İnsaniyet namına

İnsaniyet namına
İnsaniyet namına
Haber: SEDA NİĞBOLU / Arşivi

Ben Frost, önceki albümleri ‘Theory of Machines’ ve ‘By the Throat’taki en pürüzlü gürültülere sahip parçalardan ikisi ile adanmışlığını ortaya koymuştu: ‘We love you Michael Gira’ ve ‘Studies for Michael Gira’. Michael Gira “Güzel ama kötü huylu hayvanlar” diyerek ismini koyduğu Swans ile temsilcisi olduğu acımasız gürültü ve acı verici hikâyelerin dibinden epik bir güzellik doğururken, Frost aksi şekilde gökten inme melodilerin içerisindeki vahşi hayvan çığırışlarını duyulur kılıyordu.
Bugün Swans’ın parçalarına ateşli darbeler vuran Thor Harris’in çanları Ben Frost’un son albümü ‘Aurora’nın diplerinde geziniyor. Müzikal yaklaşımlarının ortaya çıkardığı sonuç teknik olarak ne kadar farklı olursa olsun iki albüm arasındaki paralelliklerse bundan ibaret değil. “Yaşasın maksimalizm” diye insanı ayaklandıracak yoğunlukta, bizi son dönemin en dehşetli ses dalgalarına maruz bırakan iki albümüyle karşı karşıyayız.
Swans ‘My Father will guide me a rope to the sky’ ile başlayan ikinci dönemindeki tavrını sürdürerek kontrollü gücü gövde gösterisine dönüştürüyor, folktan endüstriyele emdiği her şeyi tekrarlarla, şamanvari sayıklamalarla üzerimize salıyor. Gira’nın egosu doğru yaratıcı kanalı bularak giderek tüm evreni kaplıyor. Kontrol hastalığının, negatif duyguların insan bedeninde ortaya çıkarabileceği en büyük yaratıcılık örneklerinden birine şahit oluyoruz. Aurora’da söz yok, şamanizm yok, grup dinamiği yerine neredeyse her şey tek bir adamın elinden çıkıyor ve o adam ilk defa stüdyo ve enstrüman yerine Kongo’da laptop’uyla üretiyor eserini. Fizikselliği ve trans etkisini arttıranlar, yeni jenerasyon black metal gruplarından Liturgy’nin davulcusu Greg Fox ile Marc Ribot ve John Zorn gibi isimlerle çalışan perküsyonist Shahzad Ismaily. Daha dijitalize olmak, dans müziğinden çok fazla ses ödünç almak Frost’un müziğini ehlileştirip forma sokmak yerine dehşetini arttıyor. Son dönemde ‘Solaris’ soundtracki ile minimal yanının altını çizse de ‘The Wasp Factory’ operasıyla epiğe olan düşkünlüğünü açık eden Frost’un kendisi de ortaya bir ‘bir canavar’, ‘bir diktatör’ çıkarmış olmasından dolayı şaşkın. Her iki albümü birleştiren; ikisinin de kendi fikirlerine son derece ikna olmuş olmaları, söylediklerinin önemine inanmaları, aşırı ciddiyetleri. Karanlığın içine yumuşacık şekilde gömülmenin konforunu reddedip hiçbir şeyi takip etmeden müziği aşkın şekilde kendi dünyalarını yaratmaları. ‘To Be Kind’ ve ‘Aurora’ acısını, hislerini, gücünü yansıtacak dayanıklılıkta bir yüzey bulamayanlara içinde barınabilecekleri bir alan sunuyorlar. Bir radyo programında ismini duymadığım bir müzik eleştirmeni ‘To Be Kind’ın insanlıktan yoksun olduğunu öne sürmüştü. Acının en insani hislerden biri olduğunu düşünmeyen ve müzikte fiziksel güce tapmayanlar için öyle olsa gerek. Diğerleri içinse daha insanisi olamaz.