İç mihrak değil iç sıkıntısı

İç mihrak değil iç sıkıntısı
İç mihrak değil iç sıkıntısı

Cem Dinlenmiş, daha önceki şehir manzaralı, bol binalı, bulvarlı ve boş arsalı çizimlerinin aksine bu kez portrelere ağırlık vermiş. Yüzleri parçalayıp, bozup tekrar yapıştırarak ?içinin sıkıntısı yüzüne yansıyan?, ?içindeki çarkları döndürdükçe duyguları ve ifadesi de değişen? portreler yaratmış. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Penguen'de gündeme dair çok çağrışımlı karikatürler çizen Cem Dinlenmiş, iç mihraklara değil, içsel yolculuğa odaklandığı yeni sergisi 'Dahiliye'yle 13 Mart'a kadar Galeri x-ist'te. Bu kez işe politika karışmadığını söyleyen sanatçı, "Karıştıysa eğer, o da benim dahil oluşumdandır" diyor
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Cem Dinlenmiş, birkaç yıl önce Penguen’deki ‘Her Şey Olur’ adlı köşede belirdiğinde, hatırı sayılır bir kitle ‘Bu da kim?’ diye sormuştu. ‘Kim bu, bilmem nerelerde siyaset okumuş, çok ciddi politik geçmişe sahip, gündemi böyle okumayı becerebilen insan?’
Sonra o, ağırlığı hafifliğinde saklı işleri daha 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin, Cem Dinlenmiş adlı, kabarık saçlı, gözlüklü (Artık lens kullanıyor), çatık kaşlı bir ‘çocuğun’ çizdiğini öğrenince ayrı, kendisiyle ‘genç yetenek’ kontenjanından yapılan söyleşilerdeki ağırbaşlı duruşuna ayrı şaşırdık.
Bant’taki işlerini, Ammavelakin tişörtlerini, Take Away İstanbul Guys gibi projelerini de sevdiğimiz Dinlenmiş’le dahil olmak ya da olmamak üzerine konuştuk.

Bundan birkaç sene önce ‘Dikkat çeken genç yetenek’ken, mizah dergisinden galerilere sıçramanın bir yerini yurdunu yadırgama duygusu yarattığını söylemiştiniz. Şimdi nedir durum?
Yeni yeni alıştım. Ama yine de o tempoya ayak uydurduğum pek söylenemez. Diğer sanatçılar gibi her türlü işini zamanında bitirebilen biri değilim. Belli bir süresi oluyor sergiye hazırlanmanın. Atıyorum, iki ay önce başlamak gerekiyor. Ben sergi açılmadan bir gün önce son işi getiriyorum. 

Dergideki geceleme geleneğinin payı var mı acaba bu kötü alışkanlıkta?
Aslında çok da o geleneği sürdüreyim diye uğraşmıyorum ama zor oluyor dergiyle uğraşırken bir de başka işlere zaman ayırmak. Haftada üç günümü alıyor dergi. Sabahlamadan sonra geçen bir günlük uyku da buna dahil.
(Bu esnada konu bir şekilde okula, öğrenci olmaya geliyor. Okulun devam edip etmediği muğlak. Yani öğrenci işlerini açık bulup bir transkript alabilse kontrol edecek dersi kalıp kalmadığını ama ne mümkün! Marmara Üniversitesi’nde Grafik okumuş. “İnternetten de bakılmıyor ki” diyor. Kendisini öğrenci gibi hissediyormuş hâlâ, her yere öğrenci yazdırıyormuş. “Sen artık ünlü oldun, iki-üç dersin hesabını mı yapacağız, geçiriverelim diyor mu hocalar?” diye soruyorum. “Bilmem, belki de demişlerdir, bir bakmak lazım” diye yanıtlıyor, sonra gülüyor ve “Gülüşmeler!” deyip tekrar gülüyor.) 

Yani dergi, diğer işlere taş mı koyuyor?
Hayır, tam tersi orada yaptığım çalışmalar beni besliyor. Sürekli bir şeyler çizmiş oluyorum. Bir de okura karşı bir sorumluluk hissediyorum. Şimdi bir hafta çizmesem, sanki ‘Dükkânı kapatıp bir yere gitmek gibi’ olur. İnsanlar gelip bakar, burada bir adam vardı ne oldu diye. Başka bir işte çalışsan kapatırsın dükkânı da, dergide olmuyor.
(Sergi fikri kesinleşince Avrupa yakasında küçük bir atölye tutmuş kendine. “Evde zor tabii” deyince ben, “Yoo, zor değil, odamda da yapabilirdim ama bu şekilde daha iyi konsantre oldum, o işe yaradı yoksa bizim ev zaten atölye. Babam ressam” diyor. “Aslında resim restorasyonu yapıyor. Hatta şu geçenlerde rekor fiyata satılan Osman Hamdi’nin ‘Han İçi’ adlı eseri bizim evdeydi günlerce. Babam onu restore etti, dikti falan...” diye anlatıyor. Resmin yanından kahveyle geçerken kalp çarpıntılarının arttığı günler yaşanmış yani. Abi de mimar bu arada: Can Dinlenmiş. O da bol ödüllü, piyasada ismi hep iyi işlerle duyulan biri. “Anneniz?” diyorum. “O da bizi sevgisiyle sarıp sarmalıyor” diyor.) 

’Dahiliye’ fikri nasıl gelişti? ‘Kesişme III’ten farklı olarak burada politik olanın ‘patolojisi’ de okunuyor sanki.
Ben işleri yapıp ondan sonra düşünüyorum üstünde. Anlam ve biçim çok iç içe ilerliyor. Herhangi birinin önceliği yok. Bir fikir bulup onun üzerine yapmıyorum. Yorumu da izleyiciye bırakıyorum. Sence mesela ne anlatıyor bu işler?

Sanki bir kent var. Ya da bir ülke. Düğün salonu, hastanesi, okulu, genelkurmay başkanlığı falan olan. Bir insan var, bedeni ve iç organları olan. Ve ortada bir gerilim var. Dahil olmakla olmamak arasında kalmanın yarattığı bir gerilim... Hastalıklı durumlar da var, ‘iç organlarda’, ‘derinlerde’ sorunlar falan... 
Doğru anlamış mıyım?

Doğru tabii. Ne anladıysan o. Kim ne anlamak isterse o. İçsel durumlar var dediğin gibi. İsmi de o yüzden ‘Dahiliye’ oldu. İngilizce ismi ‘Internal Affairs’. Onda daha farklı çağrışımlar da var ama Osmanlıca’da Dahiliye Nezareti aslında İçişleri Bakanlığı demek. İçişleri deseydim daha politik bir çağrışımı olacaktı. Böyle söyleyince, iç hastalıklarıyla ilgili bir şeye gönderme yapmış oluyorum. Ben dahil olmak fikrini de barındırması bakımından ismi sevdim. İç sıkıntısı, içsel yolculuk gibi işler var bu sergide. Onları da kapsıyor bu kavram. Yani bu serginin derdi ‘iç tehdit’ ya da ‘iç düşman’dan çok ‘iç sıkıntısı’ ve ‘içsel yolculuk’. Tabii ki politik tatlar da var ama o da işin içine ben ‘dahil’ olduğum için herhalde.

Bir de diğer işlerde daha çok kent manzarası, apartman, yaşam alanı olurdu. Bu sefer ağırlıklı olarak portre çalışmışsınız.
Evet, daha çok bozulmuş, parçalanıp bölünmüş, bir şekilde deforme olmuş yüzler yaptım. Bir de çarklı olan iki parça var, ‘Kesişme III’te de olan... Onlar ilginç parçalar. Çarkları döndürdüğünüzde bir insanın içinde değişen manzaralara şahit oluyorsunuz. Çizgi romanda mesela kare kare okuruz sahneleri ama burada böyle bir akışkanlık var. Çark döndükçe sahne değişiyor.

‘129 T’yi özledim’
Çizim mazisi epey eski Dinlenmiş’in. Grafik okumadan önce de zaten hep çiziyormuş. Evde de ortam atölye havasında olunca ‘iyi çizen çocuk’ olmak kaçınılmaz. Kadıköy Anadolu Lisesi mezunu. Yatılı değil ama zira ev de hemen oracıkta, Göztepe’de. “Talaş Günü’ne gidiyor musun?” diyorum. Pek kısmet olmuyormuş. Okuldan kaçıp Moda sahiline gitmek, kayalıklarda bira içmek, çayırda zaman geçirmekse “Tabii canım, tabii.”
Kadıköy Anadolu’nun ona bir güzelliği de şu olmuş. “Her etkinlikte ‘Afişi de Cem çizer’ durumu sabit. Elim alıştı, oradaki çalışmalarım beni işe ısındırdı” diyor. Hâlâ sorulunca okuduğu üniversitenin ismini değil, mezun olduğu okul olarak ‘K.A.L’ı anıyor.
Vapuru ve 129 T’yi seviyor. 129 T’nin iyi yanı şu. İstikamet Cem Dinlenmiş’in evinin önü ve köprüyü geçtiği halde tek bilet alıyor. “Biraz kalabalık oluyor o yüzden, ama seviyorum yine de” diyor. Zaten sergi için atölyede zaman geçirdiği için bir süredir binemiyormuş. Evi de, 129 T’yi de özlemiş.
Yandaki fotoğrafı için “Aa, kıza benziyor” diyorum. “Hadi ya!” diyor, “Saçlar yüzünden mi acaba?” Kaşları o zaman da şimdiki gibi çatıkmış. “Kaşlarımı çatmıyorum aslında ama bilmem ki...” diyor. 
Bir de hiç ‘rol’ yok. Şöyle ki, fotoğraf çekiminde objektife bakıp ‘hayali siz’e gülemeyince şöyle diyor: “Durup dururken gülemem ki. Konuşsak, komik bir şey söyleseniz gülsem, çekseniz...”

‘Muhabir olmak isterdim’
* ’Her Şey Olur’da gündem takibi açısından bir muhabir emeği de var...
Ben aslında muhabir olmak isterdim ama çok zor ve benim yaptığım işten çok başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir dergide siyasi espri düşünen biriyle bir muhabirin amacı bile aynı değil. Benim yaptığım gündem takibi çok da ‘muhabir işi’ değil. Ben gazetelerden ya da televizyondan takip etmiyorum olan biteni. Çalışırken internet her an elimin altında açık ve bu sayede zaten her şeyden haberim oluyor. Özel bir takibe gerek kalmıyor. Bir de muhabirlikte bu kadar özgür olamazsın sanırım. Çizmek daha özgür hissettiriyor. Bir şey anlatabilme imkânı da daha fazla...