İki ayrı yerde yakın zamanlar

İki ayrı yerde yakın zamanlar
İki ayrı yerde yakın zamanlar

Gülsün Karamustafa

Elio Montanari'nin 'Biri, Hiçbiri, Binlercesi' Avrupa sanatının değişimindeki anları, Gülsün Karamustafa'nın 'Vadedilmiş Bir Sergi'si ise Türkiye'deki geçişin tarihini resmediyor.
Haber: ALİ AKAY / Arşivi

Salt Galata binasındaki sergide; bir tarafta Türkiye ’de 1970’lerin başındayız. Üçüncü katta, Türk sinemasının en ünlü erkek oyuncuları üç ekranda ağlamaktalar. Bir başka imajda Kamondo ailesinin merdivenlerindeyiz: Gülsün Karamustafa. Diğer tarafta ise katların merdivenlerindeki duvarlarda sanat dünyasının kalbinin attığı mekânlarda, eserlerini yerleştiren en ünlü sanatçılarının fotoğraflarıyla birlikteyiz: Elio Montanari. Dönemler: İki ayrı yerde yakın zamanlar. İki ayrı tarih yan yana gitmekte. Avrupa tarihi içindeki ana akım sergileri; en iyi sanatçıların anlarından kesitler. Bugün birçoğu yaşamıyor artık.
Salt Beyoğlu’ndaki Gülsün Karamustafa sergisinde ise bir geçişin tarihi var: Türkiye’de darbeler, askerilikler, çocuklara askeri eğitimler, entelektüellere hapisler. Değişen bir kültür. Önce Batılı kitschleşen sonra da Doğulu arabeskleşen bir toplumun yeni bir ekonomi rayına oturma yıllarında, hızlı şehirleşme, kültürel şoklar ve bir anlamda eskiyi nostaljik bir şekilde anarken, eskiden de kurtulma hissi içinde, eski rejim ile bir hesaplaşma: Gülsün Karamustafa’nın ‘vaat edilmiş’ sergisi. Söz verilmiş: Bir gün gelecek ve hesaplaşmaya doğru gideceğiz. Gelecek mi? Yoksa geldi mi? Veya geçmekte bile mi?
Gülsün Karamustafa’nın çocukluğundan belge-eser olarak 1970’li yıllardan bugüne taşınan sergisi, bize nereden nereye doğru yer değiştirdiğimizi düşündürüyor. Kamusal ve özel alanlardaki kültürümüz, askeri darbe mahkemelerinden özel mülkiyet ‘darbesine’ nasıl değişti? Sergide; kadim kültüründen başlayan, Batılı tarzda âdâb-ı muaşeret kurallarına göre gelişen ikinci kültüre ait dönem, yavaş yavaş Cumhuriyet tarihini, arabesk kültürüne doğru taşıyan (bira dünyası ve bedbaht aşklar, kolaj halılar, panter kadınlar üzerine) eserler ve bugünkü göç (Mistik Nakliye-1992) ve hoyratlığa getiren süreç, film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor. Halklar arası nüfus mübadelesinden ‘âdâb-ı muaşeret’e doğru gelip, bira kültürü ve askeri eğitime doğru çizilen toplumsal kaderinin sivil kültürsüzlüğü (6-7 Eylül 1955 olayları ve 1957’de Türkiye’den kaçan Rum ailenin Cihangir’deki apartmanı-2012) bu serginin bütünlüğünün kısımlarını oluşturuyor. Toplumsal (Bosphorus-1954, 2007; Meydanın Belleği-2005) ve kişisel bellek (Güllerim tahayyüllerim-1998, Abide ve Çocuk-2010-13) birlikte işlemekteler. Hep birlikte ‘Çifte Hakikat’i (1987-2013) oluşturmaktalar: İkili bir ritim sergisi.
“Erkekler ağlar mı yoksa ağlamaz mı?’’ gibi bir sorunun arkasından, ağlama kültürüne gelen militarist bir sivillik anlamlı mı? Yoksa tüm kültürün bir parçası olarak mı durmakta? Kızlar bir tarafta, erkekler diğer tarafta: Osmanlı padişahlarından valide sultanlar haremine uzanan bir bakışta oryantalizmin erken temsiliyetinden gelerek, ‘’Doğulu mu Batılı mı ?’’ sorusu anlamını, bugün, nereye kadar taşıyabiliyor? Bale yapmaya çalışan ve Kuğu Gölü’nün melodik adımlarını tekrarlayan küçük bir kız ve arabesk bir kültür yan yana ve ardı ardına dizilmiş gibiler. Sanki birbirlerini baştan beri dışlamıyorlardı; ama anlaşıldı ki ‘dışlamışlar’. Hem de adım adım, yan yana, ardı ardına ve biri diğerini yok etmek isterken ama asla bunu başaramadan.

Duygunun politiği; arşiv

Salt Galata’ya dönüp baktığımızda ise Avrupa’nın süreklilik taşıyan kültüründe sanatın değişimi içindeki ‘an’lar, saniyeler veya dakikalar: Elio Montanari’nin anlattığı M. Cattelan’ın New York’taki fotoğraf çekimi sırasındaki bir lafından yola çıkarak adını alan sergideyiz: ‘Biri, hiçbiri, binlercesi’... Ama, aynı zamanda sanatçının nasıl bir ‘çokluk’ olduğunu da bize hatırlatan bir laf bu. İki sergi birbirinden tamamen bağımsız. Bir yanda belge kullanan sanatçı, diğer yanda belgesel bir fotoğrafçı. Aynı yerde bir paylaşım alanına girmişler. Duyguların paylaşım alanında birbirlerine dokunmadan omuz vermişler; tanımadan biri diğerini, ‘biri ama hiçbiri’ ama politikten estetik alana, yan yana gelerek, vaat ediyorlar seyirciye imgeleri, duyguları, anıları, kavramları, tarihleri, belgeleri.
Salt Galata’ya girdiğinizde karşımızdaki duvardaki yazıya baktığınızda, anlıyorsunuz ne demek olduğunu bu mekanın : “Bilgi yoksa belge yoktur”, yani bilenler yoksa bu bilgileri, belgeler de bir işe yaramaz. O zaman belge, sanat ve bugün arasındaki ilişkiye anlam verme sırası geliyor. Hem de bu iki serginin yan yana gelmesindeki beraberliğin işaretini görmeye başlıyorsunuz.
Duygular fabrikası olan belgelerin soğukluğu o zaman ısınmaya başlıyor kafanızda; her şey duygulara ve anılara bağlanmaya başlıyor. Çünkü arşiv kullanma, sanatın duygusal bir bakışının en politik yanı olarak durur. Politik olanın estetikle ilişkisinde en belirgin bir şekilde, artık paylaşılan duygular, yeni politik öznelliğimizin bir parçası olarak durmaktadır. Estetik, çünkü duyumsaldır, duyguları paylaştırır, hayatı bugünkü ana taşıdığı için de politiktir. Sanat olduğu gibi politikadır, sanat tarihidir. Belge ise politik olanın taşıdığı bir yüzeydir.
Salt Galata’nın alt katına inildiğinde; bir yanda, Martin-Gropius-Bau, Castello di Rivoli, Venedik Bienali, Documenta vb gibi büyük mekânlardaki sergilerin kuruluş aşamalarında çekilmiş anların fotoğraflarını görüyoruz: Tony Oursler, Joseph Beuys, Claes Oldenburg, Jannis Kounellis, Sol LeWitt, Giuseppe Penone, Catherine David, Harald Szeemann, Maurizio Cattelan vb. Diğer yan ise, ‘’James Lee Byars’a methiye ve saygı’’ olarak ayrılımış vaziyette. Bugün yaşamayan James Lee Byars’ın büyücü , palyaço ve ‘arlequin‘ arası İtalyan comedia dell’arte duruşu mitolojik bir figürü bize tanıtıyor.
Kırmızı duvarda gözlerimizi açıp kapadığımızda gördüğümüz bütün siyah beyaz renkteki fotoğraflar birer çırpıntı- şimşek gibi çakıyor gözlerimizin belleğinde: Sanki bütün fotoğrafları aynı anda görüyoruz. Gördüğümüz anda sanki, yok olup gidiyorlar gözlerimizin önünden. Bir daha gözükmemek üzere.
Gülsün Karamustafa, 5 Ocak’a kadar Salt Beyoğlu ve Galata’da/ Elio Montanari 26 Aralık’a kadar Salt Galata’da.