'Hüseyin'le gezdim, âşık oldum, rakı içtim...'

'Hüseyin'le gezdim, âşık oldum, rakı içtim...'
'Hüseyin'le gezdim, âşık oldum, rakı içtim...'

?Konservatuvardayken klarnet çalmak istiyordum, pahalıydı, ukde kaldı. Girmekten korktuğum bir su, cesaret edemiyordum. Kendime kazık attım, yazarsam mecburen çabalarım! Öyle de oldu, bırakmadım.? FOTOĞRAFLAR:MUHSİN AKGÜN

Ata Demirer denizinden yemeğine meftunu olduğu Kuzey Ege'de geçen bir öykü anlatmak üzere eline kalemi alınca, Geyiklili klarnetçi Hüseyin Badem belirmiş önünde. İlk senaryo tecrübesini yaşadığı filmi 'Eyyvah Eyvah' için "Ev yemeği", oynadığı karakter içinse "Köy ekmeği gibi" diyor. Filmin tadını merak edenlere ipucu mahiyetinde...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Baştan söyleyelim; çok ama çok heyecanlı. Ata Demirer’in, yazmaya Cihangir’deki evinde başlayıp Amsterdam’da bir otel odasında, sonra İzmir ve Bozcaada’da devam ettiği, son noktayı teknesinde koyduğu ilk senaryosu ‘Eyyvah Eyvah’ dün görücüye çıktı. Ürettiği esprilerin tepkisini, canlı gösterilerde anında almaya alışmış bir komedyen için, haliyle telaşlandıran bir durum salonlardan yükselecek kahkahaları duymayı beklemek. 20 küsur yıldır gidip geldiği, “Artık oralı oldum” dediği coğrafyadan bir müzisyen hikâyesi anlatıyor. Geyiklili klarnetçi Hüseyin Badem’in birkaç günlük macerasını...
Yol arkadaşı olarak Demet Akbağ’ı almış yanına, ‘Firuzan’ adını vererek ona. Yönetmen koltuğunda Hakan Algül var. Filmini, “Ev yemeği”, Hüseyin’i “Köy ekmeği gibi” diye anlatıyor. Köy ekmeği gibi; “Yalın, nadir, lezzetli.” İnsanın Hüseyin Badem’in masalımsı dünyasına, sazlı sözlü, denizli, rakılı köy meydanına atası geliyor kendini. Ata Demirer, ‘Eyyvah Eyvah’ın ve Hüseyin’in macerasını anlatıyor...

‘Eyyvah Eyvah’ ilk ne zaman düştü aklınıza?
Uzun süredir senaryo yazmak için düşünce patlatıyordum. Birkaç öykü yazdım, fakat stratejik olarak planladığımı fark ettim. Sonra insan böyle değil, hayallerinin filmini yaparsa başarılı olur düşüncesine kapıldım. Bir buçuk sene önce bizim orayla ilgili bir film yapma fikri aklıma düştü. ‘Bizim ora’ diyorum, çünkü artık oralıyım. Çanakkale, Bozcaada, Geyikli, Mahmudiye... O havza, su şişmanının gezdiği yerler (Gülüyor). Orada bir canlı türü gibi oldum. 

Bir Roman hikâyesi olması, o bölgeden çıkmış olmasından mı kaynaklanıyor?
Roman olarak algılamıyorum ama öyle denmesinin de sakıncası yok. Bir müzisyen hikâyesi, en iyi müzisyenler Romanlardan çıkıyorsa Roman hikâyesi de diyebilirsiniz. Âşığım oradaki doğaya, müziğe. Selim Sesler, Serkan Çağrı, Fevzi Çağrı, Hüsnü (Şenlendirici)... Kuzey Ege’nin, Batı Trakya’nın müzisyenleri çok başka insanlar. Olaylara yaklaşımları komik, eserleri neşeli, aynı zamanda içli. 26 senedir her yaz gidiyorum, fırsat buldukça kışın da. Ben Bursalıyım aslında, Bursa’da da soru cümleleri Trakya vurgularıyladır. ‘Nabıyon, sen nabıyon?’ Toptan seviyorum o coğrafyayı, yaşlılığımı da orada geçirmek istiyorum. 

Bir gün tatile gittiniz de mi tanıştınız Çanakkale ile?
Ben deniz çocuğuyum. Babam kaptan, işim denizle. 10-12 yaşına kadar yazları Mudanya’nın bir köyünde geçirirdik. En büyük eğlencem denizle uğraşmaktı. Sonra kirlendi Marmara Denizi. Babamın küçük bir teknesi vardı, ismi de Firuze’ydi. O yüzden, Demet Akbağ’ın rolü Firuzan. Firuze ile liman liman gezerek Kuzey Ege’ye ulaştık. Assos’a çarpıldım. Konservatuvar yıllarımda da o bölgede müzisyen olarak çalışmaya başladım. Bir baktım, 25-26 yıl geçmiş. Öyle sevdalandım, üstüne yemeği, kokusu, müziği geldi. 

Çok naif bir hikâye anlatmışsınız; mutlu hayatları olan iyi insanlar. Bu bölgenin insanı bu kadar mutlu mudur, yoksullukla, başka bir sürü dertle boğuşmazlar mı?
Hüseyin’in hikâyesini anlattığım için bütün karakterlerin meselelerine derinlemesine girmedim. Muhakkak ki orada da insanların sorunları vardır, ne bileyim, kışın sıkılıyordur gençleri, belki büyük şehire gelmek istiyorlardır. Şehrin boyutu büyüdükçe, insanın hırsları da büyüyor, ayakta kalmak da zorlaşıyor. Küçük yerlerin sıkıcılığı vardır ama dertsizlik gibi avantajları da vardır. Gerçekten müzisyenler böyledir ama, müzikle yetinirler. O masalsı ton buradan geliyor. Deniz de insanı sakinleştiriyor. Ekmeğimizi alalım, yağımızı çıkaralım, zeytinimizi yiyelim, şarabımızı içelim... Tarım ve hayvancılıktaki sıkıntılar, Bayramiç’teki köylüleri yazlıklarda çalışmaya itti. Onlarda sıkıntı görüyorum. Ama benim anlattığım tonda bunlar yok. Sevdiğim filmlerle de ilgili; ‘Rembetiko’, ‘Mediterraneo’, ‘Cinema Paradiso’, ‘Çingeneler Zamanı’... Sevdiğim damar o olduğu için, hikâyemi de bu masalsılıkta anlatmış olabilirim.

Karakterleri Roman olarak düşünmedim dediniz ama...
Yok, hiçbir mahsuru yok, Roman olarak da zikredebilirsiniz. Etnik bir tarafa koymak istemedim. Oradaki müzisyenlerin de kalıpsal bir durumları yok. Benim için Trakya müzisyeni başlı başına bir insan şeklidir.
Hiç öyle bir yere gitmek istemediğinizi anlıyorum ama filmden çıkınca insan ister istemez Romanların yaşam koşullarını geçiriyor aklından. Mahallelerinden sürülen Roman topluluğu geliyor akla.
Çok başka bir tartışma konusu. Başından adama Roman demediğim için... Olaya bambaşka bir açıdan bakmak lazım. Göçenler var, yerleşik olanları var, kendini ispat etmiş ünlü Romanlar var. Ben insanın içiyle ilgilendiğim için, hiç bu perspektiften bakmadım. Bir Roman filmi de diyemem, Geyiklili bir aile. 

Sürülme haberlerini okuyunca ne geçirmiştiniz aklınızdan?
Dünya görüşüm zaten ayrımcılığa sonuna kadar karşı. Film olsa da olmasa da her türlü ırkçılığa karşı tepki veririm. Hayalim hep birleştirmek üzerine. Müzik çok birleştirici bir şey. Bu tarafından bakmaya çalışırım. 

Filme dair kafanıza düşen ilk kare hangisi?
Bir nine var, ölürken diyor ki, çok saçma ama buydu, “Oğlum, kendinle ilgili bilmediğin bir sır var.”

Biraz eski Türk filmi gibi...
Tabii, çok saçma. ‘Bu da budur’ deyip ölüyordu (Gülüyor). Sonra ‘Bu ne!’ falan oldum... Sonra da ilk aklıma gelen, Hüseyin’in sokağa çıkıp köpekten korktuğu sahneydi. Orayı yazdım, bir ay durdum! 

Demet Akbağ hangi aşamada girdi işin içine?
Firuzan birkaç kadının karışımı. Mehtap Ar’ın bile bu kadının oluşumunda etkisi var. 90’lı yıllarda barlarda müzisyenlik yapıyordum, Regatta Ataköy, Yenikapı’daki restoranlar... Çok meşhur olmayan ama meşhur olmak üzere olan pop solistlerle de çalıştım. Böyle Yıldız Tilbe’ye beş kala falan. Bir itersen yırtacak bir kadın oluşturdum kafamda. Bazı yerleri ortanca teyzeme, bazı yerleri sevdiğim bir arkadaşıma benziyor. Demet abla “Ben bunu sevdim” dediğinde onun hayalini dinledim, değişiklikler yaptım. Demet ablanın büyük emeği var Firuzan karakterinde. 

Türkiye’nin komedi filmleri gündeminde hep bir Şahan Gökbakar-Cem Yılmaz kıyaslaması vardır. ‘Eyyvah Eyvah’ın böyle bir tartışmaya dahil edilmesi ne kadar umrunuzda olur?
Gerçekten umrumda olan tek şey, bir telefon gelmesi ve ‘Şu an sinemadayım, seyirci yapıştı yere, çok güldüler’ denmesidir. Bunun dışında çok heyecanlanmıyorum olabilecek şeylere. Beğenmemesi de çok üzer. Başka bir beklentim, korkum yok. 

Kaba tiplemeler üzerine kurulu güldürülerle karşılaştırınca Hüseyin Badem çok temiz, iyi, sevebileceğimiz bir insan...
Bunun sebebi Hüseyin’i benim seviyor olmam. Kötü bir dönemimde başladım senaryoyu yazmaya. Ve Hüseyin üzerinden oralara gittim, onun üzerinden tatil yaptım, Müjgan’ı sevdim, Hüseyin sayesinde denizlere gittim, rakı içtim, çok özlediğim bir şeye götürdü beni. Çok iyi bir adam, çok küçük bir dünyası var, bir kızı seviyor, bir tane de sazı var. Hayvanlara düşkün... Çok isterdim öyle bir adam olmak, onun kadar basit bakabilmek, onun gibi sağlık ocağındaki bir kıza âşık olabilmek. Şimdi sağlık ocağında ya da kafede çalışan, şirketteki kıza âşık olmuyorsun. ‘Bakalım nasıl biri, biraz konuşmak lazım’ gibi olgunlaşmanın kriterleri devreye girer. 

Hüseyin’le klarnet de öğrenmişsiniz...
Ben çaldım, Serkan (Çağrı) sonra temizlerini çaldı. Ama çalabiliyorum. Ders veriyor bana hâlâ. Konservatuvardayken klarnet çalmak istiyordum, si bemol klarnet vardı, pahalıydı. Ut çaldım, daha makul bir rakamdı. Klarnet ukde kaldı. Hüseyin’e ut çaldırsaydım sorun yoktu, iyi çalarım. Klarnet girmekten korktuğum bir su, cesaret edemiyordum. Kendime kazık attım, yazarsam mecburen çabalarım! Öyle de oldu, bırakmadım. Çalıyorum evde. Komşular sağ olsun, pek tepki vermediler. Bazen yukarıdan vuruyorlar, es veriyorum. Dizi başlıyor, sesini açıyor, yine koyveriyorum. Behlül’le aynı anda çalışıyoruz yani...

‘Başbakan’a bir Hüzzam eser söylerim’ 
* Gündeme, gösterilere malzeme çıkar gözüyle bakar mısınız?
O bir bakış açısı ve onu sen planlamıyorsun, şak diye geliyor. Çok fazla siyasi espri yapamıyorum, üç-dört dakikalık paket var. Aktüalite çok değiştiği için yenilemek zorunda kalıyorum. Bakalım Başbakan’ın yemeğinden bana bir şeyler çıkar mı...

* Bir sonraki kahvaltıda sinemacıları ağırlayacak herhalde...
Aman inşallah, ben ekmek götüreceğim giderken
(Gülüyor). 

* Roman açılımından da bahsetmişti şarkıcılarla kahvaltısında Başbakan, “Bu
işler Alişan’ın dizi çekmesiyle olmuyor sadece” diye...  
E güzelmiş!

* Sizin olacak mı bir talebiniz?
Bence insan açılımı yapmak lazım... Bir balansı var toplumun; bunu bozan, insanların kendisi değil, dış faktörler. ‘Dahili ve harici bedhahların olacak’ durumu yani. Yoksa insanların böyle bir meselesi yok. Öyle yerlere gittim ki... Bingöl’de oynadım, Erzurum’a, Hakkari’ye, Van’a gittim. Ne oluyor; Trakyalı şakası yapmıyorum da Adanalı şakası yapıyorum. Beni götürüyorlar sıra gecesine, türküler, muhabbetler... Çok zengin bir ülke burası. Gölge etmesinler, başka ihsan istemiyorum. 

* Başbakan’a ne söyleyeceksiniz giderseniz kahvaltıya?
Bir Hüzzam eser söylerim; ‘Açmam, açamam, söyleyemem’... (Gülüyor) 

Hem hüzünlü hem komik kadınların adresi

“Oynadığım karakterlerde hep tuhaf bir trajikomik taraf vardı. Bunun iyi becerebildiğim bir şey olduğunu düşünüyor yazanlar da bence. O yüzden karakterlerim biraz daha dominant, hadiseye el koyan, gerginse gergin, toparlayıcıysa toparlayıcı, o anaçlığın içinde mutlaka bir hüzün de barındıran kadınlar...”


Temiz, iyi klarnetçi Hüseyin Badem’in maceralarına ancak o ortak olabilirdi; korkusuz, eğlenceli, şöhrete bir adımı kalmış bar şarkıcısı Firuzan. Diğer tüm Demet Akbağ kadınları gibi onun da hüznü de, komik halleri de, lafını sakınmadan söyleyivermesi de bâki...

Eyyvah Eyvah’ın, ‘yırtmasına bir tık kalmış’ ünlü bar şarkıcısı Firuzan, kendisini beyazperdede en son ‘O... Çocukları’nda göstermiş olan Demet Akbağ. Sohbete oturunca hissettiriyor; hem tiyatroyu hem de sinemayı epey özlemiş. “Yeni oyun yok mu, Yılmaz Erdoğan’la mesela?”nın yanıtı hızlı geliyor; “Hep hayal ettiğimiz bir şey. Bilmiyorum, ben de çok özledim” diye... Yılmaz Erdoğan’ın kaleminden çıkan bir oyunu sahneleme ihtimalinden bahsediyor: “Belki Yılmaz’a bir ‘Ateşböceği’ daha yazdırırsam, ben de bir üç-beş yıl daha mutlu olurum. Herkesten duyduğum, ‘Ateşböceği gibi bir oyun daha yok’ şeklinde. Ben de öyle bir şeyi oynamak istiyorum.”
Firuzan sarı peruğu, parlak elbiseleri, coşkulu şarkılarıyla iddialı bir şarkıcı. Piyasada tek başına durabilen, yolu Hüseyin Badem’le kesişince türlü maceralara atılan güçlü bir kadın. Sevdiğimiz tüm Demet Akbağ kadınları gibi... ‘Vizontele’nin Siti Ana’sı kadar dertli, ‘O... Çocukları’nın Mehtap’ı kadar çekmiş, ‘Neredesin Firuze’nin Firuze’si kadar gizemli değil ama hepsi gibi hem hüzünlü, hem komik, bir o kadar da zeki ve hazırcevap... 

Ata Demirer’in senaryo yazmaya kalkıştığından, sizi de düşündüğünden hangi aşamada haberiniz oldu?
Senaryoyu bitirdikten sonra, Necati Akpınar bana yollayacağını söyledi. Genellikle BKM kendilerine ulaşan projeleri bir şekilde bana danışır, önce öyle zannettim. Sonra anladım ki oradaki rollerden biri bana göz kırpıyor. Dedi ki, “Demet, Firuzan‘ı daha dikkatli okumanı tavsiye ederim.” Okudum, Ata’nın o şivesiyle çok sevimli olabileceğini tahmin ettim. Sinema filmlerinde, seyircinin karşısına beni daha önce görmediği karakterlerle çıkmayı sevdiğim için, ‘Ne yaparım’ı düşündüm. Bir kez de Necati Akpınar ve Ata Demirer’den dinledim. Ata, “Hadi abla, çok eğleniriz beraber” dedi. Öyle kalkıştık bu işe.

Filmin duyurularında çok öne çıkarıldı; ‘Demet Akbağ ilk kez sinemada komik kadını oynuyor’ diye...
Komedi filmlerinde de biraz hüzünlü kadınları oynadığım için öyle oldu. Oynadığım karakterlerde hep tuhaf bir trajikomik taraf vardı. Bu hoşuma gidiyor. İşin o gerçekliğini, ikisinin bir arada oluşunu seviyorum. Bunun iyi becerebildiğim bir şey olduğunu düşünüyor yazanlar da bence. Üç filmimin Yılmaz (Erdoğan) ile olduğunu düşünürsek zaten... Benden o şekilde randıman almak, daha akla yakın. O yüzden karakterlerim biraz daha dominant, hadiseye el koyan, gerginse gergin, toparlayıcıysa toparlayıcı, o anaçlığın içinde mutlaka bir hüzün de barındıran kadınlar... 

Hüseyin’i iyice bir tanıyoruz filmde, Firuzan’ın öncesi nedir?
İyi bir bar şarkıcısı. Camiasında ünlü de albümü çıkmamış. Öncesini hiç düşünmedim. Belli ki oralarda çalışmış çabalamış, ‘Sesin güzel, senden şarkıcı olur’ demişler. Yokluk, sıkıntı çekmiş... Ama hani, pavyon geçmişi yok. Yırtma mücadelesi verirken belki hayatına birilerini sokmuş olabilir. ‘Benim sesim var, bu işle para kazanacağım, kimsenin ağız kokusunu çekmeyeceğim’ diye düşünmüş. 

Piyasadaki benzerlerine baktınız mı Firuzan’ın?
O dünyanın kuralları neyse onu yapmış. Bu işlerin içindeki insanlardan, magazin programlarından, şarkılardan, oyuncular olarak hepimizin aklında bir şeyler kalıyor. O biriktirdiklerimi kullanmışımdır.
Bir yerde kendi şarkısını söylüyor, son dönem pop şarkılarını tiye alan bir hali var sözlerin.
Neler gördü, neler geçirdi insanlar, şarkı sözleri anlamında. Çocukluğumda TRT ‘kelebek’ dedirtmiyordu. Devekuşu Kabare’nin altın çağı zamanında, ‘Minik Kelebek’ şarkısı söylenirken, TRT yasaklamıştı. ‘Ne demek istedin sen, özgürlük mü demek istedin?’ diye. Şimdi argodan küfre her şey var, Allah ne verdiyse! Böyle bir şey yaparken, albümü tutsun diye çırpınan Firuzan’ın da popüler olanın peşinden koşmaması imkânsız. Nasıl tutturabilirim şarkı sözümü, nerede ne abukluk yapabilirim, diye çabalamış ama kendisi de inanmış. Belki de ondan çok daha saçma yazarlar var ki o, kendi şarkı sözünü ebedi bir eser sanıyor.
Söyleşilerinizde bir şekilde laf ‘Türkiye’de kadın hikâyesi anlatılmıyor, hep erkek odaklı hikâyeler anlatılıyor’a gelmiş. Şu sırada da konuşulan bir mevzu esasında, bir dolu yapımda kadın odaklı öykü yok.
Dünyanın derdi bu. Nasrettin Hoca’nın karısı hikâyesi, adımız yok yani!

Siz bir şeyler yazsaydınız, nasıl...
Bunun kibarcasının da bu olduğunu çok iyi biliyorum. ‘Madem beğenmiyorsun, sen niye yazmıyorsun?’ diyorlar. ‘Nasıl bir şey yapılmamalı’yı bulsam zaten oturacağım yazmaya. Ben güzel diyalog yazarım, oynayacağım karaktere göre onu nefis biçimlendirebilirim. Söylemeye bayılmıyorum ama cesur değilim. İtiraf ediyorum bunu, yazdığım şeyi beğenmiyorum, bozuyorum. Sonra işi Yılmaz’a kadar götürüyorum. Yılmaz yüzünden, o iyi yazdığı için, tembelliğe alıştığıma kadar söylüyorum. Elbet bir gün benim de bir şeyim olacak ama daha bekliyorum. Zamanı var herhalde. Çok sorulduğuna göre, sonunda ikna olacağım ve yazacağım. 

‘Siz neden yazmıyorsunuz?’ olmayacaktı sorum esasında. Şöyle diyeyim; kadın karakterlerin nesi eksik ya da fazla geliyor size? 
Küçük insanların hayatı anlatılıyor mesela. Bir memur diyelim ki. O adamın bir de karısı oluyor ya, o karısı sadece adam eve geldiğinde çıkıyor karşımıza. O kadının hayatını görmüyoruz. Koca eve girerse, akşam yemek yerse, mecburen karısını görmek zorundayız. Eve geldi ya... Hikâye buna ihtiyaç duymuyor, olabilir. Ama ben, o adamın hayatına en çok yön veren karısını düşünüp adamın da nasıl biri olduğunu anlayacağım belki. Birbirlerinin hayatını nasıl etkilediğini anlamak için, kadın karakterinin daha derinlemesine yazılabileceğini düşünüyorum zaman zaman. Bazı hikâyeler dört erkek arasında geçiyor, orada bir kadına ihtiyaç yoktur zaten, o başka. Bir de çok iyi yazılmış ama benim düşündüğüm gibi oynanamamışlar var. 

Rol aldığınız dizi ‘Sen Harikasın’daki kadın da klişelerle dolu; alışveriş düşkünü, kocasını kıskanan... Rahatsızlık veren bir durum değil mi?
O son derece eğlenceli, son derece saf... Bir kadının her türlü zaafı anlatılıyor. Tamamen sitcom. 1950’lerde yapılmış, orijinal adı ‘I Love Lucy’. Haluk Özenç’in şahane adaptesiyle bu hali almış, eğlenceli bir iş. Bu söylediklerimizin hiçbir alakası yok, güleceğimiz bir şey. O öyle bir kadın, yarı deli, çok başka bir mantığı var. Tam tersi, o kadınlara da başka türden ayna tutuyor. Çünkü öyle kadınlar var. Bir yandan bütün hayatını altüst eden, adamı perişan eden de o kadın. Evin içinde o kadar söz sahibi değil ama aslında hayatlarını belirleyen de o...