İçinden her seferinde başka bir kötü adam çıkıyor: Necip Memili

İçinden her seferinde başka bir kötü adam çıkıyor: Necip Memili
İçinden her seferinde başka bir kötü adam çıkıyor: Necip Memili
Sezonun en iyi oyunculuk gösterilerinden biriyle tiyatroda, hayli etkileyici bir 'kötü adam' performansıyla televizyonda karşımızda. Mayıs başındaysa naif bir işçi olarak sinema perdesinde olacak. Necip Memili canlandırdığı her 'kötü adam' rolünde bizi bambaşka biriyle tanıştırıyor. Biz de sizi onunla tanıştırmak istedik...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Necip Memili’yi sahnede ilk kez, Moda Sahnesi’nin ‘Bira Fabrikası’ oyununda izledim. Çıktığımda aklımdan ilk  geçenlerden biriydi: Bu adam İstanbul ’da tiyatro yapmaya neden daha erken başlamış ki! Tartışmasız bu sezon gördüğüm en iyi performanslardandı. Karakteri ‘Yüzbaşı Ölümü Sallamaz’ ile tipten tipe girip çıkıyor, Adana ağzından klişe politikacı tonlamalarına, replikler boyunca adeta sesiyle, bedeniyle dans ediyordu.
Sayısız sinema filmi ve dizide izlediğimiz bir oyuncu Memili. Ve başta rol aldığı son TV dizisi ‘Bedel’, her seferinde içinden başka türlü adamlar çıkaran, karakterlerini çeşitlendirmede pek sınır tanımayan bir oyuncu. Kötü adam olarak boy gösterdiği ‘Bedel’in karşısına, sırf onun sahnelerini görmek üzere kurulan seyirciler duymuşluğum var… Sıklıkla ‘kötü adam’ olarak olarak ekranda. ‘Bira Fabrikası’ndaki karakteri için de ‘kötü adam’ ifadesini kullanmak hatalı olmaz. Ama işte biz seyirciler için de iyi oyuncu performansı izlemenin verdiği zevk tam da burada başlıyor: Memili canlandırdığı ‘kötüler’i durmaksızın güncelliyor, her seferinde başka türlü bir ‘kötü adam’ olmayı başarıyor. Birbirini tekrar etmeyen karakterler yaratmakla da kalmıyor, dış görünümüyle de oynuyor. Ve insan galiba böyle ‘aktör’ oluyor…
Bugüne dek sinemada ve TV’de hemen hemen hep ana hikâyeyi sürükleyen yan karakterlerden biri olarak gördük onu. 1 Mayıs’ta vizyona girecek, Ömer Uğur’un yönettiği sinema filmi ‘Guruldayan Kalpler’de ise bu kez filmin ‘asıl oğlanı’ gibi bir şey… ‘Bira Fabrikası’ndan çıktıktan sonra aklıma düşen soruları sormak üzere, ‘Guruldayan Kalpler’i de vesile ederek bir araya geldik.   

SEYHAN BELEDİYE TİYATROSU’NDAN MODA SAHNESİ’NE
Moda Sahnesi’nin fuayesinde oturup, oyunculuk öyküsünde en başa dönüyoruz. Hızlı hızlı, çok enerjik ve bol bol gülerek anlatıyor. Yazının başındaki soru, muhabbetimizin de ilk cümlesi. Aslında en son dört sene önce, Adana’dan İstanbul’a birlikte geldiği oyuncu arkadaşlarıyla (O dönem Moda’da aynı evi de paylaştığı Caner Cindoruk, Gürsu Gür ve Ergun Doğmacı) birlikte çalışıp Adana’da ve İstanbul’da sahneledikleri ‘Uçurtmanın Kuyruğu’ ile tiyatro yaptığını anlatarak başlıyor. Daha evvelinde ise 1999’da dahil olduğu Seyhan Belediye Tiyatrosu ve ardından gelen Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yılları var.
Dört sene sonra bu kez Moda Sahnesi’nde ‘Bira Fabrikası’yla karşımıza çıkmasının vesilelerinden biri arkadaşı, daha önce ‘Yaprak Dökümü’ ve ‘Hanımın Çiftliği’ dizilerinde birlikte rol aldığı Caner Cindoruk: “Caner burada ‘Köpek Kadın Erkek’ adlı oyunda oynuyor. Biz de imrendik ‘Hacı bizde yapalım’ dedik. Gürsu ile birkaç kitap okumaya başladık. Hatta ‘Uçurtmanın Kuyruğu’ da var elde. Dramatik yanları da çok ağır olan ama rahmetli Savaş Dinçel’in çok eğlenceli bir üslupla yazdığı bir oyun. Bir gün Kemal (Aydoğan) ağabeye dedik, bu oyunu tekrar yapmak istiyoruz diye. ‘Yapmışsınız zamanında, gerek yok tekrar etmeye’ dedi ve ‘Bira Fabrikası’nın metnini verdi. Enteresan bir oyun. Şiddeti, terörü, esasında günümüzde yaşanan her şeyi anlatıyor. Yaklaşık dört saat içerisinde üç, dört defa okudum oyunu. Hemen ‘Abi oynuyoruz!’ dedim. Ve bir gün bir mesaj geldi: ‘Arkadaşlar Bira Fabrikası’nda Yüzbaşı Ölümü Sallamaz Necip Memili. Onbaşı Asalak Onur Ünsal.’ ‘Vay dedim, Onur’la aynı oyunda oynayacağım!’ Melis Birkan, ‘Oo’ dedim! Gürsu Gür! ‘Ooo!’ Onur çok beğendiğim bir adam. Çok yetenekli bir herif. Ünlü ve başarılı bir aktör, aynı zamanda benim için bir tiyatro adamı. Melis Birkan sinemadan, televizyondan beğendiğimiz bir insan. Güzel bir arkadaşımız, fıstık gibi kız. Biz orada üç tane camışız! Melis’in ilk sahne deneyimi olacaktı. Biz de buna ortak olacaktık. İşini iyi yapman gerekiyor. Gürsu zaten hayatımda çok önemli yeri olan bir arkadaşım. Kardeşim. Farklı biri. O adamla da ilk defa sahneye çıkacağım…”  
‘Bira Fabrikası’ndan girmişken sohbete, tiyatrodan devam ediyoruz. Tiyatro yapmanın ne ifade ettiğini “Öyle bir güç etki ediyor ki siz o tiyatronun dramatik yapısı içinde bambaşka bir hal görüyorsunuz. Daha estetik, daha bambaşka kafaya giden bir hal görüyorsunuz. Tiyatroda birinin terini akarken izlerken olduğu kadar, ona olan fikrinizi daha uygun kurabilecek bir durum yok” sözleriyle anlatıyor.

ROBERT DE NIRO, AL PACİNO KAFASINI SEVİYORUM
Tiyatroyla lise yıllarında, Adana’da, Havuzlubahçe Mahallesi’nde geçen ‘haşarı’ çocukluğu esnasında, komşuları Selim’in ‘kışkırtmasıyla’ tanışmış ve kendisini Seyhan Belediye Tiyatrosu ekibinin yanında bulmuş: “Getir götür işleri yaptım. Ama orada hayatı öğrendim. Caner’in babasının elinde büyüdüm, ‘ne kitap okunur, neden okunur’u öğrendim. Oyunları öğrendim. Figüran rolleri yaptık. Sonra çocuklarla konservatuvarı kazandık.”

İstanbul’a geldikten sonra sektördeki ilk işi ‘Yaprak Dökümü’ Onu memleketi Adana’da çekilen ‘Hanımın Çiftliği’ (Zaloğlu Ramazan) ve ‘Dila Hanım’ (Azer Barazoğlu) izliyor. ‘Yalan Dünya’nın sosyalist işçisi Cumali’yi zaten unutmak ne mümkün! ‘Bedel’de için yarattığı son kötü adam Vedat’tan önce ise ‘Ulan İstanbul’da ‘Dodo’ olarak karşımıza çıkmıştı kısa süre. Yüzünü, bedenini dikkat çeken bir beceriyle kullanıp her seferinde başka bir kötü adam olarak karşımıza çıkmasından dem vuruyorum, sözü alıyor:
“Televizyon bir görsellik işi. Güzel, yakışıklı olmanız önemlidir, bence de böyle. Ben çok öyle bir adam değilim (Yüzünü gösterip gülümsüyor). Oynadığım adamları da böyle seçmedim. Ne olduğunuzu ve ne yaptığınızı bilirsiniz. Onu yapamaz mısın, yaparsın, tercih meselesidir, başka... Başrol bile olsa böyle dengede bir adam olmasını istiyorum, içerisinden bir sürü şey çıksın. Seviyorum; Robert De Niro, Al Pacino kafasını ve o adamların yaptıkları işlerdeki karakterlerin iç ritmini…

HEP KÖTÜYÜ OYNUYORUM ÇÜNKÜ…  
O kötü adam rolleri geldikçe kafada nasıl bir süreç işlemeye başlıyor peki? Anlatıyor: “Televizyoncular, yapımcılar siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın, biri birini sevecekse, birinin ona kötülük yapması lazım. Bu değişmez bir kural. O yüzden ‘Sen hep kötüyü oynuyorsun, sözünü duyunca gülüyorum ve evet efendim’ diyorum. ‘Neden hep kötüyü oynuyorsun?’ deyince de ‘Benden başka oynayabilen yok’ diyorum (gülüyor). Bir rol verildiğinde kötü diye almıyorum. Haklı sebepleri olduğu için alıyorum. Şunu da düşünüyorum. Bir önceki işte saçım vardı, sakalım yoktu şimdi sakalımı uzatıp saçımı 3 numaraya vurayım ki yapacağım şeylerde onunla değişsin. Dizi, hayatınızı idame ettirmek için sürekli yaptığınız bir iş ya ve her iki senede bir teklif geliyorsa o zaman saçınızı değiştirip ona bir şey bulmak biraz zaman alabiliyor. Size aynı adam gibi görünse de benim için o aynı adam değil. Öyle bakmıyor, öyle gülmüyor, öyle ağlamıyor.”

TANRI SIRTIMA ÜFLÜYOR SANKİ
Onca yıllık dizi ve sinema mesainin üstüne 2015 ana karakter olarak öne çıktığı bir dizi, nefis bir tiyatro oyunu ve yine ana karakter olarak rol aldığı bir sinema filmiyle gelmiş Necip Memili’ye. “Yıldızım parladı” diyor mudur acaba? “Hiç öyle başrol takıntım yoktur” diyor ve ısrarım üzerine nasıl hissettiğini anlatıyor: “Ben her senemi güzel geçirmeye çalışıyorum. İki yıl önce çok kötü şeyler olmuştu ve hayatta hep kötü şeyler oluyor. Babam beni için çok önemlidir ve gereksiz bir hastalık yüzünden kaybettim onu. Onun bugünü görememiş olması kalacak baki... Ben inanan biriyimdir ve Tanrı’nın böyle sırtıma üfürdüğünü düşünüyorum. Sağ olsun, oyunda dediği gibi; ne az ne çok…”

SON ROLÜ SAF, NAİF BİR ADAM
Senaryosunu Caner Güler’in yazdığı, Ömer Uğur’un yönettiği komedi filmi ‘Guruldayan Kalpler’de Devin Özgür Çınar ve Algı Eke ile birlikte rol alıyor Memili. 1 Mayıs’ta vizyona girecek filmin hikâyesini ucundan dinliyoruz: “Bir gerçek olayın, daha farklı bir hikâyesi. Sanıyorum bir Avrupa ülkesinde bir heykeltıraşın atölyesine hırsız giriyor, yakalanıyor ve neden yaptığını sorduğunda ‘Param yok, karnım aç’ diyor. Heykeltıraş adamın karnını doyuruyor ve ‘Bu gece burada kal, yarın da işe başla’ diyor. Zaman geçtikçe heykeltıraş adama da fikirlerini soruyor. Ve o fikrini aldığı adamın heykelleri milyon dolarlara satılıyor. Çok güzel bir dostlukları oluyor ve adam çok zengin oluyor. Buna benzer bir hikâye işliyoruz. Yaşar’ın Vicdan adlı bir karısı, iki çocuğu, bir de Alzheimer hastası kayınvalidesi var. Çok fakirler, hiçbir durumları yok ama hayata güzel bakmaya çalışmışlar. Bir an geliyor ve hiçbir şeyin içinden çıkamayınca arkadaşları Yaşar’ı kandırıyorlar ‘Akşam hurda toplayacağız ve sana da ev kiranı veririz’ diye. Bir kadının atölyesine giriyorlar. Meğer hırsızlık yapmaya gitmişler. Ve serüven başlıyor. Sadece çalışmak isteyen ve çalışırsam karnımı doyurup, hayatımdaki sorumluluklarımı yerine getiririm diyen, saf, naif bir adamın birdenbire bir telaş, bir hengâmenin içinde kalması…”

Film güncel sanata dair espiriler de içerdiği bilgisiyle Memili’nin güncel sanatla alakası olup olmadığını merak ediyorum: “Resim çok ilgimi çekiyor. Muhakkak aylık dergilerimi alıyorum. Birebir resim dergisi birebir almıyorum ama ‘Salvador Dali’ oynamıştım, bir arkadaşımın bitirme teziydi. Dali’yle ilgili araştırma yaparken başka ressamlara da bakmaya başladım. Çağdaş sanatı da kendime göre yorumlayabiliyorum. Ekspresyonist yapılmış bir heykel sergisinde ya da atıyorum absürd yapılmış bir resim sergisini kendime göre anlamlandırabiliyorum. Kitapta ya da internette baktığımda “Bu benim için şunu ifade ediyor” diyebiliyorum.”

ADANALI OLMASAYDIM ADANA’YI MERAK EDERDİM
Adanalılık baskın bir kültürel gen gibi gelmiştir bana oldum olası. Karşımdaki de has be has bir Adanalı. “Ben bu durumu coğrafi duruma bağlıyorum” diyor: “Çukurdasınız, çok sıcak ve bu sizin bedeninizi isyan ettirse bile kalbinizi yumuşatıyor. Feci bir agresiflik hali. Bir yere yumruk atıyorsunuz ama ikinciyi atarken duruyorsunuz.”
Adanalı olmasaydı hangi özelliği farklı olurdu acaba? “Şu an ki bedenimiz ve zihnimin 34 yıllık alışkanlıklarını düşünürsek mümkün değil bunu söylemem. Ama Adanalı olmasaydım Adana’yı merak ederdim. Neyi sevmezdim? Ya mümkün değil severdim her şeyini yine. Hadi herkesin söylediğini söyleyeyim, ben de şırdanı sevmezdim, İzmirli olsaydım.” Memili’ye son sorum yine Adana’dan geliyor ve “Orada olup da İstanbul’da olmayan bir şey söyler misiniz bana?” diyorum. “Samimiyet” diyor. Bir de… Yeğenin burada olmasını çok istermiş…