'İlk merdiveni ilkokulda gördüm'

'İlk merdiveni ilkokulda gördüm'
'İlk merdiveni ilkokulda gördüm'

FOTOĞRAF: SERKAN OCAK

Rize, İkizdere'de toplanan Su Meclisi'nin katılımcılarından biri, göçer halde yaşayan son Yörük boyu olan Sarıkeçililer'i temsilen Pervin Çoban Savran'dı. Mecliste oylar sayılırken, o bize dertlerini saydı
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Neden buradasınız?
Hayvan otlatacak orman arazilerinin yasaklanması, göç ettiğimiz güzergâhtaki su kaynaklarının azalması, Göksu üzerindeki barajların yapımı bizim göçümüzü engellediği için buradayız.

Sizin bir seneniz nasıl geçiyor?
Nisanın 15’inden, 20’sinden sonra havanın durumuna göre ilkbahar göçümüz başlar. Konya’nın Toroslarına, yüksek yaylalara çıkarız. Sahil bölgesinde ilkbahar gelince ağaçlara, yeni yetişen çiçeklere, kekiklere zarar vermemek için, bir de keçilerimiz iyi beslensin, sıcakta da hastalanmasın diye göç ederiz. 45, bazen 60 gün yolda geçerdi eskiden. Fakat son yıllarda göç güzergâhındaki zaman akışımız hızlandı, bir aya indi. Gerek yasak bölgeler, gerek Çevre ve Orman Bakanlığı’nın, Orman Bölge Müdürlükleri’nin yanlış doğrultudaki kararları yüzünden biraz baskı, sıkıntı var üzerimizde. Aslında biz doğanın korucusuyuz, ormanın asıl bekçisi bizleriz. Keçilerimizin bir zararı yoktur.

Göçer nüfus kaç kişi bugün?
Üç binin üzerindeyiz; 287 aile var. Karaman’da devletin iskân ettiği 88 aile de isyan edip dağlara dönüyor, 400 aile diyebiliriz. Ege’de, başka yerlerde yerleşik Yörükler var ama Türkiye’de göçer boy sadece Sarıkeçili boyudur.

Bu göçün olmadığı bir yıl var mı?
Yok, yüzyıllardır böyle. Hâlâ daha develerimizle, kıl çadırlarımız-la bu yaşamı sürdürüyoruz. Karayolu kullanmıyoruz, bize has yollarımız var. Mersin-Konya 400 kilometre, bazen 450’yi bulur.

Bahsettiğiniz yasaklar da sizlere mi has?
Bize has... Çevre ve Orman Bakanlığı’nın, Orman Bölge Müdürlükleri’nin yanlış kararları... Doğayı koruyan, yangınları ilk haber veren biziz yoksa.

Gerçekten mesele keçileriniz mi?
Öyle gösterilmeye çalışılıyor.

Asıl amaç sizi yerleştirmek mi? Göçmeniz istenmiyor mu?
Öyle düşünüyoruz. Doğaya karşı işlenen büyük bir günah var, keçiyi görünce bizi günah keçisi yaptılar. 

Her ailenin kaç keçisi var?
150, 200... 300’e kadar çıkar. Bizim 150 mesela.

Şimdi bir yanda böyle bir hayattan bahsediyorsunuz, bir yanda kartvizitiniz var. Sizin hayatta neden bir kartvizitiniz var?
Bizi alıştırdılar buna. Biz sivil toplum örgütü olmadan yaşayamayacağımızın farkına vardık.

Ne zaman, nasıl fark ettiniz?
Daha önce de düşüncelerimiz vardı ama 2004’te bir dernek kurduk. Çünkü çaldığımız kapılarda bize hep “Yahu sizin bir derneğiniz yok mu? Bir sivil toplum örgütünüz neden yok?” deniyordu. Bir defa ‘sivil toplum örgütü’ kelimesi ne, buna alışmamız zaman aldı. Biz ‘örgüt’ deyince korkuyorduk. Sivil toplum örgütünün bir güç olduğunu öğrendik. Anladık ki biz TC kimliği taşıyan Yörüklerin sözü geçmiyormuş, ama sivil toplum örgütü olunca kapılar gıcırdamadan açılırmış.

Sizin Sarıkeçili boyunda bir önderlik konumunuz varmış...
Aynen öyledir. Genetikten gelen bir şey, dedelerimiz de öyleydi.

Yörükler anaerkildir değil mi?
Hep öyledir, kadınlarımızın ayrı bir özelliği vardır. Ben şehirde duyuyorum kadın-erkek eşitliği, kadın-erkek ayrımı gibi konuları. Bizde öyle şey yoktur, kadın her şeydir bizde. Erkeği ikinci plana atmak amacıyla değil, ama üreten, koruyan, yetiştiren kadındır.

Peki sizinki adı konmuş bir önderlik mi?
Derneğin başkanıyım, boyda da anayımdır. Baba tarafından, Savranlar olarak bir liderlik de vardır.

Yaşınız kaç?
100’ün üzerindeyim. İnsanlar bir kendisi için yaşar, bir gün yaşar. Ben yüzlerce, yüzlerce, çarşı görmemiş, pazar nedir bilmemiş insanların sorumluluğunu aldığım için, yaşımı  ikiye katlamak zorunda kalıyorum. Yoksa 59 doğumluymuşum. Babama da sordum “Doğru mu?” diye “Doğru” dedi. “Köylüler harman kaldırıyordu, sen harman çocuğusun yavrum” dedi. 14 Ağustos 1959 doğumluyum.

Siz çok gördünüz mü çarşı, pazar, alışveriş merkezi?
Tabii, alıştırıldık. Mecbursun. Ama görmemiş yüzlercemiz var. Dondurma nedir tatmamış, ne olduğunu bilmeyen çocuklarımız var. İmkânımız yok ki dağa yürüyerek dondurma götürelim.

Siz Yörük hayatını hiç bilmeyene nasıl anlatırsınız? Nedir göçer olmanın en güzel yanı?
Yaşamak lazım. Mis gibi tertemiz havayı, pınarı damacanasız, vanayı çevirmeden içmeyi, doğal bir ateş yakıp onun közünde kahve yapmayı, çay demlemeyi bilmeyene, tatmayana ben çok şey anlatamam ki... O hazzı almalarını ben isterim, ki emek vermezlerse onun varlığını da, kıymetini de bilemezler. Bizim çadırımı-zın kapısı yoktur, herkese açıktır. Mal mülk yok, her şey yeteceği kadar...

Kaç kat kıyafetiniz var mesela?
Üç zor çıkar. Zaten biri işte kullanılır, o çok şey değildir. Toplum yamamayı da unuttu çünkü, onlar yamalıdır. Ama bak, biz özgüvenimizle kendimizi ifade ettiğimize inanırız. Aksesuvarla, kıyafetle olmaz. Kişinin duruşuyla, doğayla barışıklığıyla kim olduğuna karar veririz. Kılığı, kıyafeti, eğitimi, malı mülkü önem arz etmez. Ecdadımız  zamanında hak etmeden isim bile konmazmış. Hâlâ birinin kendi başarısını göstermesi gerekir. Hayvan otlatma başarısı mesela... Hayvan otlatsın, sevgide, saygıda kusur etmediğini ispatlasın. Bize has bir dünya, herkese anlatamazsın.

Su Meclisi’nden bir fayda çıkacağını düşünüyor musunuz?
Elbette ki... Nelerin değişeceğini bilmiyoruz, daha yolun başındayız ama suya sahip çıkanlar olduğunu fark ettik. Bizim düşündüğümüz gibi düşünen, hissettiklerimizi hissedebilen, söylemek istediklerimizi söyleyebilen yürekli genç insanlar gördük burada. Neler yapabileceğimizi zaman gösterecek.
(Bu görüşmeyi Su Meclisi’nde yürütme kurulu için atılan oylar sayıldığı sırada, bir köşede fısıldayarak yaparken sonuçlar açıklanıyor. Dokuz kişinin arasında Pervin Çoban Savran’ın da ismi var. Bir heyecan...)

Hayırlı olsun. Yürütme Kurulu sizi başkan da seçsin ister misiniz?
Sağ olasın. Yok, başkanlık fazla gelir, bu iyi. O başka bir mesuliyet, birikim, eğitim... Ben yüksek ilkokul mezunuyum.

Nasıl oluyor yüksek ilkokul?
Okula da tam gitmedim
ama işte verdiler diplomayı. Bir de gerçekten yüksek... Ben ilk merdiveni ilkokulda gördüm!

Suya efendi kabul edilmez
Kimi barajlar, kimi hidroelektrik elektrik santraller, kimi yanlış sulama politikaları yüzünden mağdur. Hepsinde adres Devlet Su İşleri’ne çıkıyor. Türkiye sathında bu dertten mustarip olanların kurduğu irili ufaklı onlarca dernek, sivil toplum örgütü bir süredir bir araya gelerek, yerel mücadeleye el vermesi hedeflenen bir ulusal birliktelik peşindeydi. Rize İkizdere’de buluşan 200’den fazla katılımcı, bu alanda çalışan bilim insanı, hukukçu önce dertlerini anlattı, sonra Türkiye Su Meclisi’ni resmen kurarak yürütme kurulu seçimlerini yaptı.
16-17 Ocak’taki bu buluşmanın ilk meyvesi de Su Manifestosu oldu. “İnsan doğanın sadece bir parçasıdır. Doğa bir nesne değildir, ticari bir mal haline getirilemez. Su kendini ancak akarak var edebilir ve doğada tek bir damla su boşa akmaz. Suyun özelleştirilmesi ve suya efendi atanması kabul edilemez” diyen meclisin net hedefleri de var: Yeni bir su çerçeve yasası, Elektrik Piyasası Kanunu’nda tadilat, DSİ Teşkilat ve Vazifeleri Kanunu’nun değişiklik ve entegre havza planlaması yapılmadan uygulamaya sokulmuş tüm projelerin durdurulması...
Yerel ölçekte mücadele verenlerin büyük kısmını birleştiren Su Meclisi, gezegenin tamamından
daha hızlı susuzlaşan, doğasızlaşan Türkiye için bir umut. Fakat bundan sonra işlerinin zor olduğunu da teslim etmeli. Suyun boşa akmadığında uzlaştıktan sonra birbirlerini ikna etmeleri gereken çok konu olacak. Örneğin birçok yerel örgütlenmenin kurtuluş olarak turizmi öne çıkarması... İyi planlanmamış turizmin, enerji şirketlerine değil turizm şirketlerine ait dozerleri yörelerine çekeceği hakikati tartışılacak daha... Mesela toplantının yapıldığı otelin, (İkizdere’ye istihdam açısından katkı sağlasa bile) termal bir sıcak su kaynağını 30 yıllığına yap-işlet-devlet modeli kiralayışı, İkizderelilerin artık o sıcak su havuzlarına günlük 20 lira karşılığında girebilişi üzerine de konuşulacak.
Su Meclisi, TBMM’den çok çalışacak. İnançlarından bu görünüyordu.