İKSV, Deniz Palas'ı iftiharla sunar

İKSV, Deniz Palas'ı iftiharla sunar
İKSV, Deniz Palas'ı iftiharla sunar
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, artık Şişhane'deki Deniz Palas'ta. Bu, çoğumuz için sıradan bir nakil işleminden çok daha anlamlı, çünkü koca konser salonu, lebiderya restoran-barı, çağdaş sanat işleri, tasarım dükkânı ve fazlasıyla bir vaha burası. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner rehberliğinde dolaştık...
Haber: BAHAR ÇUHADAR / Arşivi

 

Cismindeki şiirsellik isminden başlıyor; Deniz Palas. İki sözcük ancak bu kadar uyumlu eşleşebilirdi ve ancak böyle bir konumda vücut bulmuş bir ‘apartmana’ yakışırdı... Kişisel kent hafızamdan ‘Envaiçeşit aydınlatma alet edevat  dükkânının sıralandığı bölge’ diye çıkarabileceğim Şişhane, nicedir şehrin en yeni eğlence mekânlarına kucak açmış durumda. Deniz Palas namlı bina ise 1920’de konmuş caddeye. ‘Kirzade’ adıyla anıldığı apartman günlerinde, birtakım şanslı kulların güne Haliç’in enfes manzarasıyla başladığı yer olmuş.
1920’den beri görüp geçirdikleri kendinde saklı, biz fanilerin kapısından içeri girmesine vesile 2005’teki 9. Uluslararası İstanbul Bienali olmuştu. Michael Blum’un tarih bilgilerimizi zorlayan, çoğumuzu gerçekliğine inandırdığı, 1900’lerin başında yaşamış Marksist, feminist, Musevi Safiye Behar’ın odası ile yanı başında Nedko Solakov’un duvarları dile getirdiği işi; Deniz Palas ve bienal kelimeleri yan yana geldiğinde ilk akla düşenler... Solakov, duvardaki notların bir parçasında şöyle diyordu: “... Odaya giren yedi kişiden ortalama altısı önce Haliç’e bakan pencerelere gidecek, birkaç saniye çevrelerine göz attıktan sonra da odayı terk edecekler...” Haksız sayılmazdı...
Deniz Palas, bienalin ardından kapılarını, derin bir estetik operasyona girmek üzere kapamıştı. Bugün itibarıyla hem İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) merkez üssü olarak hem de manzaraya doyulacak terası, restoranı ‘X’, güncelin peşindeki konser ve performans alanı ‘Salon’, İKSV tasarım dükkânı ve kafesi ‘Peralı’yla dışarıya da açılan bir merkez olarak yeni hayatına başlıyor.
Burası, mahallenin en gösterişli apartmanlarından biriyken ne kadar hareketliydi bilinmez ama bugünden itibaren son derece tempolu zamanlar geçireceği kesin. Solakov’un öngörüsünün ise artık pek geçerli olmayacağını söylemek mümkün. İKSV’nin yeni ‘evi’ Deniz Palas, mekâna yayılan güncel sanat işleri ve klasik süslemeleriyle öyle göz alıcı ki, içerisi de en az dışarıdaki manzara kadar çekiyor insanı.
İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’in rehberliğinde gezdiğimiz binanın açık alanlarıyla restoran, teras, asansör gibi ortak alanlarına 22 sanatçıya ait güncel işler yerleştirilmiş. Küratörler Fulya Erdemci ve Arzu Yayıntaş’ın yönetimde seçilen işlerin ziyaretçiyi ilk karşılayanı Ayşe Erkmen’in ‘Rengarenk’i. Erkmen’in renk renk jaluzileri binanın ön camlarını kaplıyor. Ana kapıdan girmeden başınızı hafif sola çevirdiğinizde, sıvanın altından çıkan 90 yıllık bir imza çarpıyor gözünüze: ‘Georges Coulouthros. Architecte.’ Girmeden tanışın; 1920 yılında binayı Art Nouveau stilinde inşa eden İstanbullu Rum mimar, Georges Coulouthros (Yorgo Kulutros). Kapıdan girer girmez de Sarkis’in 2. Bienal’de Ayasofya Hazine Binası için yaptığı avizenin bir uyarlaması, tavandan salınarak ‘Hoşgeldiniz’ diyor.
Girişteki merdivenlerin devamında güncel müziğin izini sürenlere kapısını açacak olan Salon, Deniz Palas’ın Şişhane’nin gece hayatına hediyesi. Hüseyin Alptekin’in 52. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda gösterilen ‘Şikayet Etme’ (Don’t Complain) adlı LED ışıklı pano uygulaması da burada. Salon’un arka sokak girişlerini sağlayan fuaye bölümünde, başını yere eğecekleri bir sürpriz bekliyor: Siyah-beyaz zemin üzerinde minik minik yaratıklar, İnci Eviner imzalı, ‘Kaygan Oryantasyon’.
Binayı merdiven boşluğundan, aşağıdan gökyüzüne doğru sarmalayan başak dalları, Selim Birsel’in elinden çıkma. Başak dallarını oluşturan tank şeklindeki baskılar yukarı doğru önce çoğalarak, sonra seyrelerek uzanıyor. Arzu Yayıntaş, Birsel’in merdiven boşluğunda çalışmayı seçerek komşuluk ilişkisine de işaret ettiğini anlatıyor.
En oyuncaklı işlerden biri asansörde gizli. Canan Tolon’un aynalarla yaptığı ‘sihibazlıkla’ suretinizin uzaklaşıp yakınlaştığına, sonsuza uzadığına, çoğaldığına şahit oluyorsunuz. Yedi katlı binanın iki, üç ve dördüncü katları ofislere, beşinci katı yönetime ayrılmış. Üç, dört ve beşinci katlardaki camlar, Aydan Murtezaoğlu’na teslim edilmiş. Sanatçı ‘Kariyerist’ adlı işiyle fotografik imgeleri cama uyarlamış.
Yönetim odaları, beşinci katı tanıdık bir isimle paylaşıyor. Marttan itibaren burası Leyla Gencer Müzesi olarak ziyarete açık olacak. Sanatçının Milano’daki evindeki eşyalar, kitapları ve piyanosu buraya yerleşecek. Taner, araştırma amaçlı ziyaretlere de açık olacak müzede dönem dönem resitaller verilmesinin de planlandığını anlatıyor.
Altıncı kattaki restoran X’in işletmesi Borsa’ya emanet. Restoranın bir köşesi, İznik Çini Vakfı’nın özel armağanı çinilerle bezenmiş fırına ayrılmış. Hemen karşısında, terastan da görülebilen, Canan Dağdelen’in tepeden bakınca ‘Place’ yazısını oluşturacak biçimde yerleştirilmiş toplarının bulunduğu küp yer alıyor. Terasın daimi konuğuysa Yang Jiechang. Sanatçının 10. Uluslararası İstanbul Bienali için ürettiği ‘I Believe in Angels’ adlı neon yerleştirmesi gökyüzünü kucaklıyor.
Açık ofislerde Bülent Şangar ve Cengiz Tekin’in fotoğrafları, Füsun Onur, Gülsün Karamustafa ve Hale Tenger’in işleri yer alıyor. Yönetim katı Ömer Uluç, Devrim Erbil, Özdemir Altan, Komet, Mehmet Güleryüz, Güngör Taner’in resimlerine ayrılmış. Mesaisi de, eğlencesi de bol bu bereketli bina, tüm bu işlerle bir sergi alanı formuna bürünmüş. Binanın, ana kapısı dışında caddeye açılan iki ‘gözü’ daha var; İKSV tasarım dükkânı ve yine Borsa’nın işletmesine teslim edilmiş kafe Peralı. Tasarım dükkânı başta New York’taki MoMA’nın ürünleri olmak üzere çeşitli tasarımcıların işlerinin satıldığı ferah bir konsepte sahip.
Dolu dolu bir yapı olarak ikinci yaşamına tam anlamıyla bugün başlıyor Deniz Palas. ‘Yolu açık olsun’ diyoruz dışımızdan, içimizden ‘Bir köşede Safiye Behar’ın odası da dursaymış keşke...’ diye geçirerek. Görgün Taner de yanıtlarına Behar’ı anarak başlıyor...


Deniz Palas’ta kimler yaşamış vaktiyle?
Safiye Behar yaşamış işte! (Gülüyor) Burayı 2004 Ekim’inde üç kardeşten satın aldık. 2005’te bienal mekânı oldu. 2006 Eylül’ünde restorasyona başlandı, 2010’a kadar sürdü. Apartman olarak kullanılmış zamanında. Tabanı 450 metrekare, 150’şerden üç daire varmış. Orijinaline sadık kaldık. Kapılar, trabzanlar, merdivenler elden geçti. Saruhan Mimarlık, Doğan Tekeli ve Dr. Burhan Satıcı’nın emeği var. Restoran, kafe, Salon gibi ortak alanların mimarı ise Nazlı Gönensay. Tavandaki süslemelerin yenilemelerini Kaya Üçer yaptı.
İKSV burayı yerleşecek bir bina ihtiyacıyla satın alıyor, araya bir de bienal giriyor...
İKSV’nin kendi binası olsun, değişik bir iş modeliyle hayata geçsin düşüncesi oluştu. Burada İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ve İKSV İktisadi İşletme var. İktisadi İşletme, Salon, X, İKSV Tasarım gibi işletmelerin sahibi. X’i, Salon’un yeme içme kısmını ve kafeyi Borsa işletiyor. Gelirleri İktisadi İşletme’ye, oranın artısı da festivallerin yapılabilmesi için vakfa gidiyor. Uzun dönemdeki niyet, bu sistemin çarkı döndürmesi yolunda. Bienal fikriyse Vasıf Kortun ve Charles Esche’den gelmişti. Bienali bir yürüyüş yolu olarak tasarlamışlardı, mekân ararken bu binayı sordular ve kullandılar.
Deniz Palas’la birlikte İKSV de dönüşüyor, Şişhane’yi merkez alarak kültür sanat alanındaki rolünü hayli artırıyor...
Burasıyla, İKSV’nin hayatında bir sürü şey değişecek. İKSV festivallerini değişik mekânlarda yapıyordu ama şimdi sürekli sergileyebileceği bir alana sahip oldu. Bu alanda güncel müziğin, güncel gösteri sanatlarının, tiyatronun yeni, genç isimleri çıkacak. İkincisi, İKSV Türkiye’den üretime daha fazla önem verecek. Bir de kültür sanat hayatının entelektüel alanına daha fazla katkıda bulunacak. Yurtdışından sanat ve kültür insanlarıyla buradakileri buluşturma operasyonları artacak. Özellikle Anadolu’daki kültür sanat insanlarını ve girişimlerini İstanbul’daki yaşantıyla buluşturacağız. İstanbul’daki genç sanat ortamına da destek sağlayacağız. Şişhane’ye bizimle beraber birtakım kültür kurumları da geliyor. İnanıyorum, buraya hem bağımsız hem de ünlü kültür sanat kurumları gelecek. Şişhane yakın zamana kadar çok da geçilmeyen, geceleri fazla hayatın olmadığı bir yerdi. Bu dönüşüm Şişhane’yi de başka bir yere taşıyacak.


Burası bir kültür sanat kurumu evet, ama tüm binanın sanat eserleriyle donatılması nasıl bir ihtiyacın sonucu?
Binanın kendisi yeterince önemli. Ama bienal sırasında, güncel sanatla beraber bir değişime uğradı. İstedik ki bina, güncel sanatı yaratan sanatçılarla beraber, bu özelliğini gelenlerle paylaşabilecek şekle dönüşsün. Bu hem onlara bir selamlama hem de güncel sanatın yaşamın içinde oluşunu olumlama. İşler 10 senelik bir anlaşma çerçevesinde kiralandı. Artık dünyada kültür sanat kurumlarının içerisine sanatçılar bir şekilde müdahale ediyorlar ve binalar başka türlü anlam kazanıyor. Biz de buraya müdahale edilmesini istedik onu da Fulya (Erdemci) ve Arzu (Yayıntaş) ile beraber yapmış olduk.


Sizce bu binanın bir cinsiyeti var mı? Bana anne gibi geliyor. Üretken, kucak açıcı, yeniliklere açık... Kendisiyle oynanmasına kolaylık gösteriyor ama kolay da taviz vermiyor, bazı kuralları var. Seni teşvik ediyor ama kendisinden olmayanı hemen fark ediyor.


Burası aynı zamanda bir mesai mekânı, çalışma temposunu nasıl etkileyecek binanın kendisi?
Çalışanların temposunu etkiledi bile. Luvr’dayken, buradan bağır, orada dört kişi duysun ortamındaydık. Burada değişik birimler halinde çalışılıyor. Yeni bina, yeni çalışma ortamı özellikle böyle bir yerdeyse müthiş motive ediyor. Özelliği çok değişmedi, burası yine apartman. Apartmanda değişik daireler varken burası koskocaman, anne gibi... Yeme içmeyi en yukarıya topladı; çocuklar burada yiyin, eğlenecekseniz buyurun aşağıya, çalışacaksanız üçüncü, dördüncü kata diye...

 

MİSAFİR SALONDA AĞIRLANIR!

Deniz Palas’ın giriş ve birinci katlarında yer alan Salon, bu gece ‘The Bad Plus’ konseriyle gece hayatına giriş yapacak. Oturmalı 200, ayakta 600 kişilik kapasiteye sahip Salon’un direktörü Bengi Ünsal. Mekânın marifetlerini birinci ağızdan dinliyoruz: “Her türlü alternatif, yenilikçi işe açığız. Güncel müzik ağırlıklı olacak. Ama içine rock da girecek, Latin de, caz da. Klasik müzik ve dans, performans etkinlikleri ikinci ağırlık noktamız. Mekânı yabancı kültür oluşumlarına da açacağız. Ekimden sonra
takvim sıklaştırılmış olacak. Performanslara göre değiştirilebilir, mobil bir sahne tasarımımız var. Ayakta veya oturmalı müzik etkinliklerinin çoğunluğunda sahne belli bir yerde duracak. Ama bir grup ‘Salonun ortasına sahne kurmak istiyorum, yukarıdan insanlar izlesin’ derse bunu da yapabileceğiz. Salon, İKSV’nin festivallerinde de kullanılabilecek. Caz Festivali’nin sonuna kadar açık tutacağız, sonra yaz tatiline sokmayı ve eylül, ekim gibi açmayı düşünüyoruz.”