Hititlerin kolonisi Truva

Almanların Doğu uygarlıklarına ilgisi malum. Kolonyalizm trenini kaçırdıkları için Yunanistan, Mısır ve Amerika'yı başkalarına kaptırmışlardı.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Almanların Doğu uygarlıklarına ilgisi malum. Kolonyalizm trenini kaçırdıkları için Yunanistan, Mısır ve Amerika'yı başkalarına kaptırmışlardı. Neyse ki Osmanlıları ikna etmeyi başardılar ve Mezopotamya'da yoğunlaşan, Anadolu'ya yayılan (Bergama, Milet) alanlarda kazılar yaptılar. Şimdi Anadolu'ya adeta vefa borçlarını ödercesine üç sergiden oluşan görkemli bir gösteri sunuyorlar dünyaya.
Truva sergisi, Homeros'un İlyada'sının Batı kültürü üzerinde yarattığı etkiyi anlatıyor. Bu önemli kentin aslında Hititlerin egemenliği altında olduğunu söyleyerek de hazmı zor bir gerçeğin altını çiziyor. Zaten serginin adı da 'Düş ve Gerçek-Truva'. Diğer sergide 'Bin Tanrının Çocukları' olarak nitelenen Hititler, daha güçlü bir devlet ve uygarlık olarak sunuluyor. Bu ikisi Bundeskunsthalle'de (Federal Sergi Salonu) sürüyor. Hemen karşısındaki Bonn Kunst Museum'da (Sanat Müzesi) açılan ve Bundeskunsthalle'ye kadar yayılan çağdaş sanat sergisinin adıysa 'Şehrin İşaretleri'.
Öğrenci grupları, ihtiyar turist kafileleri ve orta yaşlı ev kadınları sergi salonlarını her saat dolu tutuyor. Ocak sonu itibarıyla iki sergiyi gezenlerin sayısı 350 bindi. Toplam 600 bin ziyaretçi çekmeyi bekliyorlar.
Tabii bu kadar insan, camekanların ardına dizilmiş objeleri manasız manasız seyretmeye
gelmiyor. Modern müzecilik anlayışı ne gerektiriyorsa yapılmış. Duvarlarda çeşitli haritalar, uygarlıkların tarihini özetleyen yazılar var. Kronolojiden çok, aktarılmak istenen görüşe önem veren bir yerleştirme. Tüm bunları büyük bir sabırla, hatta birbirleriyle tartışa tartışa gezenleri de unutmamak gerek.
Müzenin kafe, restoran, kitapçı dükkânı gibi öğelerini de anlatmaya başlarsam övgü işinin dozunu kaçıracağım. Ama sergileri birlikte gezdiğim, arkeolog Ayşegül Hatay'ın 'imkân farklılıkları' üzerine döktüğü öfkeli göz yaşlarını da yad etmek istiyorum...



İyi ki yazdın Homeros
Çanakkale'deki Truva kalıntılarını defalarca ziyaret etmiş olabilirsiniz. Ama Truva'nın ne demek olduğunu anlamak için Bonn'a gitmeniz gerekiyor (Hadi içinizi rahatlatayım, serginin kitabı Homer Kitabevi tarafından Türkçe de yayımlandı, onu okusanız da olur). Çünkü dokuz kez yeniden kurulan Truva kalıntıları, bu antik kentin etrafında yaratılan mitosu anlatamaz. Homeros'un İlyada'sı antik dönemlerden bu yana kült bir kitap. Malum, Homeros Yunanlılar tarafından kuşatılan Truva'nın son günlerini anlatıyor. Duvarların dibinde Hektor, Aşil, Priyamos ve Agamemnon gibi karakterlerin yer aldığı trajedi ise etkisini binlerce yıldır sürdürüyor. Artık Homeros'un anlattıklarında gerçeklik payı olduğuna dair kimsenin kuşkusu yok. Yani, hakikaten Çanakkale Boğazı'ndaki bu şehir Truva ve MÖ 1200'de büyük bir savaşla yıkılmış. Ardından daha ziyade kutsal bir alan ilan edilmiş. Romalılar, kökenlerinin Truva'da olduğuna inandıklarından buraya özel bir önem vermişler. Sonra unutulmuş bu alan, hatta kaybolmuş. Ama antik çağ vazolarından ortaçağ seramiklerine, yazmalarına ve 20. yüzyıl heykellerine hep Truva Savaşı anlatılıp durmuş.
Bonn'da Truva, arkeolojik kalıntılardan çok sanat eserleriyle sunuluyor. Girişte sizi Homeros büstleri karşılıyor. Ardından el yazması İlyada'ları görüyorsunuz. Aralarında en eski olanı 14. yüzyıldan kalma. Topkapı Sarayı'ndan gelen bu kitap muhtemelen Fatih Sultan Mehmet'e ait. Truva'yı bulan Schliemann'ın, Priyamos'un Hazinesi adını verdiği altın takılar da sergileniyor. Hazine'nin hikâyesi ise heyecan verici. Schliemann'ın İlyada'daki Kral Priyamos'a ait olduğunu sandığı bu hazine, 2. Dünya Savaşı sırasında Berlin'den çalınmış ancak 90'larda Rusya'da ortaya çıkmıştı.
Meşhur Truva'nın aslında Hitit uygarlığından fena halde etkilendiği gerçeği serginin ana meselelerinden biri. Truva'nın Hitit tabletlerinde geçen Wilusa Krallığı olduğu anlaşıldığından beri Homeros'un pabucu dama atılmış durumda. Çünkü, bugüne kadar tarihi olaylar için bir kaynak' olarak ele alınan Homeros'un yerini artık Hitit tabletleri aldı. Hititler, Wilusa Krallığı'nı imparatorluklarına kattıklarına göre Ege kıyılarına kadar inmişlerdi. Öyleyse bu bölgenin tarihi de, döneminin en iyi yazılı kaynaklarına sahip Hititlerden öğrenilecek demektir. Yani artık önemli olan Truva değil, Wilusa.
(Düş ve Gerçek-Truva, 17 Şubat'ta bitiyor.)


Wilusa'nın efendileri
Hititler, ya da antik deyişle 'Hatti ülkesinin efendileri', bugünkü Boğazköy'ü başkent yapıp, MÖ 1400-1200 yıllarında tüm Anadolu ve Suriye'ye kadar yayılan, güçlü bir imparatorluk kurmuşlar. Çok sağlam bir devlet yapısı oluşturan Hititlerin her şeyi kaydedip, kopyalarını çıkartıp özenle sakladıkları çivi yazılı tabletleri şimdi o çağlara dair bilinen en önemli kaynaklar.
Bundeskunsthalle'nin yöneticisi Wenzel Jakob, bugüne kadar hep Batı'nın perspektifiyle yorumlanan tarihin Hititler merkez alındığında tersine döneceğini söylüyor. Bonn'daki sergide bizi karşılayan taş kabartmalar, kral ve rahip betimlemeleri en bilinen buluntular. Ama yine sergi salonunda gördüğümüz Wilusa'dan söz eden kil tabletler, Ege tarzı bronz kılıç, benzersiz bir bronz tablet yepyeni kaynaklar olarak kabul ediliyor. Boğazköy'de bulunan tapınak kalıntılarının sayısının yüzleri bulması, yeni keşfedilen kutsal havuz, savunma sistemleri, odalar, tekrar ele alınan saray kompleksi ise başkent Hattuşa'nın sanıldığından da görkemli olduğunu ortaya koyuyor. Bu yapı kalıntıları büyük fotoğraflar ve maketlerle sergide yer alıyor.
Hititlerin sanat ürünleri de hayal kırıklığı yaratmıyor. Usta işi çanak çömlekler arasında, hayvan biçiminde olanlar en önemlileri. Hele yüksekliği 90 santimi bulan boğa biçimli ikiz tören kapları, bronz takılar ve küçücük altın heykelcik epey ilgi çekiyor. Hitit sergisindeki eserlerin tamamına yakını Anadolu müzelerinden toplanmış ve etkileyici bir bütün oluşturulmuş.
Ortaokul tarih kitaplarında 'Anadolu Medeniyetleri' bölüm başlığını bile hatırlamayanlar için bir müjdemiz var: Bu serginin neredeyse aynısını Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde de açmayı tasarlıyorlar.


İstanbul'dan dokunaklı sözler
Bonn Kunst Museum'un yöneticisi Dieter Ronte, Türkiye'yi bir tatil cenneti, Türkiye kökenli hemşerilerini ise birer tehdit olarak gören Almanlara gerçekleri
İstanbul'dan getirdiği sanatçılarla anlatmaya karar vermiş. Bunun üzerine Hüseyin Bahri Alptekin, Handan Börüteçene, Esra Ersen, Berrin Gökçen, Gülsün Karamustafa, Ömer Ali Kazma, Serhat Kiraz, Hüsamettin Koçan, Murat Morova, Hale Tenger ve xurban.net'in çalışmalarından oluşan 'Şehrin İşaretleri' sergisi ortaya çıkmış. Serginin ana mekânı Bonn Kunst Museum. Ama Troya sergisini gezerken ya da iki bina arasında yürürken sanat işleriyle karşılaşıyorsunuz. Mesela Handan Börüteçene'nin, avludaki çıplak ağaçların dibine koyduğu çerçevelenmiş sarı yapraklar gibi... Kunst Museum'un merdivenlerinde sergilenen, Gülsün Karamustafa'nın Kamondo Merdivenleri'nde göçmen çocuklarla çektiği video filmi iki mekân arasında tuhaf bir ilişki kuruyor. Ardından beyaz duvarlar arasında tanıdık isim ve üsluplarla karşılaşıyorsunuz: Xurban.net'in dijital ortamda bir araya getirdiği yüzlerce sıradan kent görüntüsü, Hüseyin Bahri Alptekin'in kendi rüzgârında titreşip duran yaldızlı sözcükleri, Serhat Kiraz'ın mekânın sınırlarında dolaşan yerleştirmesi... Ömer Ali Kazma'nın İstanbul Bienali'nde farklı yerlere yerleştirdiği, müthiş estetik ve eleştirel videoları bu kez, müzenin yük asansörünün içinde topluca gösteriliyor. Murat Morova ise kendi yüzünü de kullanarak hazırladığı kartpostal çoğaltmalarıyla bir salonu dolduruyor ve tek tek izleyenlerin çantasında şehre yayılıyor.
Türkiye'nin kentli, küresel iletişim ağının bir parçası olmayı başarmış, dinamik yüzünü göstermeyi amaçlıyor sergi. Tabii söz konusu çağımız şehri olduğunda inceden bir hüzün de sızıyor tüm çalışmalardan. Tümü dokunaklı çalışmalar, ama özellikle Gülsün Karamustafa'nın eski saatler ve göçmen çocuklarla yaptığı işler ile Hale Tenger'in 1999 tarihli hastane ve hapishane gibi rehabilite kurumlarına yönelik çalışması hayli akılda kalıcı.
(Şehrin İşaretleri, 17 Şubat'ta bitiyor.)