'Her devrim kendi faşizmini doğurur'

'Her devrim kendi faşizmini doğurur'
'Her devrim kendi faşizmini doğurur'
Erdal Beşikçioğlu bu sefer George Orwell'ın ünlü romanından uyarladığı 'Hayvan Çiftliği' ile karşımızda. Oyunun yönetmenliğini üstlenen Beşikçioğlu, "Her iktidar, yandaşlarıyla var olur. Hiçbir zaman tam özgür olamayacağız tabii ki" diyor...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen ilkbahar, Erdal Beşikçioğlu ile Ankara ’da bir araya gelmiş, genel sanat yönetmenliğini üstlendiği, CerModern’in sahne sanatları programı olan StüdyoCer’i konuşmuştuk. Tiyatro oyunları, okuma tiyatroları ve tiyatro atölye çalışmalarıyla konservatuvar öğrencileri ve/veya mezunlarına profesyonel ortama geçmeden önce staj imkânı yaratmayı hedefleyen StüdyoCer’i heyecanla anlatmıştı usta oyuncu. Geri sayım bitti, ilk oyun ‘Hayvan Çiftliği’ için resmen perde açıldı. Biz de yönetmenliğini Erdal Beşikçioğlu’nun yaptığı oyunu konuşmak üzere soluğu yine Ankara’da aldık.
Siyah perdelerle kaplı dev salonda iki tarafı aynalarla bezenmiş son derece sade bir sahne. Tam ortada çapraz yerleştirilmiş bir platform ki az sonra içinden Hayvanizm’in 7 emri çıkacak. Oyun alanının iki tarafına yerleştirilmiş kırmızı koltuklar... Derken sahneye müthiş bir ahenk ve hız içinde fırlayan koyunlar, atlar, tavuklar, domuzlar, bir keçi, bir eşek ve bir karga…

Burası ‘Hayvan Çiftliği’! 

‘Hayvan Çiftliği’, malumunuz, İngiliz yazar George Orwell’ın en az ‘1984’ kadar ünlü bir diğer romanı. Bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları; ama zamanla iktidar düşkünü domuzların devrimi yolundan saptırarak insanların yönetiminden daha acımasız bir diktatörlük kurdukları ‘Hayvan Çiftliği’, Erdal Beşikçioğlu’na hem ritim olarak uygun hem de söylemi açısından güçlü olduğu için cazip gelmiş. Oyuncunun önce yaşamın ritmini; bu yaşamın ritminde kendi ritmini bulmayı; kendi ritmini bulduktan sonra oyun oynadığı karakterin ritmini yakalaması gerektiğini anlatıyor Beşikçioğlu. Söylem konusunda da bugün için söyleyecekleri sözün bu metinde saklı olduğunu ekliyor: “Her devrim kendi faşizmini doğurur”.
Oyunun teknik kısmı ise sürprizlerle dolu… Öncelikle belirtelim; oyunda, ağırlıklı olarak 3. ve 4. sınıf öğrencilerinden oluşan 17 konservatuvar öğrencisi sopalar yardımıyla eksik uzuvları eklenerek canlandırdıkları hayvana dönüşmüş. Ciddi bir fiziksel efor söz konusu (Kargayı canlandıran oyuncu, finalde tünediği yerden inince, bir süre yürüyemedi mesela…). Bu arada çalışmalar, üç etapta programlanmış: İlk önce oyuncuların seçilmesi, koreograf Binnaz Dorkip ile oyuncuların bedenlerinin keşfedilmesi, akabinde ise bedenlerin nasıl dönüştürüleceğinin emprovizeleri... Oyunculukların nüanslarını çıkartma kısmında oyuncular yardımcı yönetmen Elvin Beşikçioğlu ile çalışmış.
Sürprizler demiştik… Birini paylaşalım: Romanda Beylik Çiftliği yıkılıp yerine Hayvan Cumhuriyeti kurulduğunda, göndere İngiltere’nin çayırlarını temsil eden yeşil bir bayrak çekilir. Oysa oyunda bayrak yerine mor-sarı renkli bir Lakers forması gördük. “Yok artık Lebron James!” diyenleri duydum, açıklayayım: O forma, özellikle kapitalizmi, parayı temsil ettiği için tercih edilmiş. Yeşil olsa, başka bir siyasi konjonktür akla gelecek, mavi ya da kırmızı olsa başka bir anlam çıkacak, hatta kavuniçi bile tercih edilememiş. Çünkü birtakım siyasi görüşler tarafından bu renklerin hepsi çoktan ‘kapılmış’. O yüzden sarı renkli bir bezde/bayrakta karar kılınmış ki sarı aynı zamanda deliliğin simgesi. Bunu bir kenara not etmeli! 

‘Para, asıl odak noktası’ 

Orwell’ın 1945’te yayımlanan romanı, bütün kaynaklarda görebileceğiniz üzere hep Stalin’le anılır. Oysa ki StüdyoCer uyarlamasında, Boxer adlı atın adı olmuş Boksör, Snowball adlı domuzun adı olmuş Kartopu… Bu noktada karakter isimlerinin Türkçeleştirilmesinin sebebinin hikâyeyi Stalin ekseninden çıkarmak mı olduğunu merak ediyor insan. Oyunun yönetmeni olarak aynen şu yanıtı veriyor Beşikçioğlu: “Evet, ‘Stalin’i anlatır’ der herkes ama biz kendi nefes aldığımız sınırlar içerisine uyarlamak istedik hikâyeyi. Mesela Napolyon adlı domuz, tamamıyla iktidarda olarak gösterilir kitapta. Oysa ki Napolyon’u kuran, kurgulayan, onun arkasında olan başka bir kişi vardır, o da Cırtlak’tır bizim oyunumuzda. Napolyon da küçük, saf bir çocuk, herkese bu saflığı inandırıcı kılıyor ve tesadüf eseri bir devrimin içinde buluyor. Daha sonra Cırtlak’ın yönlendirmesiyle yalnızlaşıyor. Ama çocuk olduğu için bunların farkında değil. Bence her diktatörün içinde bir çocuk yatar. Yoksa kim başka türlü dünyayı ele geçirmek isteyebilir ki? Hangi kafayla yapabilirsiniz ki bunu?”
Sürekli devrim diyoruz da kapitalizmin her tarafı bu kadar kuşattığı bir düzende, devrimden bahsetmek artık biraz ütopik mi acaba? “Tabii ki, kapitalizmin bu kadar baskıda olduğu bir yerde devrimden bahsetmek saçmalık. Para, asıl odak noktası. Bu devrimden bahseden adamların çoğu Aziz Nesin hikâyesindeki gibi parayı bulduğu zaman ister istemez zaten yandaş olacaktır. Günümüzün hastalığı bu” diyor Beşikçioğlu; “Allah sonumuzu hayır etsin!” demeden de edemiyor.
‘Baskıya direneceğiz’
Yarını için kaygılandığını anlatıyor usta oyuncu, “Kaygılanmasam niye böyle bir metin yapayım?” diyor. Şu anda özgürlüklerimize bir müdahale olduğunu anlatıyor: “Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimize karşı bir müdahale ve toplumun en küçük birliğine nasıl davranacağını öğretmeye çalışan bir baskı var. Direnebildiğimiz ölçüde direneceğiz. Direnemeyeceğiniz zaman savaşacak başka mecralar, başka topraklar bulursunuz.”
Peki, hayalinde nasıl bir toplum var? Hayal edildiği gibi bir toplumun mümkün olmadığını söylüyor ümitsizce: “Çünkü Erdal’dan bir tane var, İpek’ten bir tane var, ondan bundan bir tane var. Siz kendi ütopyanız gibi değerlendirirseniz oradaki insanları da kendiniz gibi zannedersiniz ve büyük yanılgıya kapılırsınız. Kendi dünyamda yani kapımın arka tarafında istediğim özgür yaşamı sağlayabildiğim ölçüde bu hayatta var olmaya çalışırım. Ama evimin içine müdahale etmeye başlarlarsa o zaman herhalde başka türlü bir davranış biçimi benimserim”. “Nasıl bir biçim?” sorumu şöyle yanıtlıyor: “E köpeği köşeye sıkıştırıp, üstüne gitmeye devam ettiğinizde ısıracağı yoksa bile ısırır. Ölümünü bile bile ısırır… O, son noktasıdır. Umarım o son noktaya gelmeyiz”.
Biz sohbetimizi bitirdiğimizde, ‘Hayvan Çiftliği’nin ilk iki gösteriminin biletlerinin tükendiği bilgisi geliyordu. Hatırlatayım: Yönetmenliğini görmenin dışında Erdal Beşikçioğlu’nu sahnede izlemek isterseniz, dört yıldır kapalı gişe oynayan ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’, bu sezon da devam edecek. Tıpkı Behzat Ç. gibi… Ocak itibariyle de StüdyoCer’in ikinci oyunu ‘Mezarsız Ölüler’ sahnelenmeye başlayacak. Bu noktada Erdal Beşikçioğlu’na söylenecek tek şey şu olsa gerek: “Amirim sen kocaman bir çılgınsın!”

‘Özgür olamayacağız’ 
Hikâyede üstüne basılan bir konuyu; insanların birbirine üstünlük kurma çabasını konuşuyoruz. “E iktidar böyle bir şey. İktidar yandaşlarıyla var olur” diyor Beşikçioğlu. “Peki, nasıl güzel günler göreceğiz?” sorusuna da yorum bırakmayan bir yanıt veriyor: “Tercih edeceğimiz faşizmi seçeceğiz önce, nasıl bir faşizm istediğimizi bileceğiz. Ondan sonra da hiçbir zaman özgür olamayacağız tabii ki de.”

‘YÖK, konservatuvarlardan ayrılsın’ 
“‘Hayvan Çiftliği’nde Napolyon’u oynayan arkadaşımız, Bilkent’te 1. sınıfta İngilizce’yi çözemediği için okuldan atılmış. Konservatuvar ve dengi okullarındaki YÖK katliamı olarak görüyorum ben bunu. YÖK’ün konservatuvarlar üzerinden kesinlikle ayrılmasını istiyorum. Her üniversite bir güzel sanatlar fakültesi kuruyor ama sahne bile görmemiş hocalarla oyunculuk dersleri işleniyor. Yarın bir gün de bu insan okul mezunu olarak oyuncuyum diye sizin karşınıza çıkıyor. Büyük bir trajedi!”