'Hepimizin hayatında can acıtıcı gerçekler var'

'Hepimizin hayatında can acıtıcı gerçekler var'
'Hepimizin hayatında can acıtıcı gerçekler var'
Onur Gökşen'le "Muazzam Bey'in Değersiz Hayatı" isimli romanını, Cem Yılmaz'la olan yakınlığını ve sosyal medyadaki istikrarını konuştuk...
Haber: Ali Mert Alan / Arşivi

“Yedi Kere Sekiz” ve “Bizim de Renkli Televizyonumuz Vardı” gibi öykü kitaplarıyla dikkat çeken ardından zayıflama macerasını anlattığı “Allah Belanı Versin Brokoli” kitabını yazan Onur Gökşen, “Muazzam Bey’in Değersiz Hayatı” isimli ilk romanını geçtiğimiz ay yayımladı. Gökşen’le romanını, Cem Yılmaz’la olan yakınlığını ve sosyal medyadaki istikrarını konuştuk.

Öykü kitaplarınızın ardından yayınladığınız“Allah Belanı Versin Brokoli” isimli zayıflama kitabınız beni oldukça şaşırtmıştı. Peki sebzelerle aranızdaki yakın ilişkiyi anlattığınız kitabın ardından “Muazzam Bey’in Değersiz Hayatı” nasıl ortaya çıktı? 

Şimdi Cem Mumcu bana hep “roman yaz” diyordu. Benim de aklımın bir köşesindeydi ama kendimi hazır hissetmiyordum. Brokoli kitabı zayıflama kitabıydı, kilo vermem konusunda bana motivasyon oldu. O kitabı yazdıktan sonra romanı yazmaya başladım. Taslağı bir yıldır kafamdaydı ve dört beş ayda Muazzem Bey’i bitirdim. İçime de sindi. Bunu gayet yüksek bir motivasyonla yazdım. 

Muazzam Bey’i vasat ve sönük hayatı olan bir adam olarak tanımlıyorsunuz. Ama onun hayatı aslında herkesinki gibi. İşten eve, evden işe... Vasat üstü bir hayat size göre nasıl oluyor? 

Vasat üstü bir hayat bence her anını dolu dolu yaşadığın ve mutlu geçirdiğin bir hayattır. Muazzam’ın hayatı ise öyle değil. Muhtemelen senin hayatında da öyle değil benim hayatımda da. Kimsenin hayatı öyle değil. Hepimizin hayatında can acıtıcı gerçekler var. Etrafında gördüğün herkesin hayatında kitapta gördüğün problemler var. Kitabı okuyan insanlar bana “Onur Gökşen, kitapta bir sürü sıkıntımı çat diye yüzümü vurmuşsun” diyor. Zaten benim amacım buydu. Bu sıkıntıların bazılarını yaşıyorum. Bazısı da kurgu. Ben, “Bunları bir kitaba döksem ya da bir roman kahramanında dile getirsem nasıl olur?” diye düşündüm. Ortaya Muazzam Bey çıktı. Taslağını düşünmüştüm ama ana hatlarını tam olarak bilmiyordum. Onu da hissettiklerimi ve çevremden gördüklerimi yazarak oluşturdum. O anlamda gerçeğe çok çok yakın bir roman olduğunu düşünüyorum.

Kitap iş hayatında örselenmiş, görmezden gelinmiş bir adamın hikayesini anlatıyor. Ve bu görmezden gelinme Muazzam Bey’in özel hayatı için de geçerli. Twitter’daki hesabınızda ve öykü kitaplarınızda iş hayatıyla ilgili sitemkar şeyler de yazıyordunuz. İş hayatındaki iki yüzlülükler hepimizi doldurduğu gibi, sizi de doldurmuş... Kiminle konuşsak Yeşilcam filmlerindeki gibi dürüstlükten, çalışkanlıktan dem vuruyor. Ama iş hayatında işler böyle yürümüyor. Muazzam Bey’in iş hayatında yaşadığı şeyler sizin başınıza geldi mi? 

Ne geldi ne de gelmedi diyebilirim. Yazarların gözlemci tarafı yüksek olmalı. Bazılarını ben de yaşamışımdır, bazılarını ise çevremden gözlemlemişimdir. İş hayatında bunlar herkesin yaşayacağı şeyler. Özünde kurgu olsa bile yaşanmış şeyler var kitapta. Kitabın gerçek olmasına çok önem verdim. Sonu her ne kadar sürpriz bir şekilde bitse de özündeki gerçekliği kaybetmesini istemedim. Çok sert ve yalın bir gerçeğin peşinde koştum.

Cem Yılmaz son kitabınızı Twitter’da paylaşarak sizden övgüyle bahsetmişti. Siz de onun son filminin setine gitmişsiniz. 

Cem Yılmaz’dan önce biraz abisi Can Yılmaz’dan konuşmalıyız. Çok değerli, çok şeker, 10 numara bir abi kendisi. Beni ilk Twitter’da keşfedenlerden biridir. Can abi, Cem Yılmaz’ın yazı işlerinin başında bir isim. Ben kitaplarımı Can abiye göndermiştim, Cem Yılmaz’da okumuş ve çok beğenmiş. Cem Yılmaz’la onun sayesinde irtibat kurdum. Sonrasında ise Cem Yılmaz beni sete davet etti. Sette yedi saat vakit geçirdim. Cem Yılmaz’ın annesi, babası, teyzesi, dayısı hepsi setteydi. Bizim gibi insanlar, çok mütevaziler. Şöhret ve ünü adamı hiç bozmamış. Bunu görmek daha da güzeldi. Kitapla ilgili olarak da Cem Yılmaz bana “Senaryosunu yazmaya başla, bakalım” dedi. Bende “Muazzam Bey’i sen oynar mısın?” diye sordum. “Gurur duyarım” dedi. Çeker mi, çekmez mi bilemem. Ama dediğim gibi çekerse gurur duyarım çekmezse de var olan diğer teklifleri değerlendiririm.

Önce Ekşi Sözlük’te yazdıklarınızla tanınmaya başlandınız, sonrasında Twitter’da popüler hale geldiniz. Ekşi Sözlük’de sizin hakkınızda yazılanlara baktığımda insanlar ya sizi seviyor ya da sizden nefret ediyor. İki sene önce de bugün de hakkınızda yazılanlar aynı. İstikrarınızdan ötürü sizi kutluyorum. 

Çizgimi bozmadım. O anlamda kendimi Recep Tayyip Erdoğan ’a benzetiyorum. Teşbihte hata olmaz. Tayyip Erdoğan’ı da çok sevenler var, aynı oranda O’ndan nefret edenler de var. Beni seven de var, benden tiksinen de. Hepsinin görüşüne saygı duymak zorundayım. Yazdıklarımla bir algı oluşturuyorum. Haliyle insanlar seviyorlar ya da nefret ediyorlar. İnsanları kamplaştırmak politik anlamda kötü olsa da yazı anlamında kötü bir şey değil.

“Bugün işyerinden, çok da samimi olmadığım birinin tebrik mesajını aynı isimli arkadaşım zannederek "SAYGINA SOKİM!" diye cevapladım” diye bi Tweet atmıştınız. Peki samimi olmadığınız kişi, bu mesaja ne cevap verdi? 

Benim dangır dungur konuştuğumu bilirler. Özür dilemek için aradım o kişiyi. Karşı taraf telefonu gülerek açtı. Bu da beni mutlu etti çünkü böyle bir mesajı yanlış kişiye gönderdiğim için üzülmüştüm. İletişim çağında bu tip kazalar olabiliyor.