İçinden dört adam çıkarıyor

İçinden dört adam çıkarıyor
İçinden dört adam çıkarıyor

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Kapıcı Ali, psikopat Ensar, müdavim doktor, halıcı Cemal... Nejat İşler bu sezon dört koldan saldırıyor. Dün vizyona giren '11'e 10 Kala' vesilesiyle buluştuğumuz İşler'le karakterlerini konuşurken kendi dünyasını da deşme fırsatımız oldu; "Böcek gibiyiz, bağıralım" da dedi, barış meselesi ve Kürt açılımına da daldı...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul’daki Emniyet Apartmanı’nın, hiç çıkarmadığı hırkası, düşük omuzları ve ürkek bakışlarıyla kendi dar alanında yaşayıp giden bir kapıcısı var; Ali. Evinde yıllar boyu biriktirdikleriyle; gazeteleri, kitapları, şişeleri, saatleri, ses kayıtlarıyla yaşayan Mithat Bey’le yakınlaşana kadar vapura bile binmişliği olmayan bir Ali.
Ensar; kolunda Türk bayrağı dövmesi, korkutucu bakışlarıyla başka bir adam. Güneydoğu’da yaptığı askerliği henüz bitirmiş, kız kardeşinin intiharına sebep olanların ‘biletini kesmeye’ hazırlanıyor.
Bir de ‘doktor’ var. Ankaralı. Top sakallı, gözlüklü. Elinde içki şişesi, elit bir barın sürekli müdavimlerinden. Zaten onu hep orada göreceğiz, Siyah Beyaz Bar’da.
Sonuncusu Kapalıçarşı’da bir halıcı. Küçük yaşta öksüz ve yetim kalmış, kendi ayakları üzerinde durmayı ufaklıktan beri iyi bilen, bu hayattan yırtmanın peşinde bir genç adam; Cemal...
Ali, Ensar, doktor ve Cemal kimlikleriyle dört ayrı Nejat İşler performansı kapıda. Dün vizyona giren ‘11’e 10 Kala’yı izlemiş olanlar kapıcı Ali’yle tanışmıştır bile; 28 Eylül’de başlayacak ‘Kapalıçarşı’ dizisinin halıcı Cemal’ine de bir şey kalmadı. Uğur Yücel’in yönettiği ‘Ejder Kapanı’nın ‘psikopata bağlamış’ Ensar’ını ocakta, Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu’nun ilk filmi ‘Siyah Beyaz’ın doktorunu bahara doğru tanıyacağız. Nejat İşler’i sadece görmekle bile bayram edecek gözler bir yana, oyunculuğunu takip etmekten keyif alan izleyiciler adına önümüzdeki sezona kocaman bir kırmızı kurdele takası geliyor insanın. Bizim vesilemiz Ali oldu; ‘11’e 10 Kala’ seyirciyle buluşmadan önce onun bodrumunda yaşadığı Emniyet Apartmanı’nın kapısından girdik... 

‘11’e 10 Kala’nın Emniyet Apartmanı’nı gözümüz ısırıyor. Baştan kaybetmişlerden kapıcı Ali’ye soralım, nasıl görünüyor memleket onun dairesinden?
Ali, Türkiye’yi bilmez. Apartmandan dışarı çıkmamış ki. İki sokak sonrayı, İstanbul’u bilmiyor. Güvende hissetmek böyle bir şey, ancak öyle güvende hissedersin, bildiğin yerlere giderek. Bakkalı biliyor, apartmanı, belki yan apartmanı biliyor... O kadar. 

Aynı şeyi size soralım, nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Böcek gibiyiz. Toplu iş sözleşmelerinde falan hâlâ üç-beş kuruş hesaplamaları yapılıyor. Sendikalar ya da işçiler, ‘Tatil de hakkımız, hepimizin bir evi olması lazım’ gibi bir şey isteyemiyor, lüks geliyor. Bunlar konuşulmadığı sürece biz insan değiliz ki zaten. Sinemaya, tiyatroya gidemiyorsun, çok pahalı. Kitap, CD alamıyorsun, gezemiyorsun, dünyayı göremiyorsun... Bize sorulmadan bir sürü iş yapılıyor. Dünyada da böyle, sadece bizim ülkemizde değil. Koca cümleler kurmanın manası yok, harekete geçmek lazım. Bizi oyalayacak çok güzel şeyler buluyorlar, ne var şimdi; Ergenekon, Cem Garipoğlu, bir sürü şey... Ana hatta bir şey kaçıyor ama; hakkımızı almayı unuttuk, bize verilen sadakalarla yaşıyoruz artık. Nefes almanın yaşamak olduğunu sanıyoruz. Bu da dünyada yüzyılın başından başlayan bilinçli bir tutum. Tuttu da. Ve bunu her yerde yapıyorlar. 

Nedir harekete geçmek?
Önce hayır demek lazım bir şeylere. İnsan kendi istediğini yapmalı hayatta. Önce ne istediğini bilmeli, ondan emin olmalı. O zaman biraz ezber bozuyorsun, kendi istediğini yapınca bir değişik geliyor insanlara.

Siz Eyüp’te bir işçi ailesine doğmuşsunuz. İşçi çocuğu olmak, Eyüp’te büyümek size ahlaki olarak, ideolojik olarak nasıl yansıdı?
Küçüklüğümden beri şanslı bir çocuktum, içine doğduğum aile de benim şansımdır. Bir de meraklı bir heriftim hep, biraz yabani olmakla beraber... O yüzden değişik bir seyir oldu hayatımda. O ailedeki çocuk devam ediyor hâlâ. Oradan öğrendiğim şey, ‘Kendi başının çaresine bak ama bunu yaparken de kimseyi rahatsız etme.’ Hayatta da kerterizim budur. Kimseyi rahatsız etmek istemem, rahatsız edilmek istemem ve kendi başımın çaresine bir şekilde bakarım. Herkes ailesi için böyle bir şey söyler belki bilmiyorum ama ben iyi hissediyorum kendimi. Akranlarımdan, arkadaşlarımdan çok daha şanslıyım. Evimizde kitap vardı. Ne bileyim... Kendimi bildim bileli istediğimi yaparım, kimse bana zorla bir şey yaptırmazdı. Çok erken güvenlerini kazanmış olabilirim. Bir iş var, onu Nejo yapar falan. 

Biraz param olsaydı, şunu alsaydım durumları oluyor muydu çocukken?
Oldu tabii... Commodore 64 istemiştim mesela. Ama yok olmadı, pahalıydı. Alamazdık yani.

‘Kendi paramı kazanayım’ hali?
Çok ufaktan beridir ticaretle ilişkim var. Hep çalıştım ben. Hep de ‘İyi tüccar olacak’ derlerdi bana, girişimciydim yani. Teksas, Tommiks alıp satarak başladım, gazete sattım falan, bir sürü iş yaptım. Genelde Musevi ailelerinde vardır, durumları ne olursa olsun çocukları ufaktan çalıştırmaya başlarlar, hayatı öğrensin diye. Bizde de biraz öyle oldu ama ben istedim, kimse bana git çalış demedi. 

Askeri okula girecekmişsiniz de hocalarınız engel olmuş...
Biraz küçüklük hevesiydi, bir de durumla ilgili bir şeydi. Ortaokul sonda başvuruldu, kâğıtlar toplandı. En son bir belge için okula gittim. Okul müdürü sordu, “Deniz Lisesi’ne gireceğim ben” dedim. “Niye?” dedi. İşte “Durum yok, iyi okul, iyi eğitim, garanti...” dedim. “Sorun buysa biz senin kitaplarını verelim” dedi. Çok pahalıydı kitaplar. “Yemek verelim, cebine de para koyalım.” Dedim, “Kalırım.” Arkadaşlarımı bırakmak istemiyorum yani. O da kaderin döndüğü yerlerden biri.  

Bu sene iki filminiz daha var. ‘Ejder Kapanı’nda sizin deyişinizle ‘kulak kesenlerden’ Ensar olarak izleyeceğiz sizi. Siz ne zaman yaptınız askerliği?
26 yaşında. Okul bitti, bir sene takıldım, yüksek lisans baktım, bir şey bulamadım, bastım gittim. Yüksek falan yakalasaydım ertelerdim, çok da seve seve gitmedim tabii. Ama çok fena anmıyorum. Sekiz ay yaptım, keyfini çıkardım oranın. Diyorum, ben durumlara alışırım, kolay uyum sağlarım. Keyifli arkadaşlıklarım oldu, çok şey de öğrendim. ‘Askerlikte mantık aranmaz’ derler. Tam tersi, Türkiye’de mantığın olduğu tek yer.  

Arıza yaşamadınız mı?
E, yaşadım. Ama herkes yaşadı. Orada kendimi özel falan hissetmedim. Zaten uzun dönem sanıyorlardı beni, hiç ‘Biz üniversite okuduk’ havalarına girmedim. Çay ocağı çavuşuydum. Millete çay, tost yapıyordum, patates pişiriyordum. O zaman meşhur da değildim. Gayet tatlıydı yani.

Ensar nasıl bir adam?
Travmatik bir herif tabii. Kardeşine tecavüz ediyor akrabaları. Kardeşi ruh hastası oluyor, hastaneye yatırılıyor, sonra da kendini öldürüyor. Ensar birden kafayı sıyırıyor. Kendisi de tacize uğramış bu arada. Askerliği Güneydoğu’da yapıyor. Türk bayrağı dövmesi falan var. Makine olmuş herif, ölüm makinesi. İstanbul’a geldiğinde öğreniyor kardeşinin intihar ettiğini, iyice çiziyor kafayı. Ve ona bunu yapanlar mahalleden arkadaşları, onlar serbest. Biletlerini kesiyor tabii...

Siz ‘Ejder Kapanı’nı çekerken Kürt açılımı meselesi düştü gündeme. Ortak bir noktada buluşmak mümkün geliyor mu?
Barış denince, benim aklıma güzel, güneşli bir günde, kendini güvende hissederek, önüne bakarak yürümek geliyor. Ama taraflar, ki bence taraf maraf yok, herkes aynı, arkasına bakıyor. Geçmişine bakıyor, ‘O bana bunu yaptı’ falan. Arkana bakarken iyi yürüyemezsin, tadını çıkaramazsın. O zaman da oradan iyi bir şey çıkmayacak gibi geliyor bana.

Samimi gelmiyor mu yapılmak istenenler?
Gelmiyor tabii. Birileri bastırıyor, ‘Hadi böyle yapalım’. Bir tane film var, seyredin, her şeyi anlatıyor: ‘İki Dil Bir Bavul’. Tertemiz bir iş. Hiç büyük laflar etmeden anlatan bir film. Bir de ben işin şurasındayım; 1989’du galiba, Human Rights konserleri olmuştu dünyada. Onlardan biri de Spor Sergi Sarayı’ndaydı. Bulutsuzluk Özlemi falan çalmıştı, sanatçılar konuşmalar yaptılar. İlyas Salman çıktı, dedi ki, “Ya Diyarbakır’da Kürtler var, çöpten yemek topluyorlar. Ulus’ta Kürtler var, villalarda oturuyorlar. Sonra bir de Türkler var, ekmek yapmak için uğraşıyorlar. Etiler’de Türkler var, villalarda oturuyorlar. Bu sınıf sorunu, başka da bir şey değil.” Bizi çok fena kandırmaya çalışıyorlar. Yan yana oturup konuşabilsek aslında... İşte konuşturmamaya çalışıyorlar. ‘A bir dakika, bana da az para veriyorlar’, ‘Baba, ben de açım’. Bak, iki kişi olduk şimdi. Ben tek kişiyken açım diye bağıramıyordum, iki kişi bağıralım. Kimseyi bağırtmıyorlar işte... 12 Eylül’de ilk gelen ceza neydi, sokakta yan yana yürümek...

‘Kişisel tarihler kitaplardan daha değerli’
Mithat Bey itinayla biriktirirken, insanların ona deli muamelesi yapması izlerken içimi ezdi benim. Size nasıl geçti bu durum? Anlayabildiniz mi derdini?
Hayatta saygı duyduğum tek bir insan çeşidi var, seçim yapan insan. Mithat Amca da bir seçim yapmış. Direkt kendi seçtiği hayatı yaşıyor. Hiç garip gelmedi. 

Hiç konuştunuz mu bu meseleleri?
Yok. Profesyonel bir oyuncu olmadığı için, stop’tan sonraki bekleme anlarında oyuncuların yaptığı geyikleri yapmadık tabii ki. Hayattan bahsettik. Onun nasıl yaşadığından, ne yaptığından konuşmadık. Kırılgan bir durum, o yüzden hiç oralara girmedim.

Aranız nasıldı? Ünlü biri olduğunuz için...
Bilmiyor ki ünlü olduğumu. Çok hoşuma gitti, çok da işimize yaradı. Sahaf olduğumu da söylemedim. Ona girseydik yine yanardık. O beni kapıcı bildi. Oyuncu olduğumu biliyordu tabii ki. “Tiyatrocu musun?” diye sordu, “Evet” dedim, oradan devam ettik. Çok güzel bir lafı var. Rejide devamlılık tutan bir asistan vardır; bir sahne önce ne oldu, elini kolunu nereye koydu falan diye... Mithat Bey diyor ki “Hayatın devamlılığını tutuyorum.” Güzel bir amaç.

Yaşadığı anları kaybetmemek gibi bir ihtiyaç...
Bildiğim iki dilde de tarihle hikâye aynı kelimedir. ‘Geschichte’, Almanca’da hem tarih demek, hem de hikâye. ‘History’, ‘story’ de öyle. Onlarda ironik bir durum var tarihle ilgili. Biz tarih dediğimiz şeye çok inanıyoruz. Tarih o değil, Mithat Amca’nın yaptığı. Bütün hayatı belgeli. Bu bir şey öğretiyor mesela; kişisel tarihler, tanıklıklar tarih kitaplarından daha değerli.

‘Gün geçtikçe daha iyi hissediyorum kendimi’
Bu sene bir de diziniz var, ‘Kapalıçarşı’. Yine Erkan Can, yine Gaye Boralıoğlu-Neşe Şen senaryosu. Eski ekip toplanmış. Bir yandan da dizilerde olmaktan pek memnun olmadığınızı duyarız hep...
Sektörde çalışan kime sorsan aynı şeyi söyler. Sen ister misin günde 18 saat çalışmayı? Bildiğim arkadaşlarımla çalışmak avantajlı bir durum tabii. 

‘Bir noktadan sonra artık gezmek istiyorum’ demiştiniz. Dışarıda film yaparak gezmek mi?
‘Bırakayım her şeyi, gideyim’dense film yaparak gezmek daha iyi. Manasız gezeceğim zamanlar da gelecek, biraz daha yaşlanayım...

Nasıl bir yaşlılık dönemi olacak?
Bence güzel olacak. Gün geçtikçe kendimi iyi hissediyorum. 

Baba olacak mısınız?
Olabilir, neden olmasın. Planlı olmuyor bu işler.

Üzerinizde hep asi çocuk elbisesi var, kendinizi magazin sayfasında görmekten sıkılmadınız mı? 
Eskiden sinirleniyordum, şimdi gülüyorum. Ben de biraz katkıda bulundum bunlara tabii, isteyerek ya da istemeyerek. Bir adam lazımdı buraya. Hep birileri vardı, isimler değişiyor. Aliye’den sonra başladı. Bu işler biraz pasta hikâyesi ya, yüzde 40 falan share almaya başlayınca ‘Ne oluyor?’ dediler. O zamana kadar şahaneydi benim hayatım. Yine dizilerde oynuyordum, yine 10 numara takılıyordum, kameralar herkesi karşılar çekerdi, bana gereksiz diyorlardı.

Berrak Tüzünataç’la birlikte olmaya başladığınızdan beri o merak iyice patlama yaptı. Evlendirmek istiyor herkes sizi...
Gülüyoruz, dedim ya. Yapacak bir şey yok ki, sadece gülersin.