İmkânsızın peşinden koşan çocuklarız biz

İmkânsızın peşinden koşan çocuklarız biz
İmkânsızın peşinden koşan çocuklarız biz
Hakan Meriçliler'le 'Yalan Dünya' vesilesiyle buluştuk. Meriçliler, "Gerçekten daha gerçek nasıl olunur? Davranırken, ilişkilerimizde, sanat hayatımızda... Hep temelde aklımızda olan şey budur" diyor.
Haber: TAN SAĞTÜRK / Arşivi

İnsanlar tarafından daha bilinir olduktan sonra “İnsanlar değişti. Ben değişmedim” demişsin.
Şöhret geldiği zaman genelde şöyle bir algı oluyor: “Adam şöhret oldu değişti.” Hayır, aslında değişen onlar. Onlar değişik davrandıkları için o değişime onların davranışları ölçüsünde karşılık veriyorsun.
Peki, senin durumunla tanışan insanlar arasında değişenleri görüyor musun?
Bir hayli var. İstanbul öyle bir kent ki farkındalığı sağlayan bir şehir bu anlamda. Bunun büyüsüne kapılıp saçmalayanları da saçmalamayanları da gördüğümüz için öngörü olarak ben daha ağırlıklı olarak saçmalamayanların olduğunu düşünüyorum. Daha desturlu olduklarını düşünüyorum meslektaşlarımın. Şartlarını değiştirip, farklı davranan ve görgüsüzce bu yollara sapan arkadaşların çok büyük bir çoğunluk değil bence.
Korkuların var mı? “Ne yapıyorum?”lar, zamanın hızlı akması, yavaş akması, özel ilişkiler…
Korku değil de kaygılar diyebilirim. Zamanın gerçekten çok hızlı geçtiğini düşünüyorum son zamanlarda. Üniversitede okurkenki halim dün kadar yakında duruyorken bir anda bakıyorum o yıllar geçmiş. Burada benim merak ettiğim bir yaşamı güvenceye almak, “İşsiz kalır mıyım kalmaz mıyım?”dan ziyade gerçekten bugüne kadar düşünmediğim bir şeyi, “Evet! Bundan sonra ne olacak?”ı çok garip bir şekilde şimdi merak etmeye başladım. O dönemde bunu hiç düşünmediğimi anladım. Ve o yüzden bütün arkadaşlarım tarafından, şaşırtıcı bir şekilde, çok cesur bulundum ben. Devlet Tiyatrosu sırasında, bundan on yıl önce “Arkadaşlar bir bilezik olarak ekran oyunculuğunu derhal öğrenmeli ve derhal İstanbul’a gitmeliyiz. Çünkü burada sadece kuruma bel bağlamayı uygun bulmuyorum” konuşmaları yapıyordum. Şimdi konuştuğum arkadaşlarımdan neredeyse gelen yok. Ben hiçbir şey düşünmeden girivermiş buldum kendimi. Bu da korkusuz, kaygısız, bir şey düşünmemekle ilintili. Kaygısızken işler çok kolay olur ya. Çünkü cesur olursun aptal bir şekilde.
Bir sanatçı anı yaşamamalı mı? Zaman hızlı mı akmalı?Anı kesinlikle yaşamalı. Usta yönetmen Peter Brook diyor ki: “Artık gerçeğe bundan daha fazla yaklaşamayacağım bir noktada noktayı koyuyorum.” Gerçeğe daha fazla yaklaşamayacağımı düşündüğüm noktada… Bu benim manifestom oldu diyebilirim. Çünkü gerçekten daha gerçek ne olabilir? Şu olabilir: Tek bir oyun olabilir mesela o gün ve sahnede oyuncu gerçekten öldürülür. Gerçekten o an ölüyorsa o adam, işte gerçek budur. Ama buna ne kadar yaklaşabiliriz? Asıl mesele budur: Bir şeyin ‘mış’ını yapma hali, yani suyunun suyu halinde bu suyu haline getirmek aslında elinde; ama çok garip bir çelişkisi var. Gerçekten daha gerçek nasıl olunabilir? İmkânsız. Bence imkânsızın peşinden koşan çocuklarız. Biz çocuğuz yani. Çünkü oyunu bırakmama kararı aldık. Ama biliyorum ki aslında çocuklar bir oyuna çok inanırlarsa onu gerçekleştirirler. Orada ne yapmaları gerekiyorsa yaparlar. Biz de uygulayıcılar olarak böyle bir kavimiz. Yaşamımızın her alanında bu var. Gerçekten daha gerçek nasıl olunur? Davranırken, ilişkilerimizde, çocuğumuzda, arkadaşlarımızda, sanat hayatımızda, sanat üretme anında... Hep temelde aklımızda olan şey budur. Hani olur ya, dururuz ve “Şu an kendimi çok gerçek hissetmiyorum” durumunu yaşarız. İnsanlık tarihi boyunca her zaman yüz yüze kalınacak şey bu.
Türkiye ’de yaşayan sanatçılar iç içe olabiliyor, düşünebiliyor ya da daha derinliğine gidebiliyor mu?
Bence sanat; sanatını icra ettiğin ülkeyle çok bağlantılı. Ama daha öze inersek bunu yapana, uygulayıcısına çok bağlı. Eğer uygulayıcısı gerçekten çok büyük bir aşkla ve bunu çok isteyerek yapıyorsa, kendini çok kalben bunu yansıtmakla mükellef hissediyorsa ve bir tasavvuf gibi bakabiliyorsa buna, sadece vermek üzerine kurulu bir zihniyetteyse buradan tabii çok başka bir sonuç çıkar. Ama tam tersi bir şeyi teknik olarak yapmak, görünürde bunu böyle kılmak ve oradan bir zamanı doldurmak üzerine sanat yapıyorsa bunun da sonuçlarına hem kendi hem de bunu ürettiği varlıklar katlanacaktır. Burada gerçekten yılmadan, bir aşkla bunu yapanın parlaması ve onun vericiliğiyle ve kendine bu hesabı vermesiyle, o an için de sonrası için de o mutluluğuyla bu şuna benziyor: Hani olduğu gibi bütün gücüyle bir hayat yaşayıp bir şey kırmadan, fayda için yaşayan bir adamın ölümüyle, bunu –mış gibi yaşamış, görünürde kılan bir adamın ölümü arasında yüz ifadesi olarak bile bakarsan korkunç farklar vardır. Bence bu hikâye buna tekabül ediyor.
Seni tiyatroda ve televizyonda izledik ama sinemada çok göremedik. Neden?
Bilmem.
İster miydin?
İlla bekliyordur beni.
Kendin bir yapım şirketini kurmak ister miydin?
Kesin. Hep düşündüğüm bir şeydir.
Devlet Tiyatrosu’ndan gelmiş bir oyuncusun ve Devlet Tiyatroları’nı olmazsa olmaz olarak nitelendiriyorsun. Devlet kurumu neden sanatın içinde, büyük prodüksiyonlar için mi olmalı?Sadece şundan ötürü olmalı: Başka hiçbir tiyatro ülkesinin her köşesine gidemez. Okumayan bir toplumda bütün okunması gereken klasikleri o köydeki çocuklar, çok uzak şehirdeki, uçtaki çocuklar bu kurum sayesinde seyredip, gerçekten aydınlanıyorlar. Sadece ben bunun için bile Devlet Tiyatroları’nın kapatılmasına hiçbir şekilde müsaade etmem.
Hükümetin DT ve DOB için yaptığı son düzenlemeler için ne düşünüyorsun? “Devlet eliyle tiyatro olmaz” diye açıklama yaptı Başbakan.
Katılmıyorum. Bir kere düzenlemeler tabii ki olabilir. Olmalıdır da. Fakat bunlar o işi yapan insanların, sanat üreticilerinin faydasına olan düzenlemeler olmalıdır. Eğer öyle değil de daha işi yokuşa süren, zorlayıcı ve o işi yapmak istemez hale getiren düzenlemeler olursa o zaman çok büyük bir kötülük yapılmış olur.
Deniyor ki DT ve DOB Türkiye Sanat Kurumu’na bağlanacak ve devlet istediği zaman sponsor olacak. Bu sistem işler mi?
Asla yürümez.
Niye olmaz?
Çünkü bu, zarar eden bir kurum. Her zaman zarar etmeye de gebe. Çünkü zarar etmek üzerine kurulu. Tıpkı ilköğrenim, ortaöğrenim gibi yani parasız yapılan, geri dönüşümü olmayan, kültür üzerine yapılan elçilik gibi bir şey bu. Bu anlamda bunun bir kâr marjı olamaz. Bugün 5 TL.’ye bir oyunu izlemek dünya standartlarında imkânsız bir şey. Ve 5 TL.’ye sunulan şey çok yüksek değerde bir şey. Bunu dünyada da hiç kimse yapmıyor. Bu bizim ayrıcalığımız. Bu ayrıcalığı unutmamak gerekiyor. Tabii ki bunun devlet destekli olmasından yanayım. Özellikle Ortadoğu’nun göbeğinde, Müslüman olan, tek tiyatrosu olan bir ülke olarak bunun sonuna kadar devam ettirilmesi laik ve sosyal Türkiye Cumhuriyeti adına çok önemlidir. Ama bunun aksi tam tersi anlamına gelir.

‘Bu rol benlik diyorum, rol bana geliyor’


İsteyip de oynayamadığın eserler vardır. O eserler hakkında konuşalım.
Aslına bakarsan nazar değdireceğim ama ben bu konuda çok şanslı bir oyuncu oldum. Çok garip bir şekilde isteyip de kimseye duyurmadığım ama gelip de beni bulan, istediğim rolleri oynadım. Mesela yıllar önce bir oyun izleyip “Evet bunu bir gün mutlaka oynamalıyım. Bu tam benlik” dediğim rol muhakkak hep beni bulmuştur. Ve hep çok keyif alarak çalıştım. O anlamda da şaşırtıcı derecede değişik bir kariyerim var. Dünya klasmanında çok değerli olan bir rol birikimim var.

"Yalan Dünya’da 3.sezona girdik. Gülse Hanım bu yaz gerçekten çokçalıştı. Tatilini yarıda kesti ve dört bölüm önden başladık. Hümeyra ve Rutkay Aziz diziye transfer oldu. Çok şahane bir sezon bekliyorum."
Dizi, her cuma saat 20.00’de Kanal D’de.