Houston'ların yıkık sarayı

Houston'ların yıkık sarayı
Houston'ların yıkık sarayı
Gelmiş geçmiş en ışıltılı ve karanlık divaydı o. 2012'nin 11 Şubat'ında bir küvetin dibinde hayata veda ettiğinde 48'indeydi. Kızı Bobbi Kristina Brown da bundan iki ay önce, aynı ölümle veda etti kısacık yaşamına... Houston ailesinin şaşaa ve acı dolu öyküsünü dinlemek ister misiniz?

Son yüzyılın en tanrısal sesi, gelmiş geçmiş en ışıltılı ve karanlık divası Whitney Houston trajedilerle dolu bir hayat sürdü. Bir küvetin dibinde son nefesini verdikten üç yıl sonra kızı Bobbi Kristina Brown da iki ay önce aynı ölümle annesinin yanına gitti. Houston ailesinin gösteriş, şaşaa, keder ve korku dolu hikâyesini Tempo dergisinin eylül sayısı için Ceren Şehirlioğlu kaleme aldı.

Çocuğunu kaybeden her annenin aklındaki soru aynıdır: Acaba onu kurtarabilir miydim?
Whitney Houston, 11 Şubat 2012’de Beverly Hills Otel'deki odasında ölü bulunduğu sırada, annesi Cissy Houston da aynı kattaydı. Cenazeden sonra kızına yazdığı mektupta, "Doğduğunda Kutsal Ruh bana bu dünyada fazla kalmayacağını söylemişti. Bunu sana hiçbir zaman anlatmadım. Sen her zaman Tanrı'nın çocuğuydun. Bana verdiğin güzel 48 yıl için teşekkür ederim" diyordu.
Ünlü bir gospel şarkıcısı olan Cissy, iki adım yanında küvette boğulan kızının trajik gidişini açıklamak için Tanrı'ya sığındı. Whitney Houston ise bu soruyu sormak zorunda kalmadı. Küçük kızı Bobbi Kristina, kendinden üç yıl sonra, aynı şekilde bir küvette baygın bulundu. Altı ay komada kaldıktan sonra hayat mücadelesini kaybetti.

Anne-kızın küvette sona eren hayatlarından şöhret şaşaasını çıkarınca, şiddet, uyuşturucu, paranoya ve korkuyla örülü bir hikâye kalıyor geriye. Whitney Houston, 1985'te kendi adını taşıyan ilk albümüyle bir anda şok etkisi yarattığında, Amerika ikinci Reagan dönemine hazırlanıyor, dünya ozon tabakasındaki deliği öğreniyordu.
Whitney, annesiyle şarkı söylediği kilise korolarından sahnelere terfi ettiğinde, ünlü prodüktör Clive Davis'in dikkatini çekti. Davis'in bu melek sesli genç kız için sıra dışı bir planı vardı. Whitney'i iki yıl kampa aldı. Onu hem müziksel, hem sosyal olarak star olmaya hazırlıyordu. Nasıl giyineceğini, nasıl konuşacağını, hatta kimlerle konuşup kimlerle konuşmayacağını öğretti.

DİVA OLMAYI ÖĞRENİYORDU... 
New Jersey sokaklarından gelen ve zaman zaman 'Ben toplu konutların çocuğuyum' diyerek onu üst orta sınıf adetlerine göre yetiştirmeye özen gösteren annesini kızdıran genç kız, bir diva olmayı öğreniyordu. Önünde çok sağlam iki örnek de vardı. Annesi ve yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük divası Aretha Franklin. Houston'ın 'Ree' diye çağırdığı ve vaftiz annesi olduğunu iddia ettiği Franklin, hem sahnede, hem stüdyoda, hem özel hayatında onu biçimlendiren kadın oldu.
Davis'in kampından sonra çıkardığı ilk albüm, o zamanlar siyah şarkıcıların girmeyi akıllarından bile geçirmediği 'beyaz müzik' dünyasını fethetti. Siyah dinleyiciyi 'fazla beyazlığıyla' kızdırsa da, kısa zamanda ırklar üstü bir müzik yaptığı anlaşılacak, tüm dünya, sanki Tanrı'nın sesiyle şarkı söylermişçesine büyülü bu kadına teslim olacaktı.

AMERİKA'NIN SEVGİLİSİ, BİR HIRBOYA ÂŞIK OLDU!
Whitney Houston, Michael Jackson ve Madonna'nın pop dünyasını sarsan devrimiyle eş zamanlı parladı. Onlar şarkılarının ve dev prodüksiyonların etrafında yepyeni bir dünya görüşü yaratırken, Houston'ın sesi tek başına bir dünya görüşüydü. 1991'de Super Bowl maçı öncesi Amerikan milli marşını söylediği an, marşın bile müzikal olarak ilgi çekici olabileceğini, milliyetçi duyguları kat kat aşan bir naiflikle, yalnızca o sade nüanslarla nasıl harika bir melodiye dönüşebileceğini canlı görebilenler çok şanslılar.
Whitney, 1990'ların başında tüm Amerika'nın kalbini avcunun içinde tutuyordu. Ülkenin sevgilisi, incecik bedeninden o haşmetli notaları böylesine zarif nasıl çıkardığı anlaşılmayan büyük yıldız, Bobby Brown gibi hoyrat, hatta ‘hırbonun teki’ sayılabilecek bir rap yıldızına âşık olduğunda, kızını kötü çocuklara kaptırmış babalar gibi suratsızdı Amerika. Ama belki haklıydı da.
Houston, Bodyguard filmi ve 'I Will Always Love You' hitiyle zirvede pelerini dalgalanan bir kahramanken, Brown'la birlikte leş gibi kokain partilerinin huysuz kızına dönüştü.
Kızları Bobbi Krtistina Brown, annesinin şöhretinin doruğunda, babasının dibe vurduğu yerde 1993'te dünyaya geldi.

AĞABEY Mİ, KOCA MI?
'Çılgın parti kızı yine dağıttı' manşetlerine konu olmadan önce öğlen güneşi gibi parlayan sarı tulumuyla annesinin kucağında gülümseyen küçük bir kızdı. New Jersey'deki koca evde, dayısı, büyükannesi, annesinin maiyeti, babasının serkeş arkadaşları ve kuzenleriyle büyüdü.
Atlanta'daki dev malikâneye taşındıklarında, çocukluk arkadaşı Nick Gordon da onlarla birlikte yaşamaya başlamıştı. Resmi imzalar atılmasa da, Houston ailesi 12 yaşındaki Gordon'ı evlat edinmiş, Bobbi Kristina'yla birlikte büyütmeye karar vermişti. Krissy, uzun yıllar 'Abim' dediği Gordon'la annesinin ölümünden iki ay sonra evlenmeye karar verdi.
Gordon, belalı bir tipti. Ciddi bir uyuşturucu sorunu vardı. Bir baltaya sap olamıyor, Kristina'nın içinde yüzdüğü servetten payına düşenle idare ediyordu. Üstelik genç kızın Atlanta'daki evlerinin küvetinde ölmesinde onun parmağı olabileceği söylentisine yol açacak kadar şiddet düşkünüydü.
Aile avukatı Bedelia C. Hargrove, Gordon'ın birçok durumda Bobbi Kristina'yı dövdüğü, tehdit ettiği, izni olmadan banka hesabından kendisine para transfer ettiği, takip ettirdiğini iddia ederek hakkında 10 milyon dolarlık tazminat davası açtı. Aile yakınları Gordon'un iki kez Kristina'nın yüzüne yumruk atarak dişini kırdığını, saçlarından tutup merdivenlerden sürüklediğini anlatıyordu. Whitney Houston'ın yengesi Pat Houston'ın çıkardığı aileye yaklaşmaktan menetme kararına rağmen, Kristina'nın peşini bırakmıyordu.

KENDİNİ BULMAYI ÖĞRENEMEDEN ÖLDÜ
Kaderlerinde acıklı bir paralellikle Whitney de, kızı da, kötü çocuklara âşık olmuştu. Whitney Houston'ın 2007'de Bobbi Brown'dan boşandıktan sonra bir türlü toparlanmayan hayatı, küçük kızını da etkiledi. Bu dünyada yalnızca iki 10 yıl yaşayabilmiş, güler yüzlü Bobbi Kristina, kendi ismine bile doğru düzgün sahip olamadan, kendini bulmayı öğrenemeden öldü. 26 Temmuz'da yattığı hospis yatağında fişi çekildiğinde Twitter'da zavallı bir hashtag'e dönüştü.

Annesinin 22 milyon dolarlık mirasını ne yapacağını bilemeden, Whitney Houston şarkılarını hassas bir titreklikle cover'ladığı albümler hiç piyasaya çıkmadan, reality show'u hiç ilgi görmeden hayalleri banyo deliğinden akıp gitti.

"BU SAYGI DURUŞLARININ HEPSİ SAÇMALIK" 
Annesinin ölümünden sonra yapılan anma konserinde sahnede kızgındı:
"Tüm bu anmalar, saygı duruşları filan... Şimdi onun için burada toplanan sizler, onun şarkılarını söyleyenler, yaşadığı günlerde en çok eleştiren, kalbini kıran da sizdiniz. Bu yüzden bana göre bunların hepsi saçmalık."
Bobbi Kristina Brown, geçtiğimiz temmuz ayında, paparazzinin, servet avcılarının, uyuşturucu satıcılarının, fırsatçıların, işgüzarların, sahte dostların cenazeye üşüşen kalabalığıyla annesinin yanına uğurlandı. Annesi, ölümünden üç yıl sonra müziğiyle elde edemediği bir unvana daha sahip oldu: Trajedinin kraliçesi.