Her insan potansiyel bir katildir

Her insan potansiyel bir katildir
Her insan potansiyel bir katildir
Yazar Ahmet Ümit: "Hepimizin içinde bir katil var. Hepimizin içinde bir masum, bir kurban, bir mazlum olduğu gibi. İşte sorun burada başlıyor. Kültür burada önem kazanıyor."
Haber: TAN SAĞTÜRK / Arşivi

Ahmet Ümit... Bana hep İstanbul’u hatırlatır. Belki de romanlarında hep İstanbul’u anlattığındandır. Bu röportajın sorularımı hazırlarken bir yandan Gezi Parkı’nda mücadele devam ediyordu. Hem kitapları, edebiyatı, siyasi geçmişi üstüne hem de İstanbul üzerine konuştuk.
Gaziantep’te çok çocuklu bir aileden geliyorsun. Derken üniversite yılları... Yazarlık konusunda ilk dürtü neydi? Nasıl olaylar, duygular...
Sanırım benim yazarlık damarım annemden geliyor. Annem terziydi. Ve bize 11-12 yaşlarında kız çıraklar gelirdi. Hem dikişi hem hayatı öğrenirlerdi. Bu çocuklar sabah gelirler, akşam beşe kadar bizde kalırlardı. Sıkılırlardı tabii. Onlar sıkıldığında annem onlara okuduğu romanları yeniden anlatır, aslında yeniden yazardı. Masalları, izlediği filmlerin hikâyelerini anlatırdı. Bir buradan geliyor, bir de çok iyi bir kitap okuruydum ben. Fakat yazar olmak yoktu aklımda. Yazar olmak biraz rastlantı sonucu oldu. 1982 yılında şimdiki 82 Anayasası var ya, işte o anayasa o zaman % 92 ile geçti. Ben de 22 yaşındaydım. Ve duvarlara “Bu anayasaya hayır!”, “Diktatörlüğe hayır!” diye afişler yapıştırıyorduk. Şu anda herkesin söylediği şeyleri 31 yıl önce söylüyorduk. Bu arada benim bir arkadaşım tutuklandı. Ben de o eylemlerin içindeydim.
Gençlik yıllarında Komünist Parti’ye üyeyken Rusya’ya eğitime gönderildiğinde de aynı düşünceler içinde miydin? Yoksa yaşam içinde evrim sonucu mu bu düşüncelerin? 
Asla aynı düşünceler içerisinde değildim. On dört yaşında ben sol hareketle tanıştım. On dört yaşında değil ama on yedi yaşında dünyadaki her şeyi bildiğimi ve bildiğim her şeyin çok doğru olduğunu, en doğru önermeleri benim yaptığımı, benim söylediklerimin vicdanlı ve merhametli olduğunu söylüyordum. Benim gibi düşünmeyenleri hain, satılmış, CIA ajanı olarak değerlendiriyordum. Son derece yanlış bir bakış açısı. Moskova’ya gittim. 1985-86 yılı, Sovyetler Birliği’nin yıkılma süreciydi. Beni orada en çok etkileyen şey sanatçılar oldu. Dostoyevski, Tolstoy ve tabii ki Nâzım Hikmet. Ve orada birdenbire şunu fark ettim: Politikacının, inançların ve ideolojinin söylediği sözler tarih içinde değişiyor. 1848 yılında Komünist Manifesto yazıldı. Ama ondan önce bir insanlık var. Hıristiyanlık bundan 2000 yıl önce, Yahudilik 3000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Ama bir milyon yıldır insan var. Eğer “Benden olan doğrudur”, “Benim gibi inananlar doğrudur” derseniz ve bütün insanlar için doğa, canlılar için evrensel bir vicdan, merhamet geliştirmezseniz burada bir sıkıntı başlar. Hele bir yazarsanız bu savunduğunuz inanç ve ideoloji bittiği zaman siz de bitersiniz.
Şu anda düşündüğünün karşısındaki ideolojiyi nasıl buluyorsun? 
Bunu yapıyorlar şu anda. Kendileri gibi olmayanları yanlış sayıyorlar. Sadece kendilerinin vicdanlı olduğuna, kendi inançları ve ideolojilerinin tarif ettiği vicdana, merhamete inanıyorlar. Bunun adı merhametsizliktir. Benim gibi değilsen kötüsün. Benim gibi değilsen günahkârsın. Benim gibi değilsen merhametin yok, zaten yok edilmen gerekir. Bunu Yahudiler Hıristiyanlara, özellikle de Müslümanlara yapıyor. Müslümanların bir kesimi karşısındakine yapıyor. Bizim ülkemizde de ne yazık ki böyle bir tehlike var. Kendisi gibi olmayanları baskı altında tutmaya çalışan bir hükümet var. İçki meselesinde bunu görüyoruz. Yaşam tarzı meselesinde bunu görüyoruz.
Bugün % 50 oy almış bir kesim, öteki % 50’yi dağıtacağını söylüyor. Dağıtamazsın. Bu bizim ve dünyanın bir yaşam biçimidir. Bizim yok etme, ötekini sindirme değil birlikte yaşama geleneğini oturtmamız lazım. Benim bu hükümete önerim: Ötekiyle beraber birlikte yaşama geleneği oluşturun. Kendi hakkınızı savunmak kadar ötekinin hakkını savunun.
Sovyetler Birliği’nin muhalefet olmadığı için yıkıldığını söyledin. Türkiye’deki muhalefeti - CHP , MHP , BDP- nasıl buluyorsun? 
Ne yazık ki çok güçlü bir muhalefet olmadığını düşünüyorum. Özellikle CHP açısından büyük bir sıkıntı var. O da CHP’nin sosyal demokrat bir parti olamaması. Asıl mesele bence bu. CHP gerçekten sosyal demokrat bir parti olsaydı barış sürecini desteklemesi lazımdı. Hükümetin bir sürü politikasına karşıyım. Ama barış sürecini son derece olumlu buluyorum. Kimsenin ölmesini istemiyorum. Bu mesele görüşmelerle çözülmeli. Ve CHP’nin buna büyük destek vermesi lazım. Başka yolu yok.
Âkil adamlar?
Âkil adamları da olumlu buluyorum. Oraya seçilen insanları defolu ya da yetersiz bulabilirsiniz ama bu insanlar gidip barışı savunuyorlar. Ben barışı savunan herkesle beraberim. Benim anlayışım şudur: Ölüme karşı olmak, hayatı savunmak. Bu anlamda barışı savunmak, ister bunlar âkil adamlar olsun, ister başka biri olsun, benim destekleyeceğim bir şeydir. Ama yeşili ortadan kaldırmak benim karşı çıkacağım bir şeydir. Gezi Parkı’nda yapılanlar elbette benim karşı çıkacağım bir şeydir. Benim içkime, yaşam tarzıma karışması kabul edemeyeceğim bir şeydir. Bir başbakanın bana “Git evinde iç” deme hakkı yoktur. Başbakanın görevi bu değildir. Bunları kabul edemem. Ama barış süreci olumlu bir şey.
Algılayanlar ve algılatanlar mı?
 
Başbakan, bakanlar kurulu, milletvekillerinin hepsi bana hizmet için var, bana zulmetmek için değil. Ama bu böyle algılanmıyor. Benim hayat biçimimi belirliyor: “Evinde içeceksin.” Nerede istersem orada içerim. Rahatsız edersem tamam. Yasa var. At beni içeriye. Gezi Parkı’na AVM dikemezsin. Dikemezsin. Çünkü orası benim tek parkım. Çünkü ağacı yok ediyorsun. Tam tersine, oradan başlayıp Mecidiyeköy’e kadar bütün binaları yıkalım. Ve Central Park gibi bir park kuralım. Benim bunu söylemeye hakkım var. Ve senin de orayı yıkmaya hakkın yok. Bunu söyleyebilmemiz lazım.
Her insan potansiyel bir suçlu mu? 
Her insan potansiyel bir katildir. Hepimizin içinde bir katil var. Hepimizin içinde bir masum, bir kurban, bir mazlum olduğu gibi. İşte sorun burada. Kültür burada önem kazanıyor. Ya da yazdığımız kitaplar, sanat burada önem kazanıyor. Eğer siz içinizdeki katili destekleyecek oluşumlar yaratırsanız, insan eliyle ve şiddet yoluyla ölüm olağan karşılanırsa bu bizim içimizdeki öldürme duygusunu, içimizdeki katili güçlendirir. Ama siz vicdanı, merhameti, barışı, hoşgörüyü, içinizdeki katili değil, tam tersine o yapıcı ve yaratıcı insanı desteklerseniz o zaman o katil geride kalır, öteki çıkar. İçimizdeki kötülük olmasa, iyi-kötü çatışması olmasa mutsuz insanlar oluruz. Bizi biz yapan şey, biraz da içimizdeki kötülüktür.
Her katil kötü müdür?
 
Asla değildir. Öyle bir an var ki o anda kötülük onu ele geçirmiş olabilir. Ölümü onaylamak doğru değil. Yüzde 100 haklı olsanız dahi ölümü önermem ben. Bir insan ailenize, çocuğunuza çok kötü bir şey yapmıştır. Çıldırmışsınızdır ve cinayet işlemişsinizdir. Ama bunu yapmasanız onun yerine o insanı kazanmaya çalışsanız veya o insan şuna inansa: “Korkunç bir şey yaptım ben. Birini öldürdüm.” Öte taraftan siz katile böyle yaklaşıyorsunuz, adam bunları kullanıyor ve sonra çıktığında tekrar başkalarını öldürüyor. Bu da doğru. Ama biz ölümün karşısında ölümü öneremeyiz. Siz idam cezası diyorsunuz. Adam iki kişiyi öldürmüş. Kısasa kısas, biz de bunun canını alacağız dediğinizde kazanan ölüm oluyor. İki insan ölmüş, bir üçüncü daha ölüyor. Ama biz o insanın yaptığı yanlışı fark etmesini sağlar ve onu yaşam tarafına alırsak hayat kazanmış oluyor.
DÜZELTME: Geçen hafta İlber Ortaylı ile yaptığım söyleşide bir hatamı düzeltmek isterim. “Bir tarihçinin birçok dili bilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz” sorusunu Ortaylı, “Olabilir, yerine göre bilmesi, konuşması lazım. Düşüncesiyle bir bağı olacak. Hiçbir zaman ikinci el bir bilgiyle yapamazsın. Onunla bir temasının olması lazım” diye yanıtlamıştır. Kendim için not aldığım “Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve diğer diller” ifadesi onun söylemi olarak görülmüştür. Düzeltir, özür dilerim.

Kürt-Türk meselesinde ileriyi nasıl görüyorsun?

Sancılı bir süreç. Çünkü bu Kürt meselesinin sadece Türkiye ayağı yok. Sadece bir halkın kendi haklarını elde etmesi mevzuunun yanı sıra bu işin içerisine başka oyuncular giriyor. İran, Amerika, İsrail, komşular Suriye ve tabii ki Irak giriyor, Rusya giriyor. O zaman da olay karmaşık bir hale geliyor. Bence bizim yapmamız gereken şu: Biz barışı sağlayalım. Çatışma bitsin bir kere. Silahlar sussun. Yetmez, demokrasiyi sağlayalım. Eğer bu demokrasi sağlanırsa ve Kürt halkı kendini doğru bir şekilde ifade ederse neden ayrılsın ki! Çünkü bizim olmamız gereken burjuva demokratik ülkelerde hakların korunması esastır. Benim hakkımı korursa ben onun altına
imza atarım.