Her fotoğraf bir itiraftır

Her fotoğraf bir itiraftır
Her fotoğraf bir itiraftır
'Issız' başlıklı sergisinde Bodrum, Çeşme, Datça, İstanbul, Güney Fransa ve Yunanistan kıyılarının kış hallerine bakan Laleper Aytek, "Her fotoğrafçı kendi suretini biriktirir" diyor.
Haber: MÜGE AKGÜN / Arşivi

Laleper Aytek, Türkiye ’nin “inatla sadece fotoğraf çekerek yaşamımı sürdüreceğim” diyen isimlerinden biri. Onu 1986 yılında Oslo Üniversitesi’nde ekonomi yüksek lisansı yaparken tanıdım. Ama o ne okursa okusun, nerede çalışırsa çalışsın fotoğraftan vazgeçmedi. Son yıllarda ise tüm mesaisini fotoğrafa vermeye başladı.
Seni tanıdığım günden beri elinden, çantandan makinelerin eksik olmadı, nedir bu tutkunun nedeni?
 
Kendi suretimi biriktiriyorum galiba... Bir şeye, birine, bir duruma, bir hayata, bir ifadeye, bir aşka, bir sessizliğe, bir inkâra, bir güzelliğe, hiç bilmediğinize, ilk defa karşılaştığınıza, bir tepkiye, bir soruya ya da ilginizi çeken herhangi bir şeye bakıyorsunuz fotoğraf çekerken. O güne kadar sizi yapan şeylerin toplamıyla bakıyorsunuz. Öyle değil de böyle çekiyorsanız, şunu değil de bunu çekiyorsanız, renkli değil de siyah-beyazı tercih ediyorsanız örneğin, bunların hepsinin işaret ettiği bir öznellik var demektir. Bu yoksa ya da fotoğrafta bunun olmadığına inanıyorsanız o zaman fotoğraf da yoktur. Sizde görüneni, sizin öyle gördüğünüzü gösterir, açığa çıkarırsınız adeta. Her fotoğraf bir ifşa, bir itiraftır...
Son sergin ‘Issız’da neler var ve bize ne anlatıyor?
 
Bu ıssız Bodrum’da yaşadığım beş yıl (2002-2007) ile sonrasında İstanbul ’a döndükten sonra gittiğim farklı kış kıyılarından yaptığım çekimlerden seçtiklerimle oluştu. Bodrum, Çeşme, Datça yarımadaları dışında, Kavala, Güney Fransa kıyıları ile İstanbul’a yakın kıyılar da dahil oldu. Ve ortaya 52 fotoğraflık böyle bir Issız tablo çıktı. Issız belki de yalnızlıklarımın, suskunluklarımın ifşası olabilir. Fotoğrafla birlikte çok şey öğrendim kendimle ilgili, şeylere nasıl yaklaştığım, nasıl yaşadığım ya da yaşayamadığımla ilgili. İnsanın kendini nasıl engellediğine, bakarmış gibi yaparken aslında nasıl kendindeki uzaklara kaçtığına çok şahit oldum. Çektiğiniz ya da baktığınız bir fotoğraf aslında tüm bunları turnusol kâğıdı gibi açığa çıkarır, eğer doğru okuyacak olursanız. O yüzden aslında her itiraf biraz daha soyunmaktır kendinden ve kendindeki yabanlara dokunmaktır. Ve kendine baktıkça, kendindekini gördükçe insan diğer insanları da görmeye başlar; diğer hayatları, imkânsızlıkları, eşitsizlikleri, uçurumları, sor-a-madıklarını, hissettiklerini, korkularını, heyecanlarını, unuttuklarını, kalbini güldürenleri, görmezden geldiklerini, sakladıklarını ve daha pek çok şeyi...
Fotoğrafa gösterilen ilgi hayal ettiğin noktaya geldi mi?
Türkiye’deki fotoğraf galerilerinin sayısına, yılda kaç adet fotoğraf üzerine kitap yayımlanıyor olduğuna ve İstanbul Modern’de bugün fotoğrafa ayrılan bölüme baktığımda, Nadar’ın 1850’li yıllarda çizdiği ve “Güzel Sanatlar sergisinde küçük bir yer isteyen fotoğraf” karikatürünü anımsamadan edemiyorum.
Fotoğraf galerilerimizin sayısı düşünüldüğünde durum Türkiye için o yıllardan çok farklı değil gibi sanki?
Fotoğraf bugün hâlâ Paris’ten, Grand Palais’den bakıldığında başkadır, İstanbul’dan Modern Sanatlar Müzesi’nden bakıldığında başka... Onlar fotoğrafla bulunuşundan bu yana iç içe yaşayarak oluşturdukları geleneği 170 yıl içinde sağlamlaştırmışlardır, bu topraklarda hemen her şeyde olduğu gibi fotoğraf da kendine yasaklar üzerinden ve ‘yapılmak’ üzere değil ‘çekilmek’ üzere yer bulabilmiştir en çok. Fotoğrafçı bu coğrafyada her zaman neredeyse istisnasız (tek istisna Ara Güler diyebiliriz) kendi kaynağını, sponsorunu bulmak zorunda olan aktördür, eğer bir yayın yapmak istiyorsa. Aksi halde yayınevleri tarafından arz-talep, maliyet-satış ikilileri anlamında ‘kârlı’ olmadığı gerekçesiyle bu kısırdöngü kendini hep yinelemekte ve çok yıllardır bu şekilde devam ediyor.
İzleyicinin kendi ‘ıssızlığını’ bulabileceği ya da zaman zaman senin içindeki ‘ıssızlığa’ baktığını söyleyebilir miyiz bu karelerin?
Bu fotoğraflar da diğerleri de kendime bakmanın anları. Bunlar şu anda bana o kadar yakın değiller ama bir dönem, hatta uzun bir dönem çok yakındılar. Belki böyle bir sessizlikte kalmıştım ya da kalmak istemiştim... Her yaşama ya da yaşa-ya-mama bir tercih aslında bilerek ya da istemeden. ISSIZ o dönemin dışa vurulduğu bir aralık aslında, bir şekilde izleyiciye de geçebilmesini ümit ettiğim.
Foto muhabiri olmayı düşündün mü hiç? Savaş muhabiri olmayı isterdim. Hiçbir anı tahmin edilemeyen bir sürecin içinden ‘başkalarının acılarına bakmak’ da olsa ve hiç kolay olmasa da bu belgelemeyi yapmayı isterdim. Kişisel olarak kendi sınırlarımı zorlamak adına, isterdim bunu. Bir de kendinizi sorumlu hissettiğiniz, bir şeyler yapmak istediğiniz durumlar da var. Birebir olmasa da Van’da geçen yıl 23 Ekim’de yaşanan 7.2’lik ve inanılmaz yıkımların yaşandığı deprem sonrasında 6 ay boyunca öğrencilerimle birlikte çeşitli kereler giderek gerçekleştirdiğimiz fotoğraf ve video projesinin (Bir Evim Olsa!) dışardan bir içeridenlik kurma ve toplumsal hafızayı ‘sayılmazları’ azaltacak yönde canlı tutmak amacıyla giriştiğim bir proje oldu. Projenin çekim aşamaları tamamlandı, bir süre sonra da projenin 2. kurgu-mekân-uygulama aşamalarına başlayacağız. Ve dilerim sergileme imkânımız da olacak.
‘Issız’da 2002-07 yıllarının fotoğrafları var. Bundan sonra yeni bir serüven başlayacak mı?
‘Issız’lardan uzaklaştım bütünüyle olmasa da. Onlar belli ki benim bir parçam. Şimdi şehre geldim, sokaklara insanların arasına karışmaya başladım. Paris’e gidişim, Paris Fotoğraf Ayı, izlediğim sergiler, ki neredeyse tüm şehir bir sergi salonu haline gelmişti. Bu fotoğraf adına şahit olması en keyifli etkinliklerden biri oldu benim için- ve şehrin kendisi... Ama her şeyin ötesinde benim için bir kırılma noktası olması Paris’in. Demek ki zamanı gelmiş, başka bakmalara doğru yol almanın, yeni yolculukların ve başka maceraların kim bilir...
Laleper Aytek’in ‘Issız’ başlıklı sergisi 9 Şubat’a kadar Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde.

Kimdir?

Laleper Aytek, 1960 İstanbul doğumlu. 1985’te Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra Oslo Üniversitesi’nde yüksek lisans programına devam etti. Ardından Tarih Vakfı ve İletişim Yayınları’nda fotoğraf editörlüğü yaptı. 1998’de Metro C&C’de Türkiye’nin ilk dijital fotoğraf stüdyosunun kuruluşunda fotoğraf yönetmenliği yaptı. Geniş Açı dergisinde fotoğraf yazıları yazdı. 2009’dan bu yana Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü’nde fotoğraf dersleri veriyor.