'Her şeyini kaybetmiş insan öfkeli oluyor'

'Her şeyini kaybetmiş insan öfkeli oluyor'
'Her şeyini kaybetmiş insan öfkeli oluyor'

Atıl (İnaç), iki kadının eylemden önceki son gecelerinde, yatak odalarında konuştukları sahneyi anlattı. Bir gün sonra ölecekler ama yatak odasında çok insani bir konuşma yapıyor. Yarın öleceğiz ama patlamada oramız buramız açıkta kalacak diye başlayan gayet insani bir sahne.... FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Güneydoğulu, sınırın öte yanındaki bir kadın intihar bombacısı olmaya nasıl karar verir? 'Büyük Oyun' bizi o coğrafyanın işgale, savaşa, kaybetmeye doymuş iki kadınıyla tanıştırıyor. En sondaki yıkıcı çığlığın sahibi Amira'yı, Selen Uçer anlatıyor
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

İki genç kadın, Amira ve Cennet’in yolları Kerkük’ten İstanbul’a uzanan hatta kesişiyor.
Cennet, Irak Türkmenlerinden. Ailesi, Amerikan askerlerinin kurşunlarıyla yok oluyor. Ağabeyinin izini bulmaya çalışırken kendisini, ‘cihat uğruna’, en çok da artık kaybedecek bir şeyi kalmadığından intihar bombacısı olmayı seçen Amira’nın ve onun bağlı olduğu din temelli örgütün yanında buluyor. Senarist Avni Özgürel ve yönetmen Atıl İnaç, San Francisco Tiburon Film Festivali ve Los Angeles Güney Avrupa Film Festivali’nden ödüllerle dönen filmin adına ‘Büyük Oyun’ diyerek ‘büyük güçlerin oyunları’ yorumuna açmış olsa da kapıyı, kendi adıma hikâyeyi bir kadın öyküsü olarak izledim. Nitekim filmin oyunculuk açısından tüm yükü de, acıları da kadınların omuzlarında.
Amira’yı oynayan Selen Uçer de, Cennet rolündeki Suzan Genç de, ‘kahramanlarımızın’ bellerine doladıkları bombaları imal eden kadın örgüt üyesi Nalan Kuruçim de karakterlerinin çektikleri acıları ve yüklendikleri sorumluluları yüz ifadeleriyle, uzun uzun susmalarıyla geçiriyor izleyiciye. Eklemeden olmaz; Ankara Film Festivali’nde Selen Uçer ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü, Suzan Genç ‘Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu Ödülü’nü almıştı.
Amira’yla birlikte geçtiği yolları, Selen Uçer anlatıyor...
Bu filmin nesi ‘Gel’ dedi size? 
Yönetmenimiz Atıl İnaç’la ‘Zincirbozan’da çalışmıştım, aynı zamanda arkadaşım. Atıl, iki kadının eylemden önceki son gecelerinde, yatak odalarında konuştukları sahneyi anlattı. Bir gün sonra ölecekler; çok insanın ölümüne ve birçok olaya neden olacak büyük bir olay var ortada. Ama iki kadın yatak odasında çok insani bir konuşma yapıyor. “Yarın öleceğiz ama patlamada oramız buramız açıkta kalacak” diye başlayan gayet insani bir sahne. Onun deneme çekimini yaptık Suzan’la (Genç). Doğu’da yaşayan ve dini bir örgüte katılmış bir kadın, Amira. Tabii bunlar benim için yeni şeylerdi. Çok çalışmam gerekiyordu. Atıl İnaç, çok korktuğum şeylerde beni rahatlatabildi.
Netameli de bir konu. Genel kanının, en basitinden ‘Kandırılıyor bu insanlar’ olduğu bir konu, intihar bombacıları.
Evet, o duyduğumuz bir şeydir. Film içten bakıyor; kızların tarafından. O coğrafya şartları, o politik durum içerisinde acı çeken, her şeylerini kaybetmiş iki kadın var. Filmin de bence en büyük özelliği, o bildiğimiz cümleyi başka bir yerden söylüyor olması.
Nasıl bir deneyim oldu sizin için? Ömrünü Batı’da geçirmiş, şehirli bir insan olarak nasıl baktınız mevzuya?
Dinle çok iç içe büyümüş birisi de değilim. ‘Ara’da oynadığım role, daha önceki rollerime de zıttı. Hiç bilmediğim bir şeyi öğrenip, en gerçek şekilde yapmaya çalıştım. Ama bir oyuncu için büyük şans böyle bir şeyi oynamak.
Öncesinde benzer bir olay duyduğunuzda nasıl hissederdiniz?
Yurtdışından döndüğüm zamanlar İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombalanmıştı. Bir arkadaşım o sırada konsolostuktaydı falan... Çok yakından olmasa da tanıdığım insanlar o bombalamada kaybedildi. Böyle bir rol oynama şansı çıkacağını düşünmezdim. Hele de doğu, güneydoğu coğrafyasından bir kadının üzerinden bu hikâyeyi anlatmak müthiş heyecan verici. Küçük bütçeli bir filmdi bu. Çok zordu şartları. Ön çalışması zorluydu. Gündelik yaşamımı kenara koyup, ne bileyim başka tür müzikler dinledim mesela. Bir arkadaşım şive konusunda yardımcı oldu. Urfa’ya gittim, bir ay kaldım. Babam Antepli ama ben İstanbulluyum. Bilmediğim bir sürü şeyin içine girdim.
Güneydoğu’da yaşayan kadının hayatında acı hep bir şekilde vardır. İlk kez oralara gidince, memlekete bakışınızda fark oldu mu?
Harran Ovası’nda 30 kişilik bir köye gittik, bir adam geldi, sağ olsun çok yardımcı oldular. Adamın üç karısı, 19 çocuğu varmış. Bir karısı ölmüş. İkinci karısı bize çay vermişti ve o kadar üşümüştük ki... “Kaç çocuğun var?” dedim, “Beş çocuğum var, dört tane de kız var” dedi. Şimdi... Evet, ben İstanbul’da büyüyen biri olarak böyle şeyleri duymadım. Kadının söz hakkı yok falan... Bu sıkıntıları orada büyük büyük yaşamaya alışıyorsun. Ama benim bunu bağladığım şey şu... Kadın her ne kadar gündelik yaşamda, iş dünyasında var olmaya daha çok başladıysa da, şehirden de bildiğimiz bir duygu bu. Orada ölüm kalım halinde yaşanıyor.
Cihat fikri, şehitliğin yüceltilmesi de filmin ana meselelerinden. Düşündünüz mü üzerine?
İslam kültürünü, rahmetli anneannem biraz anlatırdı ama hiç bilmezdim. Bu İslam’ın içinde doğru bir eylem olarak düşünülüyor ama bunları filmin bağladığı yer şu: Öfke var insanlarda. Kaybediyor, kaybediyor, kaybediyor... Her şeyini kaybetmiş insan öfkeli oluyor. Hiç ses çıkaramıyorsan çığlık atıyorsun, bu yıkıcı bir çığlık oluyor. Cennet ve Amira’nın hikâyesinde bence böyle. Feda etmekten çok, öfkeden dolayı ‘Ben varım’ demek var. İkiz Kuleler’e intihar saldırısı olduğunda Amerika’daymışsınız. Çevrenizdekilerin ruh hali nasıldı?
Chicago’da yaşıyordum. Amerika savaş bilmiyor, acı bilmiyor. Tiyatrocu bir arkadaşım Avrupa’ya gitmişti. “Orada savaş kalıntıları var, biz hiçbir şey bilmiyoruz bu Amerika’da, uzaylı gibi yaşıyoruz” diyordu. Sol görüşlü, çok açık fikirli bir Amerikalıydı. İki hafta sonra saldırı yaşandı. Aşırı paranoya durumu oldu. Chicago’da “Bir uçak da buraya geliyor” diye kendimizce panik olmuştuk.
Herhangi bir terör saldırısına denk gelmekten korkar mısınız? Olaylar yoğunlaştığında tedirgin hisseder misiniz?
Korkularım vardır ama kontrol edemeyeceğim şeylerden çok korkmuyorum. Mesela uçağa binmek benim için en
rahat şey. Çünkü bir şey olursa yapabileceğim hiçbir şey yok. Başka tür şeylerden korkuyorum; kayıplardan, istediğim şeyleri yeterince iyi yapamamaktan, yanlış anlaşılmaktan... 

‘Güzel olmak için kasarak rol yapılmaz’
En büyük hayaliniz nedir oyunculuğa dair?
Bu rol mesela, daha önce yaptıklarımdan çok farklı ya... Benim bildiğim oyunculuk böyle bir şey işte. Bana ‘Kadın oyuncular böyle bir rolü istemez’ demişlerdi. Çünkü güzelliğinle ilgili bir rol değil. Evet, fiziğin önemli bir malzemedir ama dert o değildir kardeşim... Türkiye ’de şekiller öne geçiyor ama oyunculuk dediğin bu değildir. Güzel olmak için kasarak rol yapamazsın ama güzelliğini de kullanırsın. Farklı şeyler oynamak en heyecan verici şey. Gerçekten oyunculuk işini çok seven birisiyim, uğraşıyorum yahu...

İkinci kanaldan şarkıcı...
Selen Uçer, anne-babası gibi kimya eğitimi almış Boğaziçi Üniversitesi’nde. Ama oraya asıl girme sebebi, üniversitenin tiyatro kulübü, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (BÜO). Asıl mezuniyeti de BÜO’dan ona sorarsanız. Öncesi, Avusturya Lisesi... Steril özel okul ortamından sonra Boğaziçi’nin politik ikliminde bayrak taşıyanlardan olmasa da eylemlerde görülen bir öğrenci. Bir yandan konservatuvarda şan eğitimi alıyor; Levent Kırca Tiyatrosu, Işıl Kasapoğlu ile çalışmalar derken Chicago’da tiyatro master’ı yapıyor. Ardından New York’ta tiyatro günleri, Türkiye’de Tiyatro DOT ile ‘Böcek’... 2004’te ‘Anlat İstanbul’la başlayan sinema yolculuğundaki en özel yeri, ‘Büyük Oyun’la birlikte, sayesinde 2008’de Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldığı ‘Ara’ya veriyor. ‘İkinci kanaldan’ şarkı da söylüyor: “Daha klasik söyledim yurtdışındayken ama Radiohead, Queen dinlerdim. Göksel’i, Şebnem Ferah’ı, Tori Amos’u, hikâye anlatıcı kadınları severim.” Amerika’dayken komedi gruplarıyla tiyatro yapan Uçer, “Aynı ortamda olduğum için şanslı hissediyorum” dediği Perran Kutman’la ‘Deli Saraylı’ adlı bir komedi dizisinde karşımıza çıkacak.