondan önce aileden dolayı Trabzonsporlu doğdum.
Sonra nasıl devam etti oyunculuk serüveni?
Bütün okul hayatım boyunca bir şekilde bunun içinde oldum. Benim ezberim iyidir. Okul hayatım boyunca Kemal Sunal filmleri anlatırdım. Hâlâ ezbere bilirim çoğunu. Özellikle benim ‘Fesli Filmler’ demeyi sevdiklerim.
Onlar hangileri oluyor?
Tosun Paşa, Şabanoğlu Şaban, Süt Kardeşler. ‘Dokuz sekizlik filmler’ dediğim Münir Özkul-Adile Naşit’in olduğu filmler Neşeli Günler mesela… Bunlar ezberimdedir. Arada anlatırım.
Ankara ’da oyuncu olmanın dezavantajları var mı, televizyon ve sinemada rol bulmak açsından?
İstanbul ’da bir arkadaşınız değilse, diğeri başka bir işte çalışıyor oluyor. Ya da bir tanıdığınız birini tanıyor. Ankara bunlardan uzak. Sektör burada. Mezun olan oyuncu arkadaşların çok büyük kısmı mezun olur olmaz, iş bulmadan İstanbul’da yerleşiyorlar. Bazıları geri dönüyor. Bazıları kötü koşullarda burada bekliyorlar. Çünkü Ankara’da da Devlet Tiyatrosu haricinde bir iki özel tiyatro var. O kadar.
Ankara’da tiyatro ortamı nasıl?
Ortamın bazı sahneler açısından şöyle bir garantisi var. Gittiğiniz zaman tiyatro adı altında görmeyi hayal ettiğiniz çoğu şeyi görebilirsiniz. Yeni girişimler ya da özel girişimler her daim risk barındırıyor. Tiyatro bir ihtiyaç değil artık.
Neden?
Çünkü çok fazla tiyatro. Daha ‘miyatro’ya ihtiyacımız var bizim.
‘Miyatro’ nedir?Biraz oyun yazılması lazım. Biraz reji yapılması lazım. İstanbul için söylemiyorum, Ankara için söylüyorum. Biraz büyük üstatların vakti geçmeye yüz tutmuş bazı oyunlarından vazgeçmek gerekiyor. Oyunculuklardan vazgeçmek gerekiyor. Becerdiğim için söylemiyorum. Biraz daha işin deliliğine kaçmak gerekiyor. Biraz daha sallamak, söylemek gerekiyor. Oynamak yetmiyor sadece.
‘Muhteşem Yüzyıl’ serüveni üç yıldan fazla sürdü. Bu kadar uzun süre boyunca Ankara’ya gidip gelmek zor olmadı mı?
Döneceğim yer olması lazım. Bir yıl boyunca gitmeyeyim ama o süre sonunda gideceğim bir yer olması lazım. İstanbul işyeri, Ankara ev. Bazen işyerinde uyuyorum. Ama asıl olarak evde uyumak isterim.
Söz ‘Muhteşem Yüzyıl’dan açılmışken. Matrakçı Nasuh karakteri sizin yorumunuzla birlikte büyüyen bir rol oldu. Bu süreç nasıl işledi?
Yazar bir şey yazıyordu, yönetmenler bazen yazara teslim olmayıp başka bir şey tasarlıyorlardı. Ben de üzerime düşeni tam olarak bilmiyordum ama zamanla hem sporcu, hem minyatür üstadı, hem tarihçi Nasuh yerine insani kısmını öne çıkarmak daha cazip geldi.
‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de Seyfi Teoman’la yollarınız nasıl kesişti?
Karşılıklı iki kararsız şeklinde oturduk önce. Kahve içtik, çay içtik. Bir yandan konuşuyoruz, bir yandan bir sonraki cümlemizi kuruyoruz. İlker’le (Aksum) karşılıklı rollerimizi değiştik. Seyfi de daha iyi bulacağını söyledi. Çünkü kel ve göbekli olan bendim. Benden beş kilo kadar almamı istemişti, 15 kilo alınca “dur” dedi. Çekimler başladıktan iki hafta sonra fark ettim ki Seyfi bir çok şeyi çaktırmadan hallediyor. Bir öneriyle geldiğiniz zaman baştan bir itiraz edip, sonra o itirazı geri alıp, sonra itiraz ettiği şeye dönüşmeniz için gereken her şeyi yapıyordu. Ama bunu konuşarak yapmıyordu. Daha çok susarak iletişim kuran bir adamdı. Bu anlamda ben de çalışırken susarak iletişim kurmayı seviyorum. Büyük bir kayıptır bence insan olarak özellikle.
‘Daire’ ile ilgili olarak aklımda en yoğun olarak kalan şey ‘baba ile hesaplaşma’ meselesi. Nedir bu babalarla olan meselemiz?
Zaten tarih boyunca babalarla oğullar arasında her daim bir atışma vardır ya. Ben her daim kendisini babasıyla karşılaştırmış birisi olarak söylüyorum. Vefatına kadar babam benim tek karşılaştırma örneğimdi. Bu karşılaştırma bazen çatışma oluyor, bazen ‘Babalar ve Oğullar’ diye roman oluyor. Babalar her halde erkek çocuklar için en önemli figür. Varlığı ayrı dert, yokluğu ayrı…
‘Daire’deki Feramus karakteri de babasıyla olan meselesini halledemediği için başka türlü halletmeye çalışıyor sanki bu meseleyi. Biraz geç kaldığı için pişman sanki?
Bence, baba ile hesaplaşmaktan ziyade baba ile hesaplaşmamış olmasını haklı çıkarmaya çalışıyor Feramus. Baba ile bir hesaplaşmaya gerek olmadığını söylese de bir hesaplaşmanın varlığını kabul ediyor ama girmiyor. Bu film babanın ölümünün vesile olduğu ve Feramus’un hesaplaşmak zorunda kaldığı bir yerde başlıyor. O da hesaplaşmama gayreti içine girdiğinde…. Şu anda benim cümleyi karıştırmam gibi bir kafa karışıklığı onun da yaşadığı. Ben biraz önce kurmaya başladığım cümlenin sonunu nasıl getiremiyorsam, Feramus da bu durumu rüya ile çalıştığı havaalanıyla, toprakla ve varoluş kısmıyla karşılamaya çalışıyor.
Siz babanızla olan meselenizi hallettiniz mi?
Kahramandı baba. Şöyle bir an hatırlıyorum. Benzin istasyonunda durmuşuz. Babam inmiş istasyonda biriyle tokalaşmıştı. Ben “Anne babam herkesi mi tanıyor?” diye hayranlıkla sormuştum. Benim için hep bir yetkinlik figürüydü baba. Bu en ergen dönemlerimde bile gizliden gizliye sürdürdüğüm bir karşılaştırmaydı. Biraz cüretli bir benzetme olacak ama Oğuz Atay’ın babasıyla ilişkisine benzetiyorum. Hâlâ belli durumlar karşısında onun ne yapacağına dair beyin cimnastikleri yaparım.
Bir de kendini asma durumu var filmde…
İpin hizasına çıkıp boynunuza ipi geçirip sallanmaya razı olmak hali ister istemez tedirgin edici. Oyuncu gibi söyleyeyim, Feramus karakterinin duygusuna biraz sahip olup o ipi boynunuza geçirip sallanmaya başladığınız anda o tedirginlik hali var. Çünkü gerçekten ölüme çok yakın bir an. Ölüme çok yakın bir anda neye meydan okuduğunuzu da şaşırdığınız oluyor bir anda. Ben bir tekrarda biraz fazla bastırmayı istedim. Şunu fark ettim: İnsan öldüğünü fark etmiyor galiba asılırken.
Bu sahne biraz meydan okuma gibi bir yandan değil mi?
Gündelik hayatta bizim sürdürdüğümüz şey sanırım “Bu da bir şeydir” şeklinde ilerliyor. Meydan okuma kısmı bu galiba. Feramus felsefe okumuş ama yeni bir durum içinde “Bu da bir şeydir”e varıyor. Ben üniversitede tiyatro okudum. Başka oyunculuklar, başka işler düşünüyordum. Şimdi “Buda bir şeydir” yapıyorum. Çok az deha isim dışında hepimiz ‘buda bir şeydir’leri yaşıyoruz. Arada da meydan okuyoruz herhalde.
Bir söyleşinizde “Yapmak istemediğim şeyleri yapmak zorunda kalıyorum” demişsiniz.
“Ben kendimden uzaklaşıyorum arkadaş” diye konuşuyorum. Ama bir süre sonra fark ettim ki ‘kendim’ diye tanımladığım şey aslında olmak istediğim şey. Olduğum şey ise aslında sürdüğüm şey. Bu ayrımı fark ettiğim anda olmak istediğim şeylerin belli pahaları var. O bedelleri ödeyebilir miyim, ödeyemez miyim? Fazla pahalı geliyor herhalde. Ve bir yerden sonra ‘kendim’ diye tanımladığım şeyi güzel bir masal olarak hatırlıyorum. Ve uzak düştükçe de istemediğim şeyleri yapmaya devam ediyorum, yüzüm de hep ‘kendim’ dediğim şeye doğru dönüyor.