'İnsan geldiği noktanın kıymetini bilmeli'

'İnsan geldiği noktanın kıymetini bilmeli'
'İnsan geldiği noktanın kıymetini bilmeli'

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Penélope Cruz ile birlikte rol aldığı 'Twice Born' filmiyle uluslararası arenaya açılan Saadet Işıl Aksoy, bir Rum kızını canlandırdığı 'Sürgün' filmiyle gündemde. Aksoy ile 'Sürgün'ü ve yurtdışı macerasını konuştuk.
Haber: ELİF EKİNCİ / Arşivi

Nasıl dahil oldunuz ‘Sürgün’e?
Yaz başında Türker İnanoğlu’nun bu projeyle ilgili benimle görüşmek istediğini öğrendim. Merak ettim çünkü Türker bey’in bunca yıldan sonra tekrar bir sinema filmi yapacak olması beni heyecanlandırdı. Onun projeyi çok önemsediğini görünce daha da heyecanlandım. Zaten Türkiye ’de olacağım bir dönemdi ve çalışmak da istiyordum. Benim için belirleyici olan dönem filmi olması ve hafif de olsa aksanlı bir Rum kadını olmasıydı.
Aksan zorladı mı sizi?
Dil ve aksan sevdiğim bir konu zaten. Sevdikçe çağırıyorum belki de. Rum bir diyalog koçumuz vardı, onunla çalıştık. Bir de ben 60’larda İstanbul ’dan sürülen Rumlarla ilgili belgeseller izledim. O her açıdan yararlı oldu.
Bir süredir ikinci isminiz Işıl’ı kullanmıyorsunuz. Filmin afişinde de isminiz Saadet Aksoy olarak geçiyor. Son bir senedir ismimi Saadet Aksoy olarak kullanmaya çalışıyorum. Zaten normalde de Saadet’i kullanıyordum. Yurtdışında Türkçe karakter meselesi zorluk yaratıyor çünkü, hem de kafa karıştırıyor iki isim.
Son dönemde Türkiye’de bir dizi patlaması yaşanıyor. Sizi neden göremiyoruz ekranda?
Uzunca bir süredir dizilerde oynamıyorum. Öncesinde oynadığım zamanlar oldu ama o zaman bile çok zamanımı almayacak işler seçmeye dikkat ettim. Çünkü o zamanlardan beri yurtdışına odaklıyım aslında ben. Şimdiki kadar olmasa da o zaman da seyahat etmek durumunda olduğum için beni çok bağlayacak bir iş olmamasına dikkat ediyordum. Yoksa öyle ben burada dizide oynamam artık gibi bir bakış açım yok.
Türkiye’deki set ortamını yurtdışındakiyle kıyaslamanızı istesek, bize bilmediğimiz bir şey söyleyebilir misiniz?
Elbette çok net farklar var. Orada her şey kanunlarla belirlenmiş. Hafta sonu çalışmıyorsunuz, saatleriniz çok daha insani vs. Bunlar herkesin malumu. Ama bir yandan da orada da insanlar ekibi 20 saat çalıştırmak istiyor! Sadece kanunu aşamadıkları için yapamıyorlar çünkü çok büyük cezalar ödemeleri gerekiyor.
Peki bu yurtdışı kariyer takviminizin neresindesiniz? Beklediğiniz gibi mi gelişiyor olaylar?
‘Twice Born’ filminden sonra büyük bir ivme kazandığını söyleyebilirim. Artık ABD’de, İtalya’da ve İngiltere’de birlikte çalıştığım menajerlerim var. Büyük çaplı işler için görüşmeler yapıyorum ama hemen olacak şeyler değil elbette bunlar. Bağlantılar kurmak zaman alıyor, cast direktöreri sizi farklı işlerin deneme çekimlerinde gördükçe daha iyi tanıyor, zamanla güveniliyor vs. Bir süreç gerektiriyor ama ben epeydir bu süreci devam ettiriyorum. Genel hatlarıyla istediğim noktadayım diyebilirim.
Bir hedef için çok sıkı çalışmak nasıl etkiliyor sizi?
Aslında bazen kendime şunu hatırlatmam gerekiyor galiba: Hani bir şey yaparsınız, o an çok kısa bir mutluluk yaşayıp sonra yine hedefe doğru ilerleme gayreti içine girersiniz. Bu güzel bir şey elbette ama insanı artık bulunduğu noktadan hiçbir şekilde tatmin olamaz hale getiriyor. Son olarak, yönetmen Marco Pontecorvo’nun İtalyan Rai 1 kanalı için çektiği ‘Ragion di Stato’ filminde başrol oynayacağımı duyunca hissettim bunu. Bir dakika dur ve tadını çıkar çünkü şu an gerçekten hayal ettiğin yerdesin dedim kendi kendime. Bundan üç yıl önce bunun için deli gibi çalışıyordun, şimdi gerçekleştiriyorsun. İnsan geldiği noktanın kıymetini bilmeli yoksa öteki türlü çok sinir bozucu bir hal alabilir durum. Ama benim genel olarak hep ileriyi düşünüyor beynim.
Ne olursa artık rahat bir nefes alırsınız peki?
Sanırım öyle bir şey olmayacak! (Gülüyor) ‘Twice Born’ hayal edebileceğim en iyi noktaydı mesela. Uzun süre bekledim görüşme sürecinde. Kabul edildiğimde, hayatımın en mutlu anlarından biriydi, dedim ki kendi kendime; şu an hayata gözlerimi kapasam, gözüm hiç arkada kalmaz. İnanılmaz bir şey gerçekleşti hayatımda ama ertesi gün yine kendimi deli gibi çalışırken buldum. O yüzden şunu yaparsam rahat ederim diyeceğim bir nokta düşünemiyorum. Karakter meselesi sanırım bu.
Yormuyor mu tempo sizi?
Aslında havaalanındaki sıralar, seyahatler vs. çok yorucu ama bunu büyük bir motivasyonla yaptığım için çok yorulduğumu hissetmiyorum. Aksine devamlı çalışmak istiyorum. Ailem ve erkek arkadaşım da çok destek oluyor bu konuda bana. Sizin hayaliniz için sizinle birlikte çalışan birileri varsa hele, hiç yorulmuyorsunuz zaten.
Yolunda gitmeyen hiçbir şey yok mu gerçekten hayatınızda?
Bunu daha önce de sordular röportajlarımda bana. Acaba ben kendimi mi kandırıyorum diye çok düşündüm. Büyük bir hayalin peşinden gitmek zaten başlı başına zor bir şey. İniş çıkışlarınız mutlaka oluyor. Bütün bunlar sizin sisteminizde arızalar yaratıyor ama dengeyi kurmak gerekiyor. Son birkaç senedir şunu düşünüyorum: İyi-kötü birçok şey geliyor başımıza ama bütün mesele olanları alıp, hissedip, kabul edip, onunla birlikte yürümeye devam etmek. Negatiften beslenmek değil de, bu böyle oldu ama demek ki bunun bir nedeni var, bunu nasıl avantaja çevirebilirim diye düşünmek gerekiyor. Öteki türlü dibe çökebiliyorsunuz hemen. Ben çok kuvvetli odaklanabilen biriyimdir ama yolda başıma gelen küçücük negatif bir şey beni çok çabuk düşürebiliyor. Bunun üzerine uğraşıyorum şu ara.
Ekşisözlük’te şöyle bir şey yazıyor sizin başlığınızda: Üniversitede defteri kaybolduğu için ağlayan insan tipi.
Üzerine çalıştığım şey tam olarak bu aslında! (Gülüyor) Hatırlamıyorum böyle bir şeyi ama olabilir! Kesin ağlamışımdır...
Bir polis çocuğu olarak son dönemde polisin başrolde olduğu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olaylara diğer insanlardan çok farklı bir yerden baktığım söylenemez aslında. Çünkü apaçık görünen bir durum var ortada. Ama bir yandan da benim birebir tanıdığım polis ablalarım, abilerim var; çocukluğum onlarla geçti. Hayatta ben şunu biliyorum aslında: Genellememek gerek. Herkesin de bunu bilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Herkesin biraz bu sağduyuyu kaybettiğini düşünüyorum Türkiye’de. Gezi olaylarında bunun içimizde olduğunu fark ettik ama bunu orada bırakmamak gerek. Ve bu sadece toplumun belli bir kesiminin birbirine davranış şekli de olmamalı elbette. “Hepimiz barış içinde yaşayalım”ın birazcık ütopik olduğunun farkındayım, söylemek istediğim bu değil. Tabii ki fikirlerimiz olacak, onların karşıt fikirleri olacak ama bunu belli bir saygı ve ahlak çerçevesi içinde yapmak gerekiyor.
Babanızı kaybetmiştiniz sene başında. İnsan babasını kaybedince büyüyor muymuş gerçekten?
Hâlâ bunun üzerine düşünüyorum aslında. Yeni şeyler fark ediyorum. Sanırım daha güçlü biri oldum artık. Onu daha iyi anladığımı fark ediyorum şimdilerde. Bazı hallerimin tamamen ona dönüştüğünü fark ediyorum. Bazı yaptığı şeyleri benim üstlendiğimi fark ediyorum. Bir de sevdiğiniz insanlar size güç veriyor demiştim ya, bu insanların aslında hayatta olması bile gerekmiyormuş kimi zaman. Birini sevdiğiniz zaman onu yaşatıyormuşsunuz aslında. Artık yaptığım her şeyde onu daha çok düşünüyorum. Sanki onu kaybetmemle varlığı daha çok güçlendi gibi.