İlmi ve fenni gönül kriterleri

İlmi ve fenni gönül kriterleri
İlmi ve fenni gönül kriterleri
Neden dünya üzerinde yaşı, cinsiyeti bize uygun haydi diyelim 2 milyar insan varken, biz bir tanesini seçeriz? Onun bizim için en uygunu olduğuna nasıl karar veririz? Ayala Malach Pines'ın 'Âşık Olmak - Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz?' adlı kitabı bu sorulara yanıt arıyor
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Jacques Lacan’a göre aşk, maşukla pek az ilgilidir. “Aşkın yüce anı, aşkın iade edildiği andır. Yani, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim. Ve sevgi iade edildiğinde dünyalar benim olur” diyordu Lacan. Ayala Malach Pines’e aşk deneyimini anlatan isimsiz bir âşıksa şöyle anlatıyor derdini kitapta: “Onda beni çeken ne vardı bilmiyorum, sanırım ona bakınca kendimden bir şeyler buluyordum, örneğin ikimiz de ilk çocuktuk ve büyümekle ilgili aynı sancıları çekmiştik. Onunla olmak, konuşmak ruhuma huzur veriyordu.”
Robert Zajong, Çince harflerden, tanımadığımız insanların yüzlerine kadar hemen her şeyle sürekli temasın onları sevme olasılığımızı artırdığını anlatıyordu. Tıpkı bir diğer âşığın “Aynı kahvecide çalışıyorduk. Bilmiyorum, çok iyi arkadaş oluverdik” diye tarif etmesi gibi hislerini.
Sigmund Freud, çocuğun ilk aşkının annesi olduğunu söylüyordu. Kendisi Oidipus kompleksi tanımıyla literatüre en harcıâlem ‘aşk’ tanımını bırakmıştı. Alın size kitaptan bir iç döküntüsü daha: “Çok şefkatliydi, tıpkı annem gibi... Çok da güzel yemek yapıyordu, tıpkı annem gibi...”
Klinik, sosyal ve endüstriyel psikoloji uzmanı ABD ’li yazar Ayala Malach Pines, ‘Âşık Olmak - Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz?’ diye bir kitap yazdı; İletişim Yayınları, kitabı Mercan Yurdakuler Uluengin çevirisiyle Türkçe yayımladı. Neden ‘o’na değil de ‘bu’na âşık olduğumuzu sorgulayan bu kitap, kimsenin âşık olurken ‘Spinoza da şöyle demişti, dur ona göre davranayım’ demediğini akılda tutarak, işin hem felsefi, mitolojik ve antropolojik boyutuna hem de en ayağı alta kıvırıp kahve yudumlamalı kısmına odaklanıyor.
Ve soruyor: ‘Neden dünyada yaşı, cinsiyeti size uygun haydi diyelim en az 2 milyar insan varken ‘buna’, şu karşınızda çorbayı höpürdeten, geceleri horlayan, kız kardeşinin bıyıklısına âşık oldunuz?’ Sonucu şimdiden söyleyelim, bunun coğrafi, psikolojik, mitolojik tonla sebebi var ve ilişkiniz tesadüf değil!

Coğrafi yakınlık şart
Pines’ın araştırmalarına göre, birine âşık olmak için coğrafi yakınlık elzem. Yani Afrika’da adını bile duymadığınız bir kabilede yaşayan, boyu boyunuza, huyu huyunuza uygun adama oranla, aynı ofisi paylaştığınız sivilceli oğlana âşık olma olasılığınız tabii ki daha yüksek.
Kitapta 1930’larda Philadelphia’da yapılmış bir araştırmadan söz ediliyor. Beş bin evlilik cüzdanı incelenmiş. Çiftlerden yüzde 12’sinin evlilik başvurusunu yaptıkları sırada aynı adreste
oturduğu, yüzde 33’ününse birbirine beş veya daha az sokak mesafede oturduğu ortaya çıkmış.
“70 yıldır komşular, ev arkadaşları, sınıf arkadaşları, iş arkadaşları,
örgüt üyeleri, arasındaki çekimi inceleyen araştırmalar, fiziksel yakınlığın çekim üzerindeki etkisini teyit etmektedir. Öğrenciler, aynı dersi aldıkları, sınıfta yan yana oturdukları, beraber yaşadıkları veya yatakhanede komşu oldukları öğrencilerle daha yakın arkadaşlık kurma eğilimindedir. Büyük mağazalarda çalışan satış elemanları, beraber çalıştıkları veya birkaç reyon ötelerinde çalışan kişilerle daha yakın ilişki kurar. En önemlisiyse, kişilerin arasındaki fiziksel mesafe kısaldıkça, evlenme olasılıklarının artmasıdır.”

Yıldırım aşkı varmışHiç durup dururken âşık oldunuz mu? Birden, pat diye! İnanamadınız mı? Nasıl olur, hiç tanımıyorum bile, nereden çıktı bu diye... Mümkünmüş, yıldırım aşkı diye bir şey varmış. İnsan en çok da korktuğu, zayıf hissettiği ya da tam tersi kendini çok güçlü ve başarılı hissettiği zamanlarda böyle bir aşka tutulabilirmiş.
“İlişkimiz o kadar romantik şekilde başladı ki, ikimiz de aslında hiç ortak yanımız olmadığını kabul etmek istemedik. Şehir dışında bir partiye gitmiştik. Ben de sarhoştum, arabayı kullanan arkadaşım da. Çocuk yolun kenarına öyle bir çarptı ki, o arabadan sağ çıkmamız bir mucizeydi. O, tam arkamızdaki arabadaydı. Kazayı görünce durdular. O da arabadan indi, ben de. Koşup birbirimize sarıldık. İşte her şey böyle başladı.”

Güzellik ve karakter
“Roma mitolojisinde, Venüs hem güzellik hem de aşk tanrıçasıdır. Modern zamanlarda da çok sayıda araştırma, güzellikle aşk arasındaki bağlantıyı kanıtlamıştır. Yeni tanıştığımız kişilerden güzel olanlara, pek güzel olmayanlardan daha kolay kapılırız. Güzel olanın iyi olduğunu, çekici insanların olumlu özelliklere sahip olduğunu, çekici erkeklerin daha erkeksi, çekici kadınların daha dişi olduğunu varsayarız. Onları hem cinsellik, hem romans, hem evlilik için daha arzulanır eşler olarak görür; heyecan verici, seksi, ilginç, güvenli, huzurlu, sıcak, akıllı, güçlü, cömert, açık, verici, hoş, kibar, alçakgönüllü, duyarlı, cana yakın, dengeli ve ölçülü buluruz. Yani ‘güzel’in ne olduğu kişiden kişiye değişmekle birlikte ‘güzel’e âşık oluruz.”
Kitaptan anlaşılan o ki, ‘resmi güzel’e değil belki ama kendimizce güzel bulduğumuza gönül veriyoruz. Bu arada araştırmalardan çıkan genel sonuca göre tüm kültürlerde ve tüm zamanlarda büyük göz, küçük burun, yüksek elmacık kemiği ve küçük çenenin, hem erkekler hem de kadınlarda her zaman güzel bulunduğunu söyleyelim.

Elma yarısı mı kutup mu?
Araştırmalara göre, duygusal ilişkilerde benzerlik çekimi artırıyor. Evrim psikoloğu David Buss, yaş, öğrenim düzeyi, ırk, ve etnik grubun ilişkiyi en çok etkileyen etmenler olduğunu söylüyor ve insanların çoğunlukla kendilerine benzeyen kişileri eş olarak seçtiğini anlatıyor. Buna göre, kilolu ve yaşlı bir adam kilolu ve yaşlı bir kadına, engelli bir genç kadın, engelli ve genç bir erkeğe yaklaşıyor. “Bize benzeyen kişilere aşinalık duyarız. Aşina olan, yabancı olandan daha hoş ve rahatlatıcıdır” diyor yazar.
Ama bir yandan da ‘zıt kutuplar birbirini çeker’ gibi bir gerçek var. Yazara göre bize benzemeyene âşık olma sebebi, bizim gibi düşünmeyen bir kişi bizden hoşlandığında, bizi görüşlerimizden dolayı değil, olduğumuz gibi sevdiğini varsaymamızdan.

Sen sus, bir de rakamlar konuşsun
‘Sevgililerimizi neye göre seçeriz?’ sorusunu
ABD ve İsrail ’de çok çeşitli çiftlere soran Pines’in aldığı cevaplar sonucunda şu istatistiksel bilgiler ortaya çıkmış:
* Bilinçli değişkenler
Kişilik: Yüzde 92 (Yüzde 88 erkek, yüzde 96 kadın)
Dış görünüş: Yüzde 62 (Yüzde 81 erkek,
yüzde 44 kadın)

* Durumsal değişkenler
Coğrafi yakınlık: Yüzde 62 (Yüzde 58 erkek, yüzde 67 kadın)
Uyarı: Yüzde 22 (Yüzde 19 erkek, yüzde 24 kadın)

* Sevgiliye dair değişkenler
Sevgilinin bizi çekici bulması: Yüzde 41
(Yüzde 35 erkek, yüzde 47 kadın)
Sevgilinin önemli bir ihtiyacı karşılaması: Yüzde 54 (Yüzde 53 erkek, yüzde 54 kadın)
Benzerlik: Yüzde 30 (yüzde 28 erkek, yüzde 31 kadın)
Sevgilinin en iyi arkadaşımız olması: Yüzde 25 (Yüzde 21 erkek, yüzde 28 kadın)

* Bilinçdışı değişkenler
Ebeveynlerle ilişkiye benzerlik: Yüzde 69 (Yüzde 55 erkek, yüzde 82 kadın)
Sevgilinin babaya benzemesi: Yüzde 56
(Yüzde 31 erkek, yüzde 78 kadın)
Sevgilinin anneye benzemesi: Yüzde 47
(Yüzde 50 erkek, yüzde 43 kadın)
İlk görüşte aşk: Yüzde 11 (Yüzde 9 erkek,
yüzde 13 kadın)

Hepsi Eros’un suçu
Psikoloji bilimi, neden seçtiğimiz kişiye âşık olduğumuzun mantıklı, bilinçli, tutarlı cevaplarını sıralasa da, mitoloji bunun tek sorumlusunun Eros’la Psykhe’nin aşkı olduğunu söyler.
Psykhe tanrıçalar kadar güzeldi. Ölümlü kadının güzelliği öylesine dillere destan olmuştu ki, insanlar dört bir yandan onu görmeye gelip hayranlıkla izliyordu. Onu kıskanan aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite (Venus), oğlu Eros’a başvurdu. Eros, aşk oklarından ne dünyada ne de cennette kaçış olan, güzel kanatlı bir gençti. Aphrodite’in hain planına göre, Eros, Psykhe’nin çirkin bir canavara vurulmasını sağlayacaktı. Ancak aşk tanrısı, güzeller güzeli Psykhe’yi görür görmez, kendi oklarından biri kalbine saplanmışçasına deliler gibi âşık oldu. Psykhe’nin gözlerini bağlayıp büyülü şatosuna kaçırarak onu karısı yaptı. Psykhe’nin uyması gereken tek bir kural vardı: Eros’u asla görmeyecekti.
Psykhe kendine hâkim olamayarak, bir gece elinde mumla, uyuyan kocasına bakacak oldu fakat Eros’un güzelliğinden gözleri kamaştığı için eli titredi. Yanan mumdan akan kızgın bir damlayla uyanan Eros, karısının kabahatini anlayınca ortadan kayboldu.
Kocasına umutsuzca âşık olup onu geri kazanmaya karar veren Psykhe, aralarında Aphrodite’in de bulunduğu tanrıları yardıma çağırdı. Çeşitli girişimlerden ve sıkıntılardan sonra,
aşk tanrısını kendisinin bile geri çeviremeyeceğini anlayan tanrıların tanrısı Zeus’un (İupiter) yardımıyla, Psykhe ölümsüzlüğe kavuştu; Eros’la evliliği de tanrılar tarafından onaylandı.
Böylece romantik aşkla (Eros) insan ruhu (Psykhe), sonsuza dek birleşmiş oldular. 

Âşık oldum ya da küçük dağları ben yarattım
Bir kere âşık olduktan sonra evrim kuramcılarının bizi üremeye itmek için evrildiğine inandığı kimyasal bir süreç başlar. Bu süreç çeşitli hormonları ve ‘aşk ve şehvetin simyasını’ betimleyen bir tıp doktoru olan Theresa Crenshaw’un aşk tugayı dediği diğer maddeleri içerir. Âşıkken, bu sürecin tetiklenmesi için sevgiliyi görmemiz, düşünmemiz hatta hayal etmemiz bile yeterlidir. Her şey ismi uzun minik bir molekülle, feniletilamin (PEA) ile başlar ve feromonları ve cinsellik hormonu dehidroepiandrosteronu da (DHEA) içerir.
Aşk molekülü olarak da bilinen PEA molekülü, çikolatanın içinde fazla miktarda bulunur. Çikolata hediye etmenin dünyanın dört bir yanında flört ritüellerinin bir parçası haline gelmesi de bundandır. PEA beynimizin ürettiği doğal bir amfetamindir ve âşık olmakla ilişkili öfori, heyecan, sevinç ve coşku gibi duyguların sorumlusudur. Beyindeki PEA seviyesi yükseldiği zaman bir cinsel heyecan ve duygusal canlılık hissi oluşur. Âşık çiftlerin bütün geceyi sevişmekle veya derin, yürekten sohbetlerle geçirebilmesinin, dalgınlıklarının, cinsel uyarılmışlıklarının ve iyimserliklerinin, hayat dolu ve canlı olmalarının kimyasal nedeni budur.
Antropolog Helen Fisher, her insanın kokusunun biraz farklı olduğunu ve hepimizin bir ‘kişisel koku imzası’ olduğunu söylemiştir. Kokusunu beğendiğimiz biriyle tanıştığımız zaman, o koku içimizde o kişiye duyduğumuz çekimi güçlendiren bir tutku uyandırır.
Yani koku da âşık olmada önemli bir faktör. Sevdiğimizin kokusunu asla unutmayız ve ondan ayrıldıktan yıllar sonra bile kokusunu duyduğumuzda tüm geçmiş yeniden canlanabilir. Özlediğimiz, ayrıldığımız sevgilimizin kokusundan kullanan biri, yolda yürürken ayağımızın tökezlemesine, boğazımızın düğümlenip gözlerimize yaşlar dolmasına sebep olabilir.


    ETİKETLER:

    ABD

    ,

    İsrail

    ,

    Roma

    ,

    Afrika

    ,

    Cunda

    ,

    hayat

    ,

    kitap