'İki deniz arası'nda İstanbul'u yürümek

'İki deniz arası'nda İstanbul'u yürümek
'İki deniz arası'nda İstanbul'u yürümek
Fotoğraf sanatçısı Serkan Taycan, yarattığı yürüyüş rotası 'İki Deniz Arası'nda ile İstanbul'u Karadeniz-Marmara arasında 50 km'lik bir hatta arşınlamaya davet ediyor. Son etabı birlikte yürüdük...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Sırtımızda Sazlıdere Barajı ve İSKİ Tesisleri, sol uçta TOKİ’nin Kayaşehir projesinin konutları yükseliyor. İstanbul ’un batısında, ufukta görünen yerleşim merkezlerine doğru uzanan bir vadinin ortasındayız. İstanbul’un ‘kabuğundan’ çekirdeğine yürüyoruz. Hedefimiz Florya Sahili’ndeki Menekşe Plajı. Önümüzde altı saatlik bir yürüyüş var. Bu yola nasıl mı düştük? Mihmandarımız, fotoğraf sanatçısı Serkan Taycan sağ olsun. Bienal vesilesiyle -ama esasında üç yıldır zihnini kurcalayan ‘kentsel katmanlar’ hasebiyle- yarattığı dört günlük yürüyüş rotası ‘İki Deniz Arası’ndan bir etabı yürümek üzere vadideyiz. Niyetimiz; Serkan’ın dört güne böldüğü, toplamda 60 km’den oluşan Karadeniz-Marmara arasındaki hattın son kısmını arşınlamak.
‘İki Deniz Arası’; Serkan Taycan’ın bienal kapsamında tasarlayıp haritaya döktüğü dört günlük bir yürüyüş rotası. Hazırladığı haritanın arka yüzünü ise yürüyüşün geçtiği yerlere dair bir rehber kaplıyor. Galata Rum Okulu’ndan edinilebilecek harita ve burada sergilenen, rotadan ‘manzaralar’ sunan fotoğraflar çalışmanın sadece görünen kısmı. Asıl için, “Tabana kuvvet!” demek gerekiyor. Zira ‘İki Deniz Arası’, İstanbul şehrinin Karadeniz-Marmara hattında, yıllar içinde ve coğrafi-sosyolojik katmanlar arasındaki yolculuğunu, dönüşümünü canlı canlı görmeye bir davet. Bir yandan da Taycan’ın şehirde oluşturduğu bu yürüyüş rotasının tadını çıkarmak için benzersiz bir olanak.
Karadeniz sahilinde, Yeniköy’den başlayıp Menekşe Plajı’nda sonlanan rotada köyler, ayçiçeği tarlaları, linyit madenleri, dereler, baraj gölü, mağaralar, eski tren yolları, kent bostanları var. Ve tabii biçimsiz toplu konutlar, güvenlikli siteler, yoksul göçmen semtleri, İstanbul’un ‘içini dışına çıkaran’ sarı damperli hafriyat kamyonları ve karşılaşacağınız meraklı bakışlar…
Projenin ‘yürüme eylemine’ ve kentin dönüşümüne dair sunduğu önermenin yanı sıra bir ‘güncel’ yönü de var. Rota aynı zamanda Başbakan’ın 2011’de ‘muştuladığı’ çılgın proje Kanal İstanbul’un geçeceği varsayılan hatlardan biri. Serkan’ın böyle bir yürüyüş rotası yaratmaya kalkışmasının sebeplerinden biri de İstanbul’da yapay bir boğaz oluşturmayı varsayan bu ‘mega, çılgın proje’. Ama asıl motivasyonu bu değil. Proje esasında, Taycan’ın geçen seneki sergisi ‘Kabuk’la yakın akraba. (‘Kabuk’ta İstanbul’un çeperinde olan biteni -şaha kalkmış inşaat faaliyetlerini, şehrin periferisinin aldığı halleri- fotoğraflamıştı.) 

Yürüyüşümüzün beşinci saatine yaklaşırken Küçükçekmece Gölü kıyısında verdiğimiz molada anlattı:
“Kabuk’u hazırlarken kentin çeperlerindeki noktalara gidiyordum. Ama sergideki fotografik temsilden daha öte bir tecrübe yaşıyordum. En basiti yanından geçen binlerce kamyonun İstanbul’un toprağını bir yerden bir yere aktardığını görüp, bunu İstanbul’un yer değiştirmesi gibi hissediyordum. Bu bana o kadar büyük bir deneyim gibi geldi ki muhakkak paylaşmam gerekiyordu. Likya Yolu vb. tematik yürüyüş rotalarıyla da çok ilgileniyordum, yürüyüşün verdiği ritimle beraber bir deneyim yaşamayı önemli buluyorum. Üçüncüsü de Kanal İstanbul... Hayatımızı birebir değiştirecek, duyduğumuz mega projelerin en megası... Bu üçü harmanlandı. Rotanın üzerindeki yerleri ‘Kabuk’tan biliyordum, insanların böyle bir deneyim yapabilmesi için neden böyle bir rota hazırlamayayım dedim... Öte yandan yürümek en naif protesto. Aynı zamanda bu yolu yürümek bu sanat eyleminin içerisinde beraber var olmak anlamına da geliyor.” 

Barajdan Yarımburgaz Mağaraları’na...
Biz tamamını yürüyemeyeceğimiz için; üçüncü etabın sonuna yakın bir nokta olan Sazlıdere Barajı eteklerindeki İSKİ Tesisleri kapısından başlayıp, kurumuş nehir yatağının kenarından İstanbul’a ilerliyoruz. Mübadeleye dek Rumların yaşadığı, ardından Selanikli mübadillerin
yerleştiği ve bugün TOKİ’nin devasa konut alanlarından olan Kayabaşı/Kayaşehir’e doğru ilk adımlarımız. Solumuzda kent bostanları, seralar ve inekler; ikinci kilometreye doğruysa sağımızda yıkıldı yıkılacak haldeki eski bir Osmanlı köprüsü (Papaz Köprüsü)…
Haritanın arkasındaki metne dikkat kesilelim: İleride solda 18’inci yüzyılın sonunda inşa edilmiş ve bugün itfaiyenin kullandığı Azatlı Baruthanesi var. Vadinin ucunda ulaştığımız yer ise İstanbul’un tarihteki ilk yerleşim noktası: Yarımburgaz Mağarası. (Burası dördüncü etabın başlangıç noktası.) Buranın sit alanı olup olmamasıyla pek kimsenin ilgilenmediği aşikâr. Paleolitik çağa tarihlenen, Bizans kalıntıları da bulunan mağaradayız. Yol kenarına arabalarını çekip mağaranın ağzında vakit geçiren üç yetişkin erkek aşağı inerken biz de yukarı tırmanıyoruz. Mağara parmaklıklarla kapatılmış ama üstteki ağzı açık ve evet ‘Emrah, Onur, Selami’ de buradaymış... 

Kentin içi dışına çıkıyor

İnip toprak yoldan devam ediyoruz. Vadi gerimizde kaldı, otoyoldan en çok ‘sarı damperliler’ geçiyor. Rehbere dönelim; “İstanbul’un hafriyat döküm sahaları, şehrin eski maden yatakları ve taşocakları bu civarda. Yakın çevrede İstanbul’un en büyük inşaat projeleri devam ediyor…” Kamyonlar işte bu inşaatların atıklarını taşıyıp, hafriyat sahalarına döküyor. İstanbul’un bir köşesindeki yarılmış karnından çıkanlar, şehrin başka bir ucundaki oyuklarına dökülüyor. Serkan’ın rehber metinde dediği gibi; kenti içi, mütemadiyen dışına çıkıyor… 
Buradan TEM’in yanındaki yola süzülüyoruz. Rehber metinde bahsedilen dar demir köprüden geçip Altınşehir’in içine giriyoruz; su ve ihtiyaç molası. Marketi işleten genç “Abi yürüyor musunuz?” diye giriyor söze. Ve bölgenin tarihi bir alan olduğundan ama kimsenin ilgilenmediğinden, mağaralarda ‘define avına’ çıkan ve nihayetinde hayatını mahveden (Mağaralardaki ‘cinler’ yüzünden…) mahallelilerin öyküleriyle devam ediyor. 













Kullanılmayan eski tren yolundan geçiyoruz...

 
Kent bostanları...

 
‘Su ikmalinden’ sonra istikamet eski tren yolu. TEM yan yol köprüsünün altından, köprünün altına çadır kurmuş Romanların yanından geçtikten sonra eski tren yolunun üzerindeyiz. Sağda Beylikdüzü’nün blokları, arkamızda TEM’in uğultusu... Yine de paslanmaya yüz tutmuş rayların üstünden, Küçükçekmece Gölü sazlıkları boyunca yürümek tuhaf bir dinginlik hissi veriyor. Serkan’ın daha önce başladığı rotayı işaretleme işlemini burada devam ettiriyoruz. ‘İki Deniz Arası’nın logosu turuncu-mavi iki çizgiyi istasyon platformunun duvarına işaretliyoruz.
Platformu bitirdikten sonra sağdaki patikayı geçmekte sıra. 


Üç Kastamonulu ailenin ektiği üç kent bostanı sıralanmış burada. Selamlaştığımız karı-koca Bayrampaşa Hali’ne gönderecekleri kuzu- kulaklarını bağlıyorlar. Ağzımızda kuzukulağının ekşimtrak tadı, devam ediyoruz. Haritamız ve yol bizi atıştırma ve çay molası verdiğimiz, Küçükçekmece Gölü kıyısındaki Papuli Restoran’a çıkarıyor. 

Menekşe Plajı...

Restorandan çıkıp birkaç yüz metre daha yol aldıktan sonra artık Halkalı’nın korunaklı sitelerinin sınırındayız. Bir zamanların Halkalı Çöplüğü’nün olduğu alana inşa edilmiş güvenliği ve de boyu epey yüksek siteler yan yana... İçi lüks ve güvenlik dolup taşan konutların dışındayız, etrafımızdaysa geçen arabalardan başka bir insani yaşam belirtisi yok. Etraf inşaat, inşaat atıkları, dikenli tellerle çevrili arsalardan ibaret…
Rota buradan Marmaray Şantiyesi’ni, Halkalı Gümrüğü’nü ve en nihayetinde Küçükçekmece Gölü içindekiparkı kat edecek şekilde devam ediyor.


Ve final: Menekşe Plajı’ndayız. Arkamızda ışıklı tabelalarıyla balık lokantaları, havanın iyice kararmasına dakikalar var. “İstanbul’u hiç bu kadar ayaklarımın altında hissetmemiştim” diye geçiriyorum içimden. Serkan’ın bahsettiği ‘şehri katman katman hissetme’ deneyiminin en azından son etabını tamamlamış olmanın verdiği tatlı zafer duygusu da cabası. 












HARİTANI AL VE YOLA ÇIK!
Serkan’ın amacı işin kendisinden çıkması ve haritanın insanlar için kendiliğinden bir yola dökülme vesilesi olması. Bienal boyunca Galata Rum Okulu’ndan haritayı edinip (Harita Atlas dergisinin aralık sayısında ek olarak verilecek), yürüyüş ayakkabısı, yedek tişört/çorap, su ve meraklı bir yol arkadaşıyla keşfe çıkmak bir boş güne bakar... (Rotanın her bir durağına toplu taşıma ile ulaşmak mümkün.) Biz merkeze uzanan sonuncu etabı seçtik ama köylerden geçen ilk üç etabın son derece pastoral bir etap olduğunu not etmeli. Taycan’ın rehberliği eşliğinde ve grupla yürümek isterseniz yürüyüş tarihleri ‘İki Deniz Arası’nın Facebook sayfasında. Taycan yarın saat 19.00’da Galata Rum Okulu’nda bienal kapsamında projeye dair bir söyleşi yapacak. 





‘KENTİ KIRSALDAN MERKEZE YÜRÜMEK’Serkan Taycan’ın özetiyle ‘İki Deniz Arası’ yolculuğu: “Bir denizden (Karadeniz) başlayıp linyit madenlerinin, orman arazilerinin içerisinden, bir su havzasından (Terkos Gölü), pastoral bir coğrafyadan geçiyorsun. Kocabayır’dan (Burası hem Karadeniz hem Marmara’yı görebildiğiniz tepe) rotanın iki tarafına da baktıktan sonra Şamlar Köyü’nden, Sazlıdere Barajı’ndan ve vadiden geçiyorsun. Yarımburgaz Mağarası’ndan, kentin saçaklarındaki yerleşimlerin yanından, TEM otoyolunun altından geçip kent bostanlarına ulaşıyorsun. Küçükçekmece Gölü’nün kenarından, tren hattının üzerinden yürüyüp Bosphorus City’nin, Halkalı Çöplüğü’nün üzerindeki dönüştürülmüş arazilerin ve üzerlerinde yapılmış toplu konutların yanından geçiyorsun. Gümrük, Küçükçekmece Gölü ve İstanbul’un tarihi plajı Menekşe Plajı’na varıyorsun. Kent katmanlarının kırsal, köy, köy kent, kent çeperi ve kent merkezi şeklinde sıralanması...”