Hâlâ kullanan var mı?

Hâlâ kullanan var mı?
Hâlâ kullanan var mı?
Bazı eşyalar ne tamamen unutuldu ne de kullanımda. Davul fırın satılıyor ama alan var mı, sefertasları kimin için üretiliyor?
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elif.turkolmez@radikal.com.tr / Arşivi

Panjurlarla kapatılmış arka balkonlar, yıllardır kullanmadığımız ama atmaya da kıyamadığımız eşyalarla dolu. Tozlu kasetçalarların, lastikleri inmiş bisikletlerin, içi yanık düdüklü tencerelerin ebedi istirahatgâhlarına kavuşmadan önceki bekleme salonları. Çünkü eşyaların da bir ömrü var. Modası geçince, yerine daha iyisi, daha hızlısı, daha kullanışlısı çıkınca gözden düşüyor, kolilere konulup arka balkona atılıyorlar. Bazısı içinse durum daha tuhaf. Ne tümden unutulmuşlar ne de tamamen el altındalar. Belki bir anneanne mutfağında, belki bir kıymet bilenin salonunda yaşamaya devam ediyor, “Hâlâ kullanan var mı?” diye merak ettiriyorlar…

Acı acı çalardı: Çevirmeli telefon

Mesela Kadıköy’de ya da Yeşilköy’de; girişte ayağımıza terlik verilen ve Türk kahvesiyle lokum tutulan bir eve konuk olsak, köşedeki telefonluğun üzerinde, dantel örtünün altında hâlâ bulabiliriz onu. Rengi, süveterinin, ceketinin rengini hep aynı tonlardan seçen bir emekli memur gibi, çok az değişiklik gösterir. Bordo, yeşil ya da krem rengidir. Acil aramalar için uygun değildir, uzun öğleden sonraları akla kim bilir nereden esmiş fikirlerin iletilmesi için çalar. O, “Aloğ, Kadriye Hanımcığım, bisküvili pastanın tarifini alabilir miyim şekerim?”dir.
Yalnız hakikaten acı acı çalar. Gece vakti zırlamayagörsün, Allah muhafaza, akıl alır. Onunla, ‘numara çevrilir’, çevrilen numaranın geri gelmesi sabırla beklenir, o ses huşuyla dinlenir. Onunla yapılan sohbetler, uzun uzun düşünmeye imkan veren arama biçiminden belki, daha ölçülüdür. Aslında her telefon modeli, kendi konuşma biçimini getirir. Uzun kablolu mutfak telefonları, telsizler, mesaj kaydedenler, paraleller, ankesörlüler… Sahi ankesörlü telefonlara ne oldu? Ne kadar da azaldılar. O kabinler, kamusal hakkımız değil miydi? Üzerlerine danteller örtüp muhafaza etmemiz gerekmez miydi?

Bir Ergenekon delili: Sefertası

70’li yılların Türk filmlerinde tıpkı siyah kolluk gibi o da demirbaştı, muhakkak bir sahnede görünürdü. Alt katta çorba ya da hoşaf, ortada pilav ya da makarna, en üstte de köfte patates ya da zeytinyağlı fasulye... Anadolu ’da hâlâ kullanılıyor, okul yolundaki çocukların ellerinde görülüyor. En son Ergenekon davası kapsamında Hilmi Özkök’ün sorgusu sırasında bir meşhur olmuştu. Özkök, zehirlenme korkusundan yemeklerini sefertasıyla evden getirdiğini anlatınca, sefertası Ergenekon delili diye dosyalara girmişti. Şimdilerde USB ısıtıcılısı da çıkmış ama eski usul bir şey alayım derseniz Eminönü Tahtakale hattından zevkinize ve kesenize uygun bir şeyler bulabilirsiniz.

Hiiiih, yandı kurabiyeler: Davul fırın

Sır saklayamayan saf bir yenge gibi, ıspanaklı böreği, pişirmesi gereken yerde, kendi içinde değil, resmen evin içinde pişirir. Kekin kokusu kitapların içine işler. Poğaçaları yaktığını karşı komşu bile duyar. Köfte patates alt mahallenin ciğerini deler. Böreğin altını, kurabiyenin kenarını yakar, bütün kokuyu dışarı verir, kablosu kendisine değiyor mu diye arada kontrol ister, elektrik sigortasını attırır ama atamazsınız. Davul fırın, kocaman, sarsak ama pek de sevimli bir insan gibidir. Çalışmadığı zamanlarda buzdolabının üstünde oturur. Göbeğindeki camdan yaktığı kurabiyeleri göstererek yeni gelinleri telaşa, ortasını pişirmediği cevizli çörekleri göstererek anneanneleri kalp krizine sürükler. Ama iyidir. Kocaman, sarsak ama sevimli bir aile üyesidir.

Salçalı babaanne tostu için: Ocaküstü tost makinesi

Dökme çelik olacak, teflon değil. Tıpkı, babaannenizin mutfağındaki gibi. Ekmeğin kenarları kızarmayacak neredeyse yanacak. Tıpkı beslenme çantanızdaki buğulu poşetten çıktığında sınıfı sucuk kokusuna boğan o iki dilim ekmekten yapılma salçalı tost gibi. Çevire çevire pişireceksin. Yanına zeytin, vişne reçeli, lor, çay… Eğer sizde yoksa ve bir tane edinmek isterseniz istikamet, Eminönü Kutucular Caddesi. Sobacıları, mangalcıları gördünüz mü? Doğru yerdesiniz.
Taze demlenmiş çay/kahve kokusu, ya da kızarmış ekmek kokusu gibi, insanda uyanma isteği yaratan çok az şey vardır. Bu makine de işte, kenarları yanık salçalı tostun kokusunu çok güzel yayar, insanı yataktan kaldırır. Ve ev ahalisine “Hayırdır inşallah” dedirtecek kadar neşeli bir günaydın dedirtir.

Filmleri hazırlayın: Mısır patlatma süzgeci

Şimdi makinesi var. Hatta hazırı var, atıyorsun mikrodalgaya, iki dakikada kocaman bir paketin oluyor. Vanilyalısı, karamellisi… Ama ocakta pişen, pişerken pıt pıt diye patladıkça insanı sevince boğan bir mısır patlatma süzgeci gibisi yok. Baloncuk patlatmakla eşit bir zevk, ücretsiz terapi. Bu aleti temin etmek de bir Eminönü gezisine bakar. Geriye izleyeceğiniz filmleri hazırlamak kalıyor.

Giren eve dırdır girmez: Gırgır

Bir kere temiz enerji. Elektrik harcamadan önüne geleni süpürüyor. Mekanik. Bozulma riski yok. Öyleyse gırgır neden arka balkondaki o yığının içinde? Elektrikli süpürgenin çıkmasıyla uzun tutma aparatlı olanların ortadan kalkması hadi tamam ama elle çalışanlar nerede? Hemen söyleyeyim, semt pazarlarında, plastikçilerde, nalburlarda… Gırgırın ilk üreticisi, toza karşı alerjisi olan Melville R. Bissell’miş. Bissel, gırgırı 1876’da üretmiş. Bu alet Türkiye ’de ise, 1960’lı yıllarda çalı süpürgesinin yerine geçmiş. GırGır firmasının patentli markası olan GırGır, türün diğer ürünlerine de isim olmuş. Bu tür süpürgelerin genel ismi haline gelmiş ve Türkçe sözlüğe girmiş. Firmanın o zamanki reklam sloganı da “GırGır giren eve dırdır girmez”. Kesinlikle çok haklılar.


Çiçekli, çizgili, kabartmalı: Duvar kağıdı

Üzerinde illa, ilkokul dörde geçen küçüğün çerçevelenmiş Takdir Belgesi, yanında iki numaranın elişi dersinde yaptığı makreme asılı olacak. Ayda bir sabunlu sularla silinecek, camla açılıp kurutulacak. Ailenin hali vakti yerindeyse manzara desenli olacak. Şelale, yeşillik bulut ya da palmiyeli bir sahilde günbatımı. Bunlardan artık hiç kalmadı ya, yine de arka balkonunda rulosu olan haber etsin.

Bir evcil hayvan türü: Kaplanlı battaniye


Naylonu çok, pamuğu az, hiç de iyi ısıtmaz ama Türkiye’deki hemen her eve girmiş eşsiz bir pazarlama şaheseri kaplanlı battaniye. Üreticisinin torunları kendilerine Pasifik’ten ada almış, evlerinin duvarına da muhtemelen dedelerinin/ninelerinin fotoğrafını değil bu battaniyeyi asmışlardır. Bizse bir evcil hayvan muamelesi yaptığımız, koynumuza aldığımız bu battaniyeyi arka balkonlarda değilse de yüklüklerin dibinde saklamaya devam ediyoruz.