'Hollywood bir boks ringi'

'Hollywood bir boks ringi'
'Hollywood bir boks ringi'

Amerika da birine Hırvatistan ya da Doğu Avrupa, Eski Yugoslavya deyince, Oh, Prag çok güzel bir şehir! diyorlar diye anlatıyor Furlan, Siz de, Evet, evet Prag. Çok güzel şehir, evet deyip kapatıyorsunuz konuyu. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Dünyanın nefessiz izlediği 'Lost' dizisinde Fransız bilimci Daniella Rousseau'yu canlandırıyordu. Geçen haftaysa 'Unutma Beni İstanbul' adlı film için dibimizde bulduk. Mira Furlan'la hem yeni projeyi hem de Yugoslavya'dan Hollywood'a uzanan macerasını konuştuk

İtiraf edeyim, bu söyleşiyi yapmak istediğimde ilk sebep, Mira Furlan isminin hemen yanındaki ‘Lost’ etiketiydi. Dizinin, 16 yıl boyunca adada tek başına yaşadığı ortaya çıkan Fransız bilim kadını Daniella Rousseau’su Furlan, İstanbul ’da bir filmde rol alacaktı. Bilimkurgu fanlarının ‘Lost’tan önce de tanıdığını fark ettiğim Furlan’la görüşmeye giderkense aklımda başka bir dolu şey vardı. 1991’de ülkesi Yugoslavya’nın çatırdadığı ve farklı etnik kökenler arasında karşılıklı nefretin zirve yaptığı dönemde, ABD’ye bir anlamda ‘kaçmak’ zorunda kalan sonra da dünya çapında ün kazanan Hırvat oyuncunun kendi öyküsü ‘Lost’u geride bırakmıştı.
Ülkesinde ve ABD’de 25’ten fazla filmde başrolde yer alan, bol miktarda ve bir kısmı antik tiyatro örneklerinden olan oyunda ter döken Furlan’ın rotasını İstanbul’a çeviren, Hüseyin Karabey ve yapımcı Sevil Demirci’nin ‘Unutma Beni İstanbul’ adlı film projesi. Altı ülkeden altı yönetmen, İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamındaki proje için, İstanbul hakkındaki öykülerini birer kısa metraj filme dönüştürüyor. Mira Furlan, Sırp oyuncu Svetozar Cvetkovic, Türkiye ’den Ahmet Rıfat Şungar, Yasemin Conka, Derya Durmaz, Serkan Keskin ve Cengiz Bozkurt’un rol aldığı ikinci film, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan genç yönetmen Stefan Arsenijevi’ten... 

‘Unutma Beni İstanbul’, İstanbul’un kültür başkenti olması vesilesiyle hazırlanan, özel bir proje. Buraya gelmeden önce sizin şehir hakkındaki algınız nasıldı?
Daha önce İstanbul’a da, Türkiye’ye de gelmemiştim. Gelmeyi hep çok istedim ama... Eski Yugoslavya’da yaşarken İstanbul’a gelmek hep çok kolay bir şey olarak gelirdi bize, çok yakındı. İstediğimiz zaman atlar gideriz diyorduk. Çok tuhaf... Çünkü sonra Los Angeles’a taşındık! İstanbul’u parçam olarak görüyorum. Balkanlardanım, köklerim burada. Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı kültürü, eğitimi, her yönüyle bizi etkiledi. Buraya geldiğimde, dillerimizde çok fazla ortaklık olduğunu keşfettiğim için çok mutluyum. Bilmiyordum daha önce. Sokaki, kapiya, avliya, kaysiya, rakiya... ‘İya’ koyuyoruz sözcüklerin sonuna. O kadar çok var ki... Kısıtlı zamanda bir sürü yere gittim, İstanbul çok etkileyici bir şehir. Dün oğlumu arayıp “Biliyor musun, dün Asya kıtasındaydım. Avrupa’da kalıyorum ama Asya’ya geçtim” dedim. Şehir iki kıta arasında, iki dünya arasında bir köprü gerçekten de. Ultra modernlik ve aslında pek sevmediğim kapitalizmin yanı sıra eskiye, bütün geleneksel şeylere de her köşede rastlayabiliyorsunuz. 

Filmin öyküsünün İstanbul’la direkt bağlantısı yok sanırım...
İstanbul öykünün fonu gibi ama bence bir yandan da hikâyenin karakterlerinden biri. İstanbul, gerçeklik ve hayalin çarpıştığı, neyin ne olduğundan emin olmadığınız gerçeküstü bir yer. Sadece hayal ettiğiniz bir şey, gerçek olabilir. Bu şehrin spiritüel bir hali var. En sevdiğim yazar olan Mevlana da bu kültürden geliyor. 

Ne zaman keşfettiniz Mevlana’yı?
Yıllar oldu. New York’ta, yoga yaparken öğrendim. Tam anlamıyla âşık oldum. Dün de burada sema gösterisi izledim. Çok daha derinden hissettim. 

Mevlevi kültürü Batı’da son 10 yıldır daha popüler bir hale geldi.
Evet, çünkü Batı toplumu tüketime saplanmış durumda, gidecek yer kalmadı. Paraya, sahip olmaya dair obsesyon var. İnsanlar umutsuz hissediyor, artık başka bir şeyler istiyorlar. Daha çok şeye sahip oldukça daha mutsuz oluyorsunuz aslında. Başka bir yaşam kaynağına ihtiyaç duyuyorsunuz. Mevlana, 13. yüzyılda yaşamış ve oradan bize bir şeyler söylüyor. İnanılmaz değerli şeyler... Batı toplumu bir sona değil belki ama gidecek başka yer olmayan bir noktaya geldi. Gezegen tamamen yok oluyor. Ne yapacağımızı bilmiyoruz ve gezegene zarar vermeye devam ediyoruz. Kendi içimize dönmeye ihtiyacımız var. Spiritüel öğretilerin bu kadar önemli olmasının sebebi bu. Ama evet, tabii ki bunun da ticarileştiğinin farkındayım. Yine de bana sorarsanız, bu bile hiçbir şey yapmamaktan iyidir. 

Sosyalist bir ülkede doğup büyüyüp oradan kapitalist ülkelerin en büyüğüne göç etmiş biri olmak size zor gelmiştir...
Ve kapitalizmin en kötü yaşandığı ülke... Çok zordu. Neticede siz o toplumun kurallarına göre eğitilmemişsiniz. Bununla başa çıkacak şekilde yetişmemişsiniz. Amerikalılar bunun içine doğuyor. Dolayısıyla mücadele etmeniz gerekiyor. Bir tür göçmenlik mücadelesi. Sürekli uyanık olmanız gerekiyor. 

Türkiye’de çoğu oyuncunun en büyük hayalidir Hollywood. Sizin hikâyenizdeyse kendi ülkesinde iyi bilinen, başarılı bir oyuncunun, mecburen ülkesini terk edip sonra da Hollywood’da dünya starlığına yükselişi söz konusu. Yugoslavya’dayken var mıydı böyle hayalleriniz?
Hayır. Hollywood hayalim yoktu. O zaman sadece ülkedeki politik durumu geride bırakmak istedim, o ortamdan uzaklaşmak istiyordum. Savaş karşıtı ve enternasyonalist görüşlerimi açıkça ifade ettim ve bunun için çok sert bir şekilde cezalandırıldım. Tiyatrodan kovuldum, gazetelerde bana karşı kampanyalar yapılıyordu vesaire...
Sırplarla gerilimin yükseldiği dönemde Belgrad’da bir oyun sergilediğiniz için size karşı kampanyalar yürütüldüğünü okudum.
Evet, ama ben hayatım boyunca yaptığım şeyi yapmaya devam ediyordum, her yerde tiyatro yapıyordum. Hayatım bir arada yaşamak üzerine kuruluydu. Ama bu artık geçerli bir şey değildi. O olay sadece bir örnekti. Bunlarla daha fazla başa çıkamadım ve ülkeyi terk ettik. Negatif bir motivasyondu bu. Bir rüya falan yoktu ortada, sadece ‘Buradan çıkalım’ duygusu vardı. 

Aileniz, kardeşleriniz falan?
Kardeşim yok. Sadece babam var ve o da her zaman beni destekledi. Hepimiz olanlar karşısında şoktaydık. Yeni baştan bir hayat kurmamız gerekiyordu. Eşimle New York’a gittiğimizde de yardım eden birileri yoktu. Çok yalnızdık. Sonra ‘Babylon 5’ adlı bilimkurgu dizisinde çalışmaya başladım, bir yaratığı canlandırıyordum. Bu beni Los Angeles’a götürdü. Bir Hollywood yıldızı olmanın hayalini kurmak... Bu delice bir şey esasında. Dışarı çıkamıyorsunuz, rahat hareket edemiyorsunuz. Sürekli gözleniyorsunuz. Los Angeles’ta her hareketi kaydedilen insanları görüyorum. Bu kültürün hasta olduğunu düşünüyorum. Sağlıklı bir toplum değil. Bu seviyede ünlü olan insanların bununla nasıl başa çıktıklarını anlamıyorum. Sonra da düşüşe geçiyorlar. 

Bilimkurgu bambaşka bir dünya. ‘Babylon 5’ ile kitlelerce sevilmeden önce sever miydiniz, izler miydiniz bilim kurgu?
Kesinlikle tamamen farklı bir dünya. Bugün bir duyuru gördüm; Darth Vader’i oynayan David Prowse, İstanbul’da kitabını imzalayacakmış. Çok kalabalık olacaktır. Bir sürü farklı kimliğim var, bunlardan biri de bilimkurgu. Daha önce bu janrla ilgilenmiyordum. Ama ‘Babylon 5’i yapmaya başladıktan sonra gerçekten başka bir dünyaya davet edildiğimi hissettim. Hiç unutmam, bilimkurguyla ilgili bir konferansa davet edilmiştim. Seyircilerden biri, “Mira, ailemize hoşgeldin” dedi. Ülkemden, tiyatromdan, şehrimden savaş yüzünden ayrılmıştım... Ağlamaya başladım. Bilimkurguya minnettarım, çok sevdim. 

Ülkenize sonra bir daha ne zaman gittiniz?
10 yıl sonra. Babamı görmek istedim, aynı zamanda bir oyun yaptım orada, ‘Medea’. Çok izleyici vardı, insanlar beni görmeye gelmişti. İyi bir duyguydu.
Hollywood’da bir yaştan, genellikle 40’tan sonra kadın oyuncuların ‘gözden düşmesi’ gibi bir durum vardır. ‘Searching for Debra Winger’ı izlemişsinizdir, Hollywood’un yaşı ilerleyen yaşı ilerleyen aktrisleri, tam da bu konu üzerine konuşur.
Ah, evet... Çok severim o filmi. Bunu hatırlatmanız ilginç. Aynı şey ‘Lost’ta da vardı, geri plandaki öykümü benden genç bir aktris canlandırmıştı. Küçük düşürücü bir şeydi, oyuncu olarak benim için. Meselenin işinizle değil, fiziksel özelliklerinizle ilgili olduğunu hissediyorsunuz. Kuklalarınız oluyor sanki. Bir son kullanma tarihiniz var gibi! (Gülüyor) Bir ajansla çalışıyordum; yeni, genç, heyecanlı bir erkeği işe aldılar. İşe girdiğinin ertesi günü, ajansta çalışan 35 yaş üstündeki tüm oyuncuları ve menajerleri kovdu. Beni de arayıp “Seninle ilgili bir şey yok. Kişisel alma, enerji sağlamakla ilgili” dedi. Bu özellikle kadınlara karşı totaliter bir tavır.

Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz? Erkekler için böyle bir şey geçerli değilken üstelik...
Hayır... Üstelik artık erkekler ve kızları yaşındaki kadınlar değil, erkekler ve torunları yaşındaki kadınlar bize çift olarak izlettiriliyor. İnanılmaz bir şey. En iyi olabileceğiniz zamanda dışarıda bırakılıyorsunuz. Oyunculuk mesleğine zarar veren bir durum. Oyunculuk bir yaşam deneyimidir, daha çok yaşadıkça daha iyi olursunuz ama böyle olmuyor. 

Hollywood dışarıdan, mücadelenin sürekli diri tutulması gereken bir yer gibi görünüyor.
Büyük bir boks ringi. Sürekli uyanık, hırslı ve agresif olmanız gerekiyor. Ama bir yandan hayatta kalmak için de burada bulunmanız gerekiyor. Kendimi Hollywood yıldızı gibi hissetmiyorum. Çalışan bir aktör olarak görüyorum. Ün korkunç bir şey; mahremiyetinizi kaybediyorsunuz. 

Bu tür projeler nefes alma fırsatı oluyordur... ‘Unutma Beni İstanbul’a nasıl dahil oldunuz?
Birkaç yıl önce bir festivalde yönetmenimiz Stefan’ın bir filmini izlemiştim. Çok güzeldi. Birkaç ay önce Saraybosna Film Festivali’nde bana projeden bahsetti. “Nerede?” dedim, “İstanbul” dedi. Çok mutlu oldum. Hikâyeye çok derinden bağlandım. İlginç bir öykü. Kayıp oğlunu arayan ve bulan bir kadını anlatıyor. Ama çocuğun gerçekten onun oğlu olup olmadığını hiçbir zaman anlamıyoruz. Gerçekliğin doğası üzerine... Kesin olarak ‘gerçeklik’ diye tanımlanmış bir şey yok. Mistik bir hikâye bir yandan da. 

Türk sinemasından beğendiğiniz yönetmenler var mıdır?
Fatih Akın’dan gerçekten çok etkileniyorum. ‘Duvara Karşı’yı izlemiştim ilk olarak, New York’ta. Beni uçurmuştu! ‘Yaşamın Kıyısında’yı izlemek için gece 11’de oğlumla uzak bir yere seyahat etmiştim. Çok güzel... Benim de meselem olan bir konuda filmler yapıyor. Hiçbir yere ait olmayan, eski dünyaya ait olmayan ve yeni dünyaya da asla ait olamayacak insanlar hakkında... Muhteşem işler. 

Size birisi nereli olduğunuzu sorduğunda cevabınız ne oluyor?
Karışık bir durum. Daha önce “Eski Yugoslavya’danım” derdim. Ama bunun sonu yok, siz ‘Osmanlı İmparatorluğu’ndanım’ diyebilirsiniz mesela, ben de ‘Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndanım’ diyebirim. Ya da belki Roma İmparatorluğu’ndan! Tek bir geçerli yanıt yok. Eskiden ülkemin adı Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ydi. Şehrim Zagreb, şimdi Hırvatistan’ın başkenti ama ben aynı zamanda Yugoslavya Sosyalist... (Gülüyor) Hırvatistan’danım diyorum tabii... 

ABD’liyim demiyorsunuz yani?
Yok, hayır. Öyle bir şey söyleyemem. 

Doğu Avrupa diyebilirsiniz...
Evet ama bilmiyorlar da... Amerika’da birine Hırvatistan ya da Doğu Avrupa, Eski Yugoslavya deyince, ‘Oh, Prag çok güzel bir şehir!’ diyorlar. Siz de, ‘Evet, evet Prag. Çok güzel şehir, evet’ deyip kapatıyorsunuz konuyu.

‘Lost’un finalini izlemedim’
Bir dolu filmde de rol aldınız elbette ama ‘Babylon 5’ten yıllar sonra, ‘Lost’un Daniella Rousseau’su oldunuz. Dizinin kariyerinizde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır, ‘Lost’u yolculuğumda bu şekilde algılamıyorum ama karakterim çok ilginç ve heyecan vericiydi. Güzel bir roldü, çok farklı yönlere gidebilirdi. Ama sonra dizi tamamen farklı bir yöne gitti ve karakterim ortadan kaldırıldı açıkçası. Buna üzüldüm. Öte yandan bu dizinin bir parçası olmak harikaydı. Dünyanın dört bir yanından insanlar beni tanıyor. Bu güzel bir şey. 

‘Lost’un finaliyle ilgili çok sayıda insan hayal kırıklığına uğradı...
Ben izlemedim, bilmiyorum.

Neden?
Diziyle aramdaki bağın kesildiğini hissediyordum. 

Devam etmeyi mi tercih ederdiniz?
(Eliyle boşver anlamında bir işaret yapıp gülümsüyor) Uzun zaman oldu... Başka film projelerim de vardı. Bilirsiniz, olaylar hiçbir zaman görüldüğü gibi değildir. Güzel bir dönemdi, özellikle başlarda çok eğlendim, ekipteki oyuncular çok iyiydi. 

Birtakım web sitelerinde set ortamından, evden uzakta olmaktan sıkıldığınız, artık eve dönmek istediğiniz için diziden ayrılmak istediğiniz yazıyor.
Ah evet, bunu nasıl yok edebilirim? Tamamen yalan. Böyle bir şey yok. Çok saçma...

‘Obama seçilince çok umutlandık ama...’
ABD’de sanatçıların önayak olduğu savaş karşıtı eylemlere katıldınız mı hiç?
Hayır, katılmadım. İnsan kendini biraz yorgun hissediyor. Obama seçildiğinde çok mutlu olmuştuk, çok umutluyduk. Bir şeylerin değişeceğine inanıyorduk. Azınlığın bir üyesinin, kendisine oy veren çoğunluğun da desteğiyle başa gelebileceğini gördük. Ama gördük ki çok bir şey değişmiyor. Çünkü sistem çok güçlü. Obama, tek bir kişi olarak kaldı. Onun dışındaki her şey, herkes aynı. Sadece tek bir adam değişti. Kirlilik, savaşlar, her şey aynı. İnsanlar evlerini, işlerini kaybetmeye devam ediyor. Gösterilerde her istediğinizi söyleyebilirsiniz ama kimsenin umurunda değil. Ama sözünüzü söylemek, dünyaya bunu bırakmak yine de çok önemli. Herkes kendince bir şey yapar, bu yüzden her zaman destekliyorum tabii ki. Kendilerini savaşa karşı mücadeleye adayan insanlara hayranım.