İçinden elektrik geçen fotoğraflar...

İçinden elektrik geçen fotoğraflar...
İçinden elektrik geçen fotoğraflar...

Sancaktar?ın ilk solo sergisi ?Transformer? 16 Şubat-7 Mart?ta Nişantaşı, C.A.M Galeri?de... FOTOĞRAF: SERKAN TAYCAN

Sevim Sancaktar, gerçek objeleri de kadraja alıp trafo duvarlarını süsleyen resimleri fotoğrafladı. Ortaya hem şehre hem de gerçek-kurgu temasına dair sergi 'Transformer' çıktı...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Benzerlerinden birini ilk gördüğümde, “Şirin görünüyor” diye geçirmiştim içinden. Beş sene kadar önceydi; şehrin göbeğindeki semtlerden birinde, trafonun biri, boyanan duvarlarıyla kılık değiştirmişti. Fazla temasın tehlike arz edeceği bir elektrik deposu, kutu gibi sevimli bir evdi artık. Sonrasında, gözüme pastoral görüntülerle bezenmiş olanlarının çarptığı da oldu. Elektrik trafolarının duvarlarına ‘şehri güzelleştirme’ konseptiyle yapılan resimlerin, ne kadar zengin bir çeşitlilik arz ettiğini adamakıllı fark ettirense Sevim Sancaktar’ın fotoğrafları oldu.
Sancaktar, İstanbul ve çevre illerdeki elektrik trafolarına çizilmiş duvar resimlerini yakın plan fotoğraflayarak, ‘gerçek’le ‘kurgu’ arasında oyun oynamış. Ya da, mesela duvar resminde görülen yeşillik alanla, trafonun hemen önündeki gerçek ağaç arasındaki ‘oyuna’ dahil olmuş.
‘Transformer’ adlı sergideki 40 fotoğrafla bir yandan Dali’li, Zonaro’lu, manzaralı trafo resimlerini topluca önümüze koyup şehir üzerine düşünmeye sevk ederken, bir yandan da gerçek zeminlerle kurgu görüntülerin temasını zumluyor.
Onun ilk solo sergisi ve kitabı ‘Transformer’; Sancaktar, Melisa Önel, Selim Süme ve Serkan Taycan’ın kurduğu bağımsız sanat kolektifi Reccolective’in de ilk ürünü aynı zamanda. Sergi, 16 Şubat-7 Mart tarihlerinde Nişantaşı, C.A.M Galeri’de...

Ortada böyle bir çalışma fikri yokken, gözünüze çarpan ilk trafo resmi hangisiydi? 
Üniversite eğitimim için şehir dışında yaşadığım dönemde, bir gün İstanbul’a geldiğimde evimin yakınındaki trafonun boyandığını gördüm. ‘Ne güzel çizilmiş’ diye düşündüm. Sonra ‘Bu trafolar neden boyanmış, neyi temsil ediyor, maksadını aşan bir şeyler söylüyor’ diye düşünmeye başladım. Şehirle ilişkisi dikkatimi çekti. Çevresiyle çok ilginç bir tezat oluşturuyordu. Uzunca bir süre gözlemledim, farklı yerlerde karşıma çıkmaya başladılar ve proje bu şekilde başlamış oldu.

Çekimleri nasıl bir rota izleyerek yaptınız?
İşe Beral Madra ve Ahmet Elhan’ın atölye çalışmasında başladım; o süreçte çok gelişti. Trafoların dokümantasyonunu yapmaktan kaçınıyordum. Çünkü benim için asıl güçlü olan; görüntülerle zeminin, gerçeklik ve temsiliyeti karşı karşıya getirerek, yeni bir düzlem oluşturmasıydı. Bu biçimi oturtmaya çalışırken bir yandan da lokasyonları belirledim. 120 trafo çektim, 40’ı sergide olacak. Trafolar bana konu olduğundan bu yana dikkatimi çeken birçok açı vardı. Tipoloji çalışması gibi ele aldım. Kadrajda zeminin çizimleri tamamlaması, yakındaki üç boyutlu nesneler, söylemek istediklerimle birleşiyordu. 

Bir ‘Boyayalım, şehrimiz güzelleşsin!’ tadı var sanki. Bunlara sanat eseri mi demek lazım, röprodüksiyon mu, kenti şıklaştırma çabası mı?
‘Duvar ilüzyonu’ denen, şehri güzelleştirme çalışması aslında. Röprodüksiyonlar var ama çok az. Bir yandan şehrin farklı yapıları arasında olan ve dikkati çekmeyen küçük tuhaf binalar... İçeriklerinde öyle farklı çeşitlemeler var ki ‘sanat eseri olma’ iddiasıyla hafif komik buluyorum onları. 

Şehrin geleneğine, tarihine uygun çizilmiş örnekler var mı karelerinizde?
O kadar çok farklı içerik var ki, böyle bir tespitte bulunmak zor. Birçoğu İstanbul’da ama Antakya, Gaziantep, Bursa, Yalova’da da çekimler yaptım. İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin bu projesi ana arterler ve merkezlerdeki trafolarla başlamış. Sonrasında hemen hemen tüm şehre yayılmış. İlk aşamada mimar, ressam ve desinatörler, trafoların bulundukları çevreye göre resimlenmesine karar vermişler ama çalışma genişledikçe daha naif ve sübjektif kararlarla devam etmiş. Farklılıkları, çizimlerin karakteristiğindeki farklardan da okumak mümkün. Mesela Antakya’da mozaiklerle, Kağıthane’de Zonaro’nun ‘Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a Girişi’ tablosuyla, Dali, Vermeer gibi ünlü ressamların röprodüksiyonlarıyla, eski İstanbul evleri ve cezbedici manzara görüntüleriyle karşılaşmak mümkün. 

Bir yandan da ‘ölüm tehlikesi’nin söz konusu olduğu bir mekânın rengârenk, hayat dolu hallere sokulması çelişkili bir durum değil mi?
Kesinlikle öyle; görsel olarak cezbedici manzara görüntülerine dikkati çekiyorsunuz ama bir yandan uzak durulmasını istiyorsunuz. Bu, gerçekle kurgu arasında da bir algı karışıklığı doğururarak ironi oluşturuyor. Yanıp sönen ölüm tehlikesi ikazları da var artık, belki de ‘Çok ilgi çektik, biraz uzak durun’ demek istercesine.

Aralarında belirgin şekilde dikkatinizi çeken biri oldu mu?
Bayrampaşa’da ormanlık bir alanın ağırlıkta olduğu bir doğa manzarası çiziminin, önündeki gerçek ağaçla ilişkisi beni çok etkilemişti. İki boyutlu çizimle, üç boyutlu ağaç etkileyici bir boyut yanılgısı sergiliyor. Çevreyle ilişkilerinde şaşırtıcı unsurlar da oluyor. Mesela Bebek’teki trafoda Zonaro’nun Abdülhamit portresi var. Sanat galerisi gibi, önüne zincir çekmişler, belli bir mesafeden bakabiliyorsunuz.