@ErkanAktug

İfade anlamsızlaşınca yüz çizmenin de değeri kalmıyor

İfade anlamsızlaşınca yüz çizmenin de değeri kalmıyor
İfade anlamsızlaşınca yüz çizmenin de değeri kalmıyor
Turgut Yüksel'in eleştirel, esprili siyah-beyaz siluet resimleri, Alan İstanbul'da açtığı 'Savunma Sanatları' sergisinde heykel olarak karşımızda.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

‘‘Zamanımızın ruhuna çomak sokan natürmortlar...” Tanıl Bora’ya şapka çıkartmak gerekiyor. Turgut Yüksel’in hayli eleştirel, esprili o meşhur siyah-beyaz siluet resimleri ancak bu kadar güzel tarif edilir. Zaten ‘yerinde duramayan’ bu siluetler, Yüksel’in Alan İstanbul ’da açtığı ‘Savunma Sanatları’ sergisinde demir ve pleksiden heykellere dönüşüp daha da hareketlendi, ele avuca sığmaz oldu. Turgut Yüksel’le heykellerinden girdik, günümüz sanatının halinden çıktık...
Bu üçüncü sergin ama ilk kez bir galerinin sanatçısı olarak sergi açıyorsun. Bir galerinin, Alan İstanbul’un sanatçısı olmak nasıl bir deneyim senin için?
Aslında daha önceki iki sergiyi Karşı Sanat’ta açmıştım. Ama Karşı Sanat yapısı ve duruşu gereği olanakları sınırlı bir yerdi. Alan İstanbul ise, kendi yapısı gereği tam hizmet ajansı gibi; bu süreçte aklımdaki bir şeyin hemen gerçekleştiğini görmek ilginçti. Daha önceleri her şeyle uğraşırken (bu gocunduğum bir şey değil tabii ki), bu sergi için bir danışmanım, bir tasarımcım, bir uygulamacım oldu. Ayrıca işler malzeme ve uygulamadan dolayı maliyetli bir hale girmişti; bunu söylediğim zaman galeri sadece “Hay hay sorun değil” dedi. Kısacası monşer gibi elim cebimde gidip geldim galeriye! Ama Karşı’nın yeri bende ayrıdır hâlâ…
O bildiğimiz siluet resimlerin bu segide demir ve pleksiden heykellere dönüşmüş. Heykel fikri nasıl oluştu?
Son zamanlarda aklımda zaten resimleri tuvalden çıkarmak vardı. Ama nasıl olacağını bilmiyordum. ‘Occupy All Street’ işi üzerinde yeniden çalışırken Bruce Lee’nin karşısında duran Wall Street boğasının metal ağırlığı aklıma geldi ve “Yahu bu demirden olsa nasıl olur” diye düşündüm. Biraz araştırma yaptıktan sonra da bunun aklımdakine uygun bir şekilde uygulanabileceğini öğrendim. Galeriyi aradım, böyle böyle yapacağım dedim. Onlar da heyecanlandılar, hatta bazı işlerde demir yerine pleksi’yi de düşünebilirsin diye önerilerde bulundular. Ve böylece işin yapısına göre bazıları demir, bazıları pleksiden heykellere döndü.
Siluet resimlerinde de yoğun bir hareket hissi vardı bana göre. Heykelle (ve özel ışıklandırmayla) bu hareket hissinin daha da arttığını düşünüyorum, ne dersin? 
İki boyuttan üç boyuta çıkınca, daha doğrusu resim zeminden ayrılınca ister istemez hareket hissi daha da arttı. İlk başlarda sadece ham kesimler vardı. İlk örnekleri gördükten sonra yine galeri bunların arkasına aydınlatma yapmanın hem malzemeyle, hem de işin kendi yapısıyla çok uyumlu olacağını önerdi. Benim de aklıma yattı bu öneri ve her iş için onun dramatik veya agresif yapısına göre ışık tasarımı hazırladım. Sonra bu tasarımlar tek tek uygulandı. Sonuç gayet tatmin edici oldu. Zira; siluet, duvarla olan mesafe, ışık kaynağı, ek gölgeler tek bir kompozisyonda buluşunca anlam ve hareket daha da güçlü oldu. Anlamın güçlenmesi benim en büyük korkum olan, ‘işin dekoratif durma tehlikesini’ de kendiliğinden engellemiş oldu.
Malzeme olarak demir ve pleksi nasıl bir deneyimdi? 
Daha önce kâğıt- kalem, tablet-ekran dörtgeninden çıkmamış biri için demir, pleksi çok yabancı malzemeler. Ama galeri çok profesyonel davrandı ve uzmanlık alanlarından biri metal heykeller olan Şeref Erol’u sergi danışmanı olarak önerdi. Bunun bana büyük faydası oldu. 
Serginin adı savunma sanatları. Sosyal medyayla her şeyimizi, paylaştığımız günlerde neye karşı savunmaya geçtiğimizi düşünüyorsun? 
Serginin ana fikri geçen yıl üniversitedeki sınıfıma verdiğim bir dersten çıktı. Derste Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ öyküsünü işliyordum. Öyküyü okumaları için süre tanıdıktan sonra öğrencilere tek tek şu soruyu sordum: “Öyküdeki adamın beklediği korku neydi?” Verilen cevapları tahtaya yazdım ve sonra da tahtaya yazılanların hangisinin gerçek korku, hangisinin öğretilmiş korku olduğu üzerinde konuşmaya başladık. Çıkan sonuç; bir tanesi hariç hepsinin öğretilmiş korku olduğuydu. O kadar çok korku binmiş ve binmeye devam ediyor ki üzerimize, o korkuları bertaraf edip normal bir yaşam sürmek için geliştirdiğimiz savunma mekanizmaları oluşmaya başlıyor zaman içinde. Sonra bu mekanizmaların çokluğu da zaman içinde öyle ağır bir yük oluşturmaya başlıyor ki, insan olduğu yerde kalakalıyor ve sadece sistemin istediği şeyleri arzulamaya, istemediği şeyleri de düşman olarak kabullenmeye başlıyor. Senin söylediğin noktaya gelecek olursak sosyal medyada bu kadar çok paylaşımın olması da bana gece mezarlıktan geçen birisinin aklına üşüşen korkuları dağıtmak için yüksek sesle şarkı söylemesine benziyor. Her savunma mekanizmasının doğru olduğu diye de bir gerçek yok tabii ki. 
Serginin afişinde yer alan ve Contemporary İstanbul’da da sergilenen işinde orak-çekiçli bir kadını Wall Street eylemlerinde görüyoruz. Sistemin insanlara dayattığı yaşayan ölülere dönmemek için savunma mı yoksa harekete geçme zamanı mı? Hareket için umut var mı? 
Var tabii ki… Zaten bu umut olmasa hepimiz gerçekten yaşayan ölülere döneriz. Sistemin otoriterliğine, kendini muhafaza etmek için her türlü bel altı vuruşu yapabilme kabiliyetine ve hızına inanan birinin karamsarlığını en fazla taşıyan biri olarak umudun olduğuna inanırım, belki de inanmak istediğim için böyle diyorum. Elde kalan üç-beş değeri, ağacı, dereyi korumak için önce savunma, daha sonra da harekete geçmenin gerektiğini düşünüyorum. 
Gösteri çağında yüzlerin kendini imha ettiğini düşündüğün için işlerinde yüz yok, siluet var. Yüz neden kendini imha etti ve siluet ne gibi avantajlar sağlıyor? 
İnsanlar kendilerini teşhir etmeye zaten meraklıydı. Teknolojik ilerleme onun bu düşkünlüğünü daha da ileriye taşıdı. Paylaşım sitelerinde bir insanın hayatına dair en ufak detayı dahi öğrenebiliyorsun, çünkü o kadar fütursuzca paylaşılıyor ve özel diye bir şey kalmıyor. Her şey umuma açık hale gelince de o en çok önemsenen yüz kendi kendini ilk imha eden oluyor. İfade anlamsızlaşınca yüz çizmenin de bir değeri kalmıyor, çünkü hep aynı şeyi söylüyor. Yüz ifadede sınıfta kalınca bu sefer gerçeği başka şeyde aramaya başlıyorsunuz. Siluet bu gerçeği biraz olsun sunuyor. Biraz Platon’un mağara alegorisi gibi…
Günümüz sanatıyla ilgili nasıl bir his içerisindesin? 
Pek fazla takip etmiyorum, zira istisnaları hariç ilgimi çeken bir iş göremiyorum ortada. Sorun da biçimin iyi, içeriğinin ise zayıf olmasından kaynaklanıyor. Hal böyle olunca da bir sergi değil dekorasyon mağazasını dolaşıyormuş gibi hisse kapılıyorum. Temel problem yöntemle ilgili; içeriğe göre estetik üretilmesi gerekirken bulunan estetiğe göre içerik uydurulmaya çalışılıyor. İstisnalar var tabii ki.
Turgut Yüksel’in ‘Savunma Sanatları’ başlıklı sergisi 29 Aralık’a kadar Alan İstanbul’da. Tel: 0212 252 94 53