Her hafta yeni bir 'Bomba' patlatıyor!

Bir insanın hayatı 15 dakikada nasıl tepetaklak olur? Berkun Oya son oyununda bunun, 'Elinin şıklaması kadar kısa bir sürede' olabileceği fikrinden yola çıkıyor. Bir kafede bir bombanın patlamasından 10-12 dakika öncesini ve o çevredeki beş insanın öyküsünü anlatan 'Bomba' 15 dakikalık kısa bir oyun ama hasarı büyük, etkisi derin...
Haber: AYŞEGÜL OĞUZ / Arşivi

İhbar edileli çok oldu belki; Beyoğlu’ndaki Garajistanbul Sahnesi’nde pimi çekiliyor her pazartesi akşamı ‘Bomba’nın. Yarattığı hasar bitecek gibi değil ve patlamaya da devam ediyor. ‘Bomba’ Berkun Oya’nın son marifeti. 15 dakika sadece, belki bir bomba için uzun ama tiyatro için kısa ve memleket sahneleri için yeni bir patlama. Oya’nın geçen yıl yazıp yönettiği ‘Bayrak’ın ardından kısa oyun repertuvarına bir giriş ‘Bomba’. Sahneyi Bartu Küçükçağlayan, Batur Belirdi, Bülent Emin Yarar, Canan Ergüder ve Görkem Yeltan paylaşıyor. Berkun Oya’nın kolunun altındaki karpuz sayısı çok; ama varsa bir baştacı, o da yazmanın kendisi. Biz de bu eksene oturttuk konuşmayı; ‘Elveda Ethem’ adında bir roman tamamladığının da müjdesini verdi Oya. ‘Bomba’nın etrafından yaptığımız hasar tespitiyse aşağıda... 

‘Bomba’da ne izliyoruz?
Bir kafede patlayacak olan bombanın, patlamadan önceki 10-12 dakikanın ve o çevrede bulunan beş insanın bilinç akışının iç içe geçmiş hali. Bu oyunu yazarken de, şimdi sahnelerken de beni en çok ilgilendiren şu oldu: Elimin şıklaması kadar bir sürede insan hayatının değişebileceğinin en sert örneklerinden biri bir bomba patlaması. İnsan araba kullanırken bile, kendi dikkat etse bile karşıdaki dikkat etmediği için kaza yapabileceğini, ölebileceğini, hani o en bildik tarifle, pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilir hayatının ama yine de kontrolündedir hayat. Ama bir kafede patlayan bomba her şeyin anlamsızlığı değilse bile, her şeyin bir anda nasıl tepetaklak olabileceği meselesinin en sert örneği neredeyse. Kısa olmasının sebebi, bir oyunu 15 dakika oynamamız değil, yazdığım şey 15 dakika!

Bir anda tepetaklak olma hali, sevdiğiniz bir konu...
İnsanlar geçmişte ya da gelecekte yaşamaya kodlanmış. Geçmiş depresyon yaratıyor, gelecekse anksiyete. Şimdinin içinde kalabilmek kendi hayatımda, hatta çevremdeki insanlar için de önemli bir mesele. 

‘Gelecek kaygısı’ diye bir tamlama var hayatımızda...
Ben de geçmiş kaygısı var! En fenası. Gelecek kaygısı bile pratikte faydalı olabilir. Sürekli yaptıklarımı da, yapacaklarımı da düşünüyorum. Şu anla barışamama hali var. Bu da beni yoruyor, hayatımı güçleştiriyor. Yaptığım işler iyiyse, ben o anın içinde olmayı becerdiysem iyi sanki. Bunu çoğaltmak da en çok istediğim şey; 32 yaşında olmak da bunun için iyi bir zaman... 

Tiyatro oyunu yazmak nasıl bir disiplin?
Pratik bir sebepten ötürü tiyatro oyunu yazıyorum. Hiçbir zaman öyle çok taşkın ve pornografik bir merakım olmadı tiyatroya, çok severek yapan biri değilim. Daha doğrusu, tiyatroyu yapmayı sevmekle tiyatroyu sevmek birbirinden ayrılabilir şeyler bile olabilir. Oyun yazmaksa benim için şu: O oyunun yazılması demek, kendi yazdığım oyunları yönettiğim için de sosyalleşme aracı oluyor. O sosyalleşme de çok keyifli... Küçük düzenleri seviyorum; bir binaya giriyorsun, içeridesin, sıcak orası, yemek geliyor, orada konuşuyorsun, her şey orada oluyor. Sonra çıkıyorsun, o işi yaptığın insanlarla beraber bir şeyler içmeye ya da evine gidiyorsun. Bir işi orada yapıp evine dönüyorsun yani. Sinemada işler benim kafamı karıştırıyor. Hoppaa kamyonlar yüklendi, şimdi bilmem nereye gidiyoruz, oradan da şuraya falan... Altı buçuk set, en son gelen eşek! 

Tiyatroda mekânın kısıtlı olması mı rahat ettiriyor biraz da?
Tiyatro egonu terbiye etmek için müthiş bir yer. Film işlerini yaparken de benzer bir şey yaşayabilirsin ama montajda film elinde... Bir oyunu ne kadar iyi yazdığını, iyi oyun yönettiğini düşünsen de, o akşam oyuncu tam orada, nedense ‘Ben bu akşam şöyle oynayacağım’ der, üstelik oyuncular bunu der de! Üstelik bunu bazı oyuncular yaptığında müthiş bir şey olur, çoğu oyuncu yaptığında berbat. Ve hiçbir şey yapamazsın; sahneye fırlayıp, seyirciye dönüp ‘Kusura bakmayın, saçmaladı, oyunun yazarı benim, bu böyle değildi, provada da böyle çalışmadık, şimdi bir daha alıyoruz’ diyemezsin. İşte bu, ne kadar çıldırtıcı bir şey olsa da bana iyi geliyor. 

Siz çok eleştiriliyorsunuz, üstelik ‘çok iyi’ ve ‘çok kötü’ diye iki kutupta. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?
Ne diyebilirim ki! Ben çok iyiyle çok kötü diyenlerin bakışlarına, sözlerine o kadar alıştım ki... Sen kendine nasıl bakıyorsan insanlar da sana öyle bakıyor. Sen kendi içinde ne kadar çelişiyorsan, insanlar da seninle ilgili o kadar çelişiyor. 

Türkiye’de yaşamaktan memnun musunuz? Yaptığınız işi anlatmayı bırakıp neyi neden yaptığınızı anlatmaya sürüklenmek canınızı sıkıyor mu?
Bir insan bir şeye ısrarla direnç gösteriyorsa bu derinde onu ne kadar çok istediğinin göstergesidir. Türkiye değişime kapalı değil ki, zırt pırt her şey değişiyor, direndiği şu: Gelişim. 30 yıllık Kazan Birahanesi marifet gibi gidip oraya saçma sapan bir sandalye koyabiliyor. Bu değişimdir. E abi, bütün espri 30 yıldır orada, o varillerin üstünde bira içmekti. Niye bunu gelişimle karıştırdın, bu sadece aptal bir değişim diye anlatamıyorsun adama. O ne güzel oldu, tertemiz oldu diye bakıyor. Gelişim başka bir şey. İstanbul’da telefon kulübesi nasıldır ben bilmiyorum çünkü çocukluğumdan beri kaç kere değişti. Oysa bir şehrin imzasıdır telefon kulübesi. İnsanlar geliştikleri zaman çok değişmiyorlar. Bizse gelişmiyoruz, sadece değişiyoruz. Sıkıcı işte bu, çünkü sürekli anıların da yok oluyor. Paris’te adam gidip 25 sene önce karısını öptüğü bankı buluyor. Bizdeyse o bankı buldun diyelim, daha fenası, bank değişmiş oluyor. Bir bank niye değişsin ki! 

Bütün bu saydıklarınız sizi öfkelendirir mi?
Ben o duygunun ne olduğunu tam olarak bulmuş değilim. Bazen kendi kendime diyorum ki, işte bütün bunlar yüzünden bu haldeyiz; bazen de diyorum ki, biz bu halde olduğumuz için bunlar böyle. İnsan zayıf bir yaratık. O anlam kaybı duygusunu sıklıkla yaşayabiliyor. Ben bu oyunu yapıyorum da, gerçekten ne kadar iletişime sebep olacak ki bu? İşte demin söylediğim gibi manyakça sevenler ve manyakça nefret edenler arasında, iki metre ortalarında duracakmışsın hissi. 

Yazdıklarınız ve yönettikleriniz dışında Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Yaban’ romanını da oyunlaştırmıştınız. O nasıl bir deneyimdi?
Hayatımda okuduğum ilk romandır ‘Yaban’. Hayatımda ilk tokattır. Sağlam tokattır. Onu oyunlaştırmak olağanüstü bir tecrübeydi. Bir kere, çok saygı duyduğunuz bir metni bozmadan ama madem o işe kalkıştınız, kendinizi de gerekli dozda katarak dönüştürmek kolay değildi. Roman da çok müsaitti buna. Oyunun başı ve sonu, romanla hiç ilgisi yoktur, yeniden kurgulandı. Bugün yaşadığımız ülkeyi düşün, bir de Yakup Kadri’nin yazdığı dönemde bu toprakları düşün. Onun yazdığı Ahmet Celal’le bugünkü Ahmet Celal arasında hiçbir fark yok. Romanın mucizevi gücü, kıymetli tokadı da bu zaten. 

Tiyatroya dair hatırladığınız ilk an ne?
Müşfik Kenter, ‘Orhan Veli’. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Hayranlıkla izlediğimi biliyorum,
Orhan Veli’yi de çok severdim. Karizmatik bir aktörün çıkıp sahnede onun şiirlerini oynaması inanılmaz gelmişti o zaman bana. Müşfik Hoca’nın tek kişilik oyunları arasında aslında ‘Savunma’ falan çok daha iyi oyunlar ama benim için ‘Orhan Veli’nin ayrı bir yeri vardır. Şimdi gençlerin neye ilgileri var bilmiyorum ama biz 14-15 yaşlarında edebiyata, sanata meraklı tipler o zaman Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat takip ederdik.