Hüsnü Şenlendirici: Çingene olmakla gurur duyuyorum

Hüsnü Şenlendirici: Çingene olmakla gurur duyuyorum
Hüsnü Şenlendirici: Çingene olmakla gurur duyuyorum
Şu sıralar 'Hüsn-ü Avare' adlı yeni albümüyle adından söz ettiren Hüsnü Şenlendirici, Hürriyet gazetesinden Ömür Gedik ile konuştu.

RADİKAL- Son albümünde şarkı da söyleyen Hüsnü Şenlendirici'nin Hürriyet gazetesinden Ömür Gedik ile söyleşisi şöyle:

Onu dinlerken kendinizden geçmemeniz çok zor, çünkü kendini resmen adıyor klarnete, dediği gibi “candan, ciğerden” çalıyor. Hüsnü Şenlendirici ile “Hüsn-ü Avare” adlı son albümü için buluştuk. Bu albümde ilk kez şarkı da söyleyen usta müzisyenle çocukken başladığı müzik yolculuğunu, renkli anılarını, pişmanlıklarını, projelerini ve yeni başlayan uçak korkusunu da konuştuk. 

Yeni albümle birlikte hayat nasıl gidiyor Hüsnü? Her şey yolunda mı?
- Müzikle dolu olduğu için güzel gidiyor. Çocukken başladığım oyunu hâlâ oynuyorum, artı olarak para ve insanların ilgisini, sevgisini kazanıyorum.
Çocukken klarnetle mi oynuyordun? 
- Enstrümanlarla oynuyordum. Dedemin enstrüman kiraladığı ve ayakkabı tamir ettiği bir dükkanı vardı. Herkes müzisyen olunca, yan komşudan trompet sesi geliyor, üst komşudan klarnet sesi geliyor, böyle bir mahalleydi.
Beş yaşında klarnet çalmaya başlamışsın!
- Daha küçüktüm de beş diyorum ben.
Nasıl ya, beş yaşında bir çocuk hayal ediyorum, üfleyemez herhalde, küçük de bir alet değil. Flüt çal tamam da, klarnet?
- Zaten ilk flütle başladım. Ellerimi yetmiyor diye. 
Hatırlıyor musun ilk çaldığın zamanları?
- Hatırlıyorum tabii, en mutlu anımdı. Benim ulaşamadığım bir klarnet vardı, abanoz ağacından bir klarnet. Daha önce düşürürüm diye vermezdi dedem, çıkardı oradan bana verdi. İşte, dedim. Film başlıyor. Başladık Harmandalı ile. Sonra böyle devam etti işte.

 ÇOCUKKEN PAVYONDA ÇALARKEN GÖZÜMÜ BAĞLADILAR

Önce alaylı başladın işe, sonra okullu oldun. Bu avantaj mı, dezavantaj mı?
- Daha avantajlı oluyor aslında. Çünkü doğaçlama, notalar olmadan çalabilme kabiliyetini artırıyorsun.
İTÜ’de okudun, neler kattı sana okul?
- Dört yıl klasik Batı müziği çaldım klarnetle. Onun için tonum, transpoze kabiliyetim iyidir. 
Sahneye ilk çıktığında kaç yaşındaydın? Var mı ilginç bir anın o dönemden?
- Sekiz dokuz yaşlarındaydım. Gözümü bağlayıp sahneye çıkardılar beni. Beyoğlu’nda, hiç unutmuyorum, Şehrazat pavyona gittik. Benim için lunaparka gitmek gibi bir şeydi oraya gitmek. Tütülü kadınlar dolaşıyor ortada. Sahneye çıkardılar beni, “Biri çocuğun gözünü bağlayın” dedi. Tülbent buldular, gözümü bağladılar. Öyle çalıyorum. Oradan adam bağırıyor; “Görüyor musun lan” diye. “Hayır”, diyorum. Ben çok içine kapanık bir çocuktum zaten.
Aaa, gerçekten mi? Sonra açıldın demek ki?
- Böyle şeyler yaşadıkça kabak çiçeği gibi açıldım. (Gülüyor) Mecburen. Hayat beni böyle yaptı.
Gözü kapalıyken sahnede olman ilginçmiş ama?
- O gecenin resmini çizdireceğim, öyle bir ressam arkadaşım var. Gözüm bağlı, ortada takım elbisemle çalarken. Enteresan bir hikayedir benim hayatımda. Düşünsene, nereden başlıyorsun hayata. 

İLK AŞKIMA DENK GELDİM KOCA KADIN OLMUŞ

Kadınlarla ilk tanışman kaç yaşlarında?
- Çok geç ya. 
Hatırlıyor musun ilk aşkını?
- Hatırlıyorum, geçen Facebook’tan fotoğrafına denk geldim. Koca kadın olmuş. 
E, tabii ne olacak? Yazdın mı?
- Yok canım. Sanki onu hep öyle hatırlamak istiyordum, bir tuhaf oldum. Hemen aynaya baktım. Ben de dün çocuktum, 40 olacağım yakında.
Neden geç tanıştın kadınlarla?
- Hep müzikle alakalıydım. Annem de beni fazla sağa sola salmıyordu. Her gün okul, vardı. Her gün çalışma, iş güç. Okul ile iş bir arada gitmedi zaten.
Ne oldu peki?
- Dört yıl sonra konservatuvardan attılar beni, İngilizce yüzünden. Sonra yıllar sonra çağırıp ödül verdiler. O gecede de söyledim ben okuldan atıldığımı, oh canıma değsin!
Ne dedin ödül alırken?
- Ben de bir İTÜ öğrencisi olmaktan gurur duyuyorum, dedim. Alkışlar falan. Dekanlar, rektörler vardı. Ama atıldım, dedim. Millet dondu kaldı.

EVLENDİĞİMDE 18 YAŞINDAYDIM

İlk sevgilin? 
- Ben erken evlendiğim için öyle sevgili falan moduna giremedim.
Kaç yaşındaydın evlendiğinde?
- 15 yaşında sözlendim, 17’de nişanlandım 18’de evlendim. Üç ay sonra da ağladım çocuğum olmuyor diye.
Neydi derdin, öyle erken evlendin?
- Ne bileyim ben. Annem işte herhalde, sağ olsun. Allah rahmet eylesin. Şimdi bakıyorum 17, 18 yaşındakiler donunu toplayamıyor yolda giderken. Büyük sorumluluk.
Tavsiye eder misin?
- Şanslıysan, kafana göre birini bulduysan erken evlenmek iyidir. Niye bekleyeceksin ki uzun yıllar. Ama benim gibi ne zaman nerede olduğu belli olmayan, bir gün Hindistan’da bir gün Brezilya’da olan bir adam için çok da kolay değil tabii. 
Bugünkü aklın olsa yine erken yaşta evlenir miydin? 
- Evlenirdim herhalde ben. Yengeç burcuyum ya.

SANATÇILARIN NORMAL EVLİLİKLERİ OLMUYOR

“Bu işi yapan biri dünya müzisyeni ise bekar olması lazım” demişsin. Hiçbir şekilde yürümez mi?
- Yürür yürümesine de belli bir yaştan sonra, belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra bu evliliği yapabilirsin. Yoksa normal evlilikler olmuyor sanatçıların evlilikleri. Özellikle benimki hepten tuhaf. Dediğim gibi çok yurtdışına gidiyorum. 
Tek nedeni seyahat mi?
- Seyahat. Başka nedenler de var tabii.
Aynı sektörden biriyle olmayı mı tercih ederdin?
- O zor. Benim için tam ev hanımı modu olmalı diye düşünüyorum.
Evde otursun beni beklesin diyorsun yani!
- Çoluk çocuğa baksın. 
İnanamıyorum sana. Hangi yüzyılda yaşıyoruz, sen ne diyorsun!
- Ben geziyorum dünyayı eve ekmek getiriyorum. O da çocuklara baksın. Herkes görevini yapsın gibi bir şey oluyor yani. Birlikte tatile gidilir, konserlere de gidilir. Eve kapansın kadın demek istemiyorum. Çalışıp güçlü olsun onu da isterim. O da ayrı bir bakış. Ben biraz köylü çocuğu olduğum için kafamın bir tarafında köylülük var. 
“Çingeneyseniz, Çingene deyin” diye bir lafın var. Çingene, Roman ne farkı var? 
- Aslında ikisi de aynı. Hiçbir farkı yok birbirinden. Roman daha kibarı.
Çingene deyince alınıyor insanlar ama!
- Alınanlar var. Ama son zamanlarda bu biraz daha kırıldı. Geçmişte hep ikinci üçüncü sınıf vatandaş modundaymış Romanlar, Çingeneler ya da neyse işte.
Senin öyle bir derdin yok ama Çingeneyim de diyorsun Romanım da diyorsun.
- Çünkü bu benim övünç kaynağım. Benim böyle klarnet çalabilmem, hayata bakış açım, felsefem... Zaten Çingenelik kandan gelen bir şey değil, felsefe. En berbat anlarda bile hayata neşeyle ve pozitif bakabilmek lazım.

UÇAK KORKUSU BAŞLADI “ALLAH” DİYE BAĞIRIYORUM

Sakallarını niye yoluyorsun?
- Takıntılar herhalde. 
Yeni bir şey mi?
- Son bir yıldır oldu. Uçak korkusu ile aynı zamana denk geldi. Panik atak mı oluyorum ben ya? Başlangıç oldu herhalde. Aslında çok rahat bir adamım, hiç takmam.
Bağırıyormuşsun uçakta. Doğru mu gerçekten?
- Bir kere bağırdım Amsterdam’a giderken. Hava boşluğuna girince “Allah” diye bağırdım. 10 aydır var bende bu korku. Normalde kemerimi hiç sıkmam açık durur hata, sonuna kadar sıkıyorum artık. Bunu yenmem lazım. Yoksa yurtdışına nasıl giderim, biterim ben.

 

BÜLENT ERSOY SAHNEDE ÜZERİME YÜRÜDÜ

Bir sürü isim var birlikte sahneye çıktığın. İlginç bir anın var mı?
- Olmaz olur mu! İzmir Göl Gazinosu’nda fuar zamanlarının son seneleriydi. Rahmetli Adnan Şenses, Muazzez Abacı ve Bülent Ersoy ile çalıyoruz. Bülent Hanım geldi. Bir döndü arkasını, gözlerini bana dikti. Bütün orkestra da bana bakıyor. Göksel Kartal; “Hüsnü yandın, çabuk kaç” dedi. Bana doğru geliyor, üzerime yürüyor gözlerini ayırmadan. Geliyor ve o geldikçe ben küçülüyorum. Elinde de kare eski mikrofonlardan var. Mikrofonu göğsüne çat diye bir vurdu. “Aslanım”, diye bağırdı. Aslan mı kaldı? Benim korkudan ödüm koptu. Kedi oldum. 
Fazla medyatik olduğun için, yaşadığın magazinsel olaylar nedeniyle müziğinin yeterince ciddiye alınmadığını düşünüyor musun? 
- Düşündüğüm zamanlar oluyor tabii ki. Müzikal anlamda çok iş yapmış olsam da adam magazin oldu, tanındı diye düşünüyor insanlar. Ee, bunca yaptığımız iş ne olacak? Magazin beni hep paçamdan çekti. Hiç faydası olmadı, büyük zararları oldu. En çok yaşayan benim, ben bilirim. Bunlardan faydalanan insanlar var, magazinde oldukça iş yapan kişiler var. Ben zaten hep çalıyordum.

BÜYÜK OĞLUM ASKERDE

Çocuklar ne yapıyor?
- Büyük oğlum askerde, Ankara’da. 4,5 ayı kaldı. Dün beraberdik. Armoni Mızıkası var, genelde de müzisyenlerin birçoğu oraya gider askerlik yapmaya. O da orada şimdi işte. 
Naz?
- O da okuyor işte. 10 yaşına girecek. Naz da meraklı müziğe. Beste falan yapıyor, ufaktan piyano çalıyor.
İster misin müzisyen olmasını?
- İsterim tabii, olacak o bence zaten. Sesi de güzel kızımın.
Sen de bu yeni albümde şarkı söyledin. “Serçe” adlı şarkıda sesini de dinliyoruz.
- Son anda. Oturduk Şemsettin Bey’le, söyle bir tane, koyalım dedi. Hadi koyalım bir tane, dedim. En sona koyduk, istemeyen dinlemesin.
Ama sen daha önce de söyledin şarkı. Bu ilk değil ki?
- Evet, söyledim. Konserlerimde de söylüyorum bir, iki tane veya televizyon programlarında. Ama “Serçe” kendi albümümde olan ilk şarkım.

HAYATI VE MÜZİĞİ RENGARENK YAŞIYORUM

Albümde farklı müzik türlerini birleştirmişsin. Sen bu karmaşayı seviyorsun ama değil mi?
- Benim müziğim öyle. Ben şu tarz çalıyorum, diyemiyorum ki. Bir gün İlhan Erşahin ile çalıyorum, bir gün Mehmet Erdem’le çalıyorum. İşte ne bileyim bir gün arabeskçinin biriyle diğer gün halk müziği okuyan biriyle çalıyorum. Ucu yok yani. 
Kendini oradan oraya savruluyor gibi hissediyor musun?
- Hayır. Benim için daha güzel. Tekdüzelikten kurtarıyor beni.
Hayatta da öyle misin?
- Biraz öyleyim. Rengarenk yaşıyorum. Allah benim elime ne güzel bir enstrüman vermiş ki bütün varımı harcayıp dolaşamayacağım, gezemeyeceğim yerleri gezip görüyorum. Devamlı seyahat halindeyim.
Yormuyor mu peki?
- Bazen yoruyor. Havalimanından minibüsle otele giderken falan bazen; “Öf nasıl hayat bu, şimdi evde ayağını uzatıp oturmak vardı” diye düşünüyorum. (Hürriyet)