İki nokta üst üste: Bir insan

İki nokta üst üste: Bir insan
İki nokta üst üste: Bir insan
Bir yığın eşya ne anlatabilir dışardan bakana? Etrafımıza biriken şeyler, hayatımızın gerçek bir portresi olabilir mi? Bülent Erkmen'in küratörlüğündeki 'Lokman:', bu tür sorularla karşı karşıya bırakıyor...
Haber: AHU ANTMEN - ahu.antmen@radikal.com.tr / Arşivi

Andy Warhol, 1974 yılından başlayarak ölümüne kadar kutularda biriktirdiği malzemeyi ‘ Zaman Kapsülleri’ diye adlandırmış; gazeteler, fotoğraflar, davetiyeler, defterler, yiyecek ambalajları ve akla gelebilecek türlü şeyi koyduğu bu kapsüllerin sayısı 1987’ye kadar 600’ü geçmişti. Kendi deyimiyle gerekli gereksiz bir sürü “şey”le dolu bu kutular, yaşadığımız çağın ruhuna ayna tutmuş bir sanatçının yaratıcılık süreçlerine dair ipucu edinmek için eşsiz bir hazine oldu sonra. Warhol, biriktirmenin de bir gün başlı başına sanatsal bir pratik haline gelebileceğini öngörmüş müydü kim bilir? Bu kutuları doldurup doldurup bir köşeye kaldırdığı dönemde, müzayedelerden ve antikacılardan edindiği maddi değeri yüksek nesnelerin yanı sıra eskicilerde, bitpazarlarında, orada burada karşısına çıkan ıvır zıvırı da toplamaktaydı. Bunların arasında, sonradan inanılmaz rakamlara satılan kurabiye kavanozları ve polaroid fotoğraf serisine konu olan dişçi kalıpları da vardı. Aslında biriktirilenin ne olduğundan çok tüketim kültürünün sonsuz birikimi veyahut birikintisiydi gündeme gelen. Warhol, hiçbir şeyi fırlatıp atamayan o insanlardandı. Warhol’un biriktirdiği yıllarda dünyanın öbür yakasında Ilya Kabakov, hiçbir şey atamayan bir adamın hikâyesini yazıyordu: “Evet ama neden anılarımdan ayrılayım ki” diyordu adam. “Bu dağınık halde dışardan bir çöp yığını gibi görünen anılarımdan?..”
Sergi konseptini Bülent Erkmen’in gerçekleştirdiği ‘Lokman:’ sergisi, işte bu tür sorularla karşı karşıya bırakıyor izleyiciyi: Bir yığın eşya ne anlatır dışarıdan bakana? Hayat boyu etrafımıza biriken şeyler, anılarımızın, hayatımızın gerçek bir portresi olabilir mi? Etnografik bir müze mantığı içinde nesneler, bir insan ömrünü dile getirebilir mi? Erkmen, İstanbul Tasarım Bienali kapsamında düzenlenen sergide matbaacı Lokman Şahin’in çalıştığı ortamda etrafında bulunan her şeyi Milli Reasürans Sanat Galerisi’ne taşıyarak eşyaların anlattığı bir biyografi kurgulamış. Sergiye, Lokman Şahin’in kendi anlatımından hayat hikâyesinin yazılı olduğu duvarlar ve bir de film eşlik ediyor. Duvardaki yazılar çok samimi; Lokman Şahin’in Anadolu’nun bir köyünde başlayan, tıp fakültesinden siyasal bilgiler fakültesine uzanan, türlü işler derken yayıncılık ve matbaacılık serüveni, hayatına dair muhasebe yapan bir insanın içtenliğiyle anlatılıyor. Film ise Lokman Şahin’in yüzünün galiba hiç doğrudan görünmediği, kopuk hayat kesitlerinin bir araya geldiği, hiçbir şey anlatmayan ama çok şey gösteren bir gündelik hayat akışı sunuyor. Derler ya bir insan hayatta sevdiği işi yapıyorsa ondan kralı yoktur diye, Lokman Şahin’in de sevdiği her şeyi –kitaplar, bitkiler, resimler ve daha pek çok şey– işiyle bütünleştirebilmiş biri olduğunu anlıyoruz; sergi öncelikle bunu anlatıyor. Erkmen, Lokman Şahin’i çok özel eşyalarına varana dek göstererek, ama öte yandan afişinde, filminde, sergi kitabında doğrudan görünmesini engelleyerek bir tür görünmez kahraman ilan ederken, aslında ‘insan dünyası’nı anlatıyor satır aralarında. Seçtiği konunun Lokman Şahin’in kitap, sanat, doğa gibi güzel şeylerle dolu renkli dünyası olması da izleyicinin şansı. (Yalnız o papağan pek memnun görünmüyordu galeride, onu da söyleyeyim!)
Çağdaş sanat pratiği epey zamandır resmi tarih arşivlerinden kişisel hayat arşivlerine uzanan bir çerçevede, bazen kolektif bir bellek unsuru olan, bazen her birimizin anılarında başka çağrışımlar yapan dağınık ya da düzenli eşya yığınlarını getiriyor karşımıza. Biriktirerek ‘kendi’leştirmenin, arşivleyerek tarihselleştirmenin, yeniden sınıflandırarak yeni gerçeklikler kurmanın anlamlarını sorguluyor. ‘Lokman:’ sergisi, Bülent Erkmen’in bir ‘yapıt’ı olarak dikkat çektiği için öncelikle bu çerçevede gündeme geliyor; başlı başına bir enstalasyon gibi deneyimlendiğinde başta Karsten Bott’un çağımızın en iddialı otobiyografik yapıtı olarak nitelendirilebilecek ‘Hayat Müzesi’ gibi bir dizi nesne odaklı enstalasyonu çağrıştırıyor. Hale Tenger’in 1990’lı yıllarda atölyesini Galeri Nev’e taşıdığı ‘Devren Kiralık’ sergisi de akla geliyor. ‘Lokman:’, bu açıdan bakıldığında, bir biyografi anlatma şekli olarak yepyeni bir dil kurmasından değil belki ama sunduğu malzemenin hem insani hem kültürel zenginliğini izleyiciye aktarabilmesinden ve herkesi kişisel dünyasına ilişkin sorularla gönderebilmesinden alıyor. İçinde Lokman Şahin’e, sanata ve hayata dair sürprizleri olan ilginç bir sergi; üşenilmez böylesine, mutlaka görün. 3 Kasım’a kadar sürüyor.