@omererbil

İKİ KUYUMCU BİR GAZETECİ: Dede topraklarına ziyaret

İKİ KUYUMCU BİR GAZETECİ:
Dede topraklarına ziyaret
İKİ KUYUMCU BİR GAZETECİ:
Dede topraklarına ziyaret
Kuyumculuk yapan çocukluk arkadaşlarımla beraber ecdat yadigârı dede topraklarına bayram ziyaretiydi bizimkisi bir anlamda... Dört gün süren Makedonya-Kosova turundan notlarım...
Haber: ÖMER ERBİL - omer.erbil@radikal.com.tr / Arşivi

Bayram tatili için gittiğim memleketim Tekirdağ’da çocukluk arkadaşlarım Ertan Güneş ve Mustafa Kartallı ile çaylarımızı yudumlarken bir anda karar verdik bu seyahate. İlk sorumuz şu oldu; hangi ülkeye vize yok? Birkaç ülke alternatifi konuştuktan sonra Üsküp fikri ağır bastı. Aslında üçümüzün de dede toprakları sayılırdı.
Bayramın ikinci günü bir saatten biraz fazla süren uçuşla Büyük İskender Havaalanı’na indik. Ülkeye girişte sorun yaşamadık. İlk amacımız araç kiralamaktı. Havaalanında günlük 70 ile 100 euro arasında değişen fiyatlar söylenince vazgeçtik. 20 euro karşılığında bir taksiyle şehir merkezine geçtik. Kahvaltı için oranın en meşhur börekçisi, Üsküp Türklerinin tabiri ile ‘Bürekçi Pehlivan’ı bulduk.
Nefis bir börek ziyafeti sırasında yabancı olduğumuzu anlayan hemen herkesin ‘Hoş geldiniz’ tepkisi ile karşılaştık. Tabii ardından “Nerdensiniz? Niye geldiniz? Kime geldiniz?” soruları eksik olmadı. Kahvaltı sırasında konaklama sorunumuzu da çözmüş olduk. Misafirperverlik gösterip organize bir şekilde çok yakında bir Türk otelinde yerimizi ayarladılar. Kişi başı 25 euroya üç yıldız düzeyinde bir oteldi. Günlük 50 euro karşılığında aracıyla birlikte şoförü de onlar ayarladı. 300 euro aylıkla çalışan şoförümüz için bayram sürpizi oldu.

Üsküp’te Osmanlı izleri

Önce Türk Mahallesi olarak adlandırılan eski Üsküp şehrini gezdik. Cumbalı iki katlı evler, Türkçe tabelelar, Türk mutfağının hâkim olduğu Makedonların tabiri ile Müslüman mahallesindeydik. Adım başı caminin olduğu mahallede Arnavutça ve Türkçe hâkim. Medreseler, nargile kafeler, köfteciler, börekçilerin hakim olduğu yerde bir de bitpazarı var. Her türlü kirli de bu pazarda dönüyor. Kaçakçılar, yasadışı silah alımı, kalpazanlık bu pazarın vazgeçilmezi.
Varna Nehri’nin diğer yakası ise Makedon şehri. Tarihi Osmanlı köprüsünden diğer yakaya geçtiğinizde hava değişiyor. Sizi heykeller, binalar, mağazalar karşılıyor. Son yıllarda hemen her meydana heykel dikilmeye başlanmış. Ülkede bu tartışma konusu da olmuş. AB ’den gelen paraların heykellere harcanması yoksul halkı epey kızdırmış. Bugüne kadar 25 milyon euro’nun heykeller için harcandığı halkın dilinde.
En güzel kafeler, restoranlar, eğlence merkezleri Makedon tarafında. Gece saat 21.00’den sonra Müslüman mahallesinden de gençler bu tarafa geçiyor. Yaşlı Arnavutlar bundan da oldukça rahatsız. Gençler asimile oluyor korkusu dillerinden düşmüyor. Gençlere sorarsanız onlar da kendi mahallelerindeki durumdan, yaşlıların kendilerine sürekli çekidüzen vermeye çalışmasından rahatsız. Klasik kuşak çatışmasından öte bir tartışma bu. Bir anlamda koruma içgüdüsü, azınlık psikolojisi de denebilir.
İkinci gün sabah erken saatlerde yola düşüyoruz. Her 15 - 20 km içinde gişeye para ödemek zorunda olduğumuz, Tito’nun yaptığı otobandayız. Aslında tüm yollar, köprüler, barajlar hep onun döneminde yapılmış. Yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra Bitola yani Manastır’dayız. Osmanlı şehri olan İttihat ve Terakki’nin karargâhlarından sayılan bu Osmanlı şehrinde de aslında pek bir iz kalmış değil. Eski postane binası merkezde iki cami ve Atatürk ’ün okuduğu Askeri İdadi mektebinden başka mimari bir yapı neredeyse yok. Atatürk’ün okulu müze yapılmış. Küçük ama sevimli müzede Atatürk’ün hayatı ile birlikte kullandığı bazı kıyafetlerin imitasyonları bulunuyor.

Bölgenin incisi: Ohrid

Adeta tabloyu andıran sonbaharın bize sunduğu nefis dağ manzaralı yollardan, bir saatlik yolculuk sonunda Ohrid’e varıyoruz. Göl manzarası karşısında büyülenmemek mümkün değil. Ohrid kalesinden tüm şehri ve gölün muazzam manzarasını izleme fırsatı buluyoruz. Ohrid’e gelip de balık yememek olmazdı. Gölde balık tutmak UNESCO kararıyla yasak. Ancak illegal servisler yapılmıyor değil. Sadece belvica isimli balığın tutulması ve servisi serbest. Nefis bir tat. Türkiye standartlarında oldukça pahalı bir yiyecek olan Ohrid’e balık keyfi için üç kişi 200-300 euro’yu gözden çıkarmanız gerekiyor.
Seyahatimizin üçüncü gününde rotamızı Kosova’ya çevirdik. Nefis dağ manzaralı yollardan iki saat süren bir yolculuk sonunda büyülü bir ortama; Prizren’e girdik. Dağın eteğinde kurulu şehrin ortasından akan Bistriça Nehri ve etrafındaki tarihi evler mükemmel bir dekor. Balkanlar’daki Osmanlı izlerini en ağır biçimde hissettiren Prizren’de kafelerin bulunduğu meydanda dinleniyoruz. Günlerden cuma. Ve namaz vakti geldiğinde cami dolup taşıyor. Türklerin ve Arnavutların camileri ayrı. Birinde hutbe Türkçe, diğerinde Arnavutça okunuyor.
Öğleden sonra rotayı Priştina’ya çeviriyoruz. Kosova’nın başkenti olan Priştina sanayisi, şehirleşme hareketi, kalabalığı ile Balkanlar’daki herhangi bir şehirden farklı değil. Bu büyük şehri gezebilmek için bir günün çok yeterli olmayacağını anlıyor ve eski şehir olarak bilinen Osmanlı mahallesine gidiyoruz. Ancak genişleyen ve her geçen gün büyüyen şehir bu mahalleyi de adeta yutmuş. Sokaklarda Osmanlı evlerinin arasında yeni mimari yapıların fazlalığı tüm büyüyü yok etmiş.
Gezimizin son gününü Struga, Ustrumca, Rodoviç ve Doyran Gölü’ne ayırdık. Üç ülkeye kıyısı olan Doyran Gölü bir doğa harikası. Yaz aylarında safiye yeri olarak kullanılan Doyran, sonbaharda hayalet kasabayı andırıyor. Ezcümle size 4 günlük Balkan turumuzu özetlemeye çalıştım. Dönüş yolunda üç arkadaşın da ruhunun derinliklerinde bıraktığı iz şu oldu: ‘‘Dedelerimiz bu toprakları keşke terk etmek zorunda kalmasaydı.”