İngiliz mitine Amerikan bakışı

From Hell / Cehennemden Gelen'e imza atan Hughes kardeşler, getto ve siyah Amerikalı kültürü üzerine...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

From Hell / Cehennemden Gelen'e imza atan Hughes kardeşler, getto ve siyah Amerikalı kültürü üzerine, suç camiasından öyküler anlatan filmleriyle tanınıyor. Hughes ikizlerine göre, Cehennemden Gelen'le 19. yüzyıl Londrası'na taşınarak, genel ilgi alanlarından kopmuş değiller. "Bu da bir getto öyküsü neticede" diyorlar. Filmin Karındeşen Jack mitini bu bakış açısıyla ele aldığı her halinden belli oluyor. Hughes kardeşlerin ucuza getirmek maksadıyla Prag'da kurdukları Londra, alışık olduğumuz, sislerin arkasına gizlenen romantik kasvete pek yüz vermiyor. Cehennemden Gelen'de yoğun sisin aralandığı noktalardan, en ufak umudun yeşeremeyeceği bir çürümüşlük yüzünü gösteriyor; Taxi Driver'ın Travis'inin
"lağım akıyor" deyip temizlemek isteyeceği cinsten. Yani cidden sert sokaklardayız. Bunun bir uzantısı olarak, Karındeşen'in cinayetleri de son derece grafik şiddet görüntüleriyle filme yansıyor. (İç uzuvlarla bir alıp veremediğiniz varsa, kimi sahnelerde
bir miktar rahatsızlık yakanıza yapışabilir.) Londra'nın Whitechapel semtindeki bir grup fahişeyi teker teker ortadan kaldıran Karındeşen'in izini süren dedektif Abberline'in (Sleepy Hollow'dakine benzer görünümüyle Johny Depp) hali de, sokaklardaki bataktan geri kalmıyor. Afyon ve absent bağımlısı Abberline, ruhu ezilmiş bir karakter. Gerçekleri görmek için rüyaya yatması gerekiyor. Hikayemizin, gerçeğin tamamen görünenin altında yattığı bir örtbas meselesine dayandığını düşününce, epey manidar ve yerinde bir durum. Hem böylece (Abberline sağolsun), 1800'lerin 'uyuşma usullerine giriş' niteliğinde manzaralara da tanık oluyoruz.
İlk tabloid starı
Filmin estetiği, çıplak ve sert bir yaklaşımla, Hammer Productions'ın 1950'lerdeki korku filmlerini hatırlatan, renklerin sembolizmine yaslanmış yapay görünümün bir karışımı gibi. Hugheslar'ın klasikle de modernle de flörtü belli belirsiz
hissediliyor. Bu ara tonda, Cehennemden Gelen genel bir atmosferi yakalıyor. Etkileyici olabilen ve çok güzel tasarlanmış karelere yer açan bir atmosfer bu. Ancak bütünlüğü ıskalayan noktalar da var. Her cinayet sahnesinin, (belki de çeşit olsun diye) ayrı telden çalması, bir tür dağınıklığa yol açıyor örneğin. 'Marifet göstermemekte' anlayışı, ultra modern bir kurgu ya da eyleme dümdüz yönelen klasik kamera açıları, bir bir sıralarını savarak, akılda bir küçük esinti yaratıyor. Filmin klasik bir orkestra müziğiyle başlayıp Marilyn Manson'la bitmesindeki keramet de bu esintiyle aynı kaynağı paylaşıyor herhalde. Kaynağın suyu, Karındeşen Jack'le kurulmaya çalışılan 'geçmişten günümüze köprüsü'nün altından akıyor. Film bu derdini, senaryosuna
temel olarak aldığı Alan Moore imzalı çizgi romandan yaptığı Karındeşen alıntısıyla açılış jeneriğinde belli ediyor: "Bir gün insanlar geriye bakıp 20. yüzyılı benim başlattığımı söyleyecek." Şayet kadim deşicimiz Jack cidden böyle bir söz sarf ettiyse, kendisi neyi kast etmiştir tam olarak bilemeyiz elbette ama, bugünün gözüyle lafını manalı kılabilecek varsayımlar
kısıtlı. Bunlardan biri, tarihteki ilk tabloid starının, 20. yüzyılın gerçek efendisini öngörmüş, yani medyanın kudretini kestirmiş olması olabilir. Fakat film bu ya da benzeri bir fikrin üzerine kurulmadığı için, Karındeşen'le günümüz arasında kurulmaya çalışılan bağlantı havada asılı kalıyor.
İngilizler kızdı
Buna rağmen film pek çok açıdan tavrını epey net biçimde ortaya koyuyor. Afiş, konu, jenerik gibi ilk izlenimi veren unsurlar tersini çağrıştırsa da, Cehennemden Gelen kesinlikle bir korku filmi değil. Sınıfsal farkların acımasızlığına (ve Kraliyet ailesine) yüklenen, ama gizemli tarafından da ödün vermeyen karanlık bir hikaye anlatmaya, herşeyden daha meraklı olduğu söylenebilir. Filmin berrak taraflarından biri de, Karındeşen mitine karşı takındığı tavır. Katilin gerçek kimliğine ilişkin teorilerin bolluğu malum. Cehennemden Gelen, hepsinden bir tutam alıp bir belirsizlik hali yaratmak yerine, içlerinden birini kesin olarak seçip onun üzerine gidiyor ki, kanımca bu tavrı, hikayeyi daha eğlenceli hale getiriyor. Gerçi Londra tarihi üzerine kalem oynatanlar, 'çarpıtılmış gerçeklerin kabullenilemezliği' fikrinden yola çıkarak, katiyen aynı fikri paylaşmıyorlar. Ama sonuçta, hala tam olarak çözülememiş bir vaka mevzu bahis ve Cehennemden Gelen de, 'resimli Whitechapel tarihi değil'.
İzlediğimizin bir kurgudan ibaret olduğunu kabullenmiş durumdayız zaten. Şimdiye dek, kendi çevrelerindeki suç dünyası üzerine yoğunlaşan iki siyah Amerikalı'nın, 19. yüzyılda doğmuş bu İngiliz mitinden çıkardıkları, ender bulunur bir şahesere dönüşmüyorsa bile, ilgi çekici olmayı başarıyor.