İnsanlar bir yaştan sonra gülmüyor

İnsanlar bir yaştan sonra gülmüyor
İnsanlar bir yaştan sonra gülmüyor
'Anlatınca bile komik olan karikatür'lerin çizeri Umut Sarıkaya'yla derlemelerinden oluşan kitabı 'İşimdeyim Gücümdeyim'i bahane edip buluştuk
Haber: ELİF EKİNCİ / Arşivi

En yaratıcı sorumuzla başlayalım: Nasıl başladınız karikatür çizmeye?
Üniversitedeydim, Leman okuyorduk o zamanlar arkadaşlarla. Bir gün; “Ben de çizebilirim bunları” dedim, oturdum, çizmeye başladım. Üniversite bitene kadar da durmadan çizdim. Sonra bir gün, Tüyap’a gitmiştim Leman’cıların imza gününe, orada Tuncay Akgün’e gidip “Ben çizmek istiyorum” dedim. “Gel dergiye, konuşuruz” dedi. Konuşuruz dedi ama çok konuşan biri değil aslında. Götürdüm işlerimi, bakıştık bir süre. “İyi” dedi, “devam et.” Ettim ben de. Hbr’da başlamıştım çizmeye ama kapandı bir süre sonra.

Küçük dergilerin ayakta kalması gitgide zorlaşıyor değil mi?
Bu eskiden beri böyle, her zaman bir dergi trend oluyordu, ama diğerleri de yaşıyordu. Satıyorlardı, kendilerini çevirebiliyorlardı. Şimdi öyle değil. Dergi çok maliyetli bir şey çünkü. Bir gruba, bir yayın kuruluşuna bağlı değilsen ayakta kalamıyorsun.

Dünyada nasıl peki bu işler?
Biz iyiyiz bile bu konuda! Avrupa’ya baktığımızda, orada karikatüristlerin çoğu başka işler de yapmak zorunda kalıyorlar. Onlarla karşılaştırınca bizde bu işin aslında ne kadar güzel bir gelenek olduğunu anlıyorsunuz. Ama Amerika’da fena değil durum.
Bizde de bu işten para kazanmak kolay değil galiba.
İTÜ Gemi İnşaat Mühendisliği mezunuyum ben. Okul bitince ben de bir umutsuzluğa kapılmıştım. Bu iş olmayacak, ben bu işten para kazanamayacağım dedim.

Mühendislik yaptınız mı hiç?
Mezun olduktan sonra, 4-5 ay kadar Tuzla’da, tersanede çalıştım ama inanılmaz sıkılıyordum orada. Zaten iyi bir çalışan değildim. Olamazdım da çünkü alt-üst kafası yoktu bende. Alt-üst, herkese “N’aber abi?” diyordum. (Gülüyor) Bir de karikatürü bir kere tadınca, yanıyorsun artık, hep işin içinde olmak istiyorsun.

Karikatüre dönüşünüz nasıl oldu?
Alpay (Erdem), Kemik’te çiziyordu o zamanlar. Bahadır’a (Baruter), beni önermiş. Hatta Bahadır da önce “Ya o çocuktan bir şey olmaz” filan demiş. Ama çok çalıştım, çok fazla çizdim.

Mühendis çıkan oğulları karikatürist olmak istiyor. Ailenizin tepkisi ne oldu bu işe?
Orta sınıf bir aileden geliyorum ben. Babam öğretmen, annem işçiydi. İşten ayrılacağımı söyledim ama yüksek lisans yapacağım diye kandırdım onları. Sonra karikatüre yüklendim iyice.

Mizah dergilerinde orta sınıftan gelme çizerlerin hakimiyeti var diyebilir miyiz?
Evet, var böyle bir şey. Dergide çizen arkadaşların çoğu öğretmen ya da memur çocuğu. Türkiye ’de memurların evine gazete , dergi giriyor daha çok, çocuk öyle görüyor, yetişiyor, belki ondan kaynaklanan bir durum.
Tekrar size dönelim, İTÜ’deyken, kendi çizimleriniz gibi kareli gömlekli, topsakallı bir mühendislik öğrencisi miydiniz?
Tipik İTÜ öğrencisiydim, sadece topsakalım yoktu. Fakültede neredeyse hiç kız öğrenci yoktu, her taraf adamdı. Adam içinde kalmıştık resmen okuldayken! Birkaç tane kız öğrenci vardı onlar da bir süre sonra erkekleşmişti zaten.

Mühendis arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz peki şimdi?
Pek görüşemiyoruz, zaten çoğu Tuzla’da filan çalışıyor, tersanede. Hem öyle çok uzun süreli arkadaşım da yok zaten. Zaman geçtikçe bir bakmışsın bambaşka olmuş herkes, ayrı dünyalara girmiş. Geçenlerde annemlere gittik abimle, camdan mahalleye bakıyoruz, çocukluk arkadaşlarım geçiyor sokaktan. Kemerlerinde tırnak makasları sallanıyor, ‘adam’ olmuşlar resmen. Göbekli, çocuklu adamlar...

Çizerlerin düzensiz bir hayatı var, sık sık dergide sabahlıyorsunuz örneğin. Özendiğiniz olmuyor mu hiç onların düzenli hayatlarına? Çok bana göre değil o hayat. Evlilik, çocuk filan güzel şeyler ama ben öyle ‘düzenli gibi’ olan hayattan çok sıkılırım diye düşünüyorum.

Evlenmeyi düşünmüyorsunuz o zaman... Bu soruyu annem de soruyor, “Kısmet” deyip geçiştiriyorum ben. Çok güzel oluyor. Kısmet deyince üstüne bir daha cevap veremiyorlar çünkü. (Gülüyor)

Sayfanızı nasıl çiziyorsunuz, belli ritüelleriniz var mı?
Çizerken müzik dinliyorum genelde. ‘Yerli karışık’, ‘yabancı karışık’ CD’lerim var, onları dinliyorum. (Gülüyor) Eskiz defterlerim var, hafta içi onlara çalışıyorum. Sonra o çizdiklerimden bazılarını seçip geliştiriyorum o haftaki sayı için. Bir de çizdikten sonra dergidekilere gösteriyorum, “Nasıl olmuş, komik mi bu?” diyorum.

Nasıl yani, sizin komikliğiniz tescillenmedi mi hâlâ?
Çizdiğim şeyleri birine göstermem lazım, kendi başıma çok karar veremiyorum çünkü. Hem, karikatürde son hafta ne yapıyorsan osun, geçmişine kimse bakmaz. Bu adam yılların çizeri bari güleyim, diye bir şey yok. Son hafta komiksen komiksindir.    

Karikatüristler, biraz da yaşları ilerledikçe, çaptan düşüyorlar. Sizin bu konuda bir korkunuz var mı?
Öyle bir korkum yok, hayır. Ama, komediyle uğraşan herkesin belli bir süre sonra yüz yüze kaldığı bir durum bu. Çünkü yaşlanıyorsun. Ben mesela şimdi genç insanlara hitap ediyorum ama belli zaman sonra ‘Ulan ne diyor bu herif?’ diyecekler büyük ihtimalle. Eski çizimlerime bakıyorum, şimdi olsa çizmeyeceğim bir sürü şey var aralarında. Karikatür biraz da zamanıyla alakalı. Zamanı geçince pek bir şeye benzemiyor.

Karikatürün kaderinde mi var bu?
Aynen öyle. Vaktiyle okuduğum, bir daha okuduğum, insanlara zorla okuttuğum çok karikatür oldu ama bir süre sonra bakıyorsun komik gelmiyor işte. ‘Pop’ bir şey çünkü karikatür. İş deriz zaten biz çizdiklerimize kendi aramızda. Kimse “Bu haftaki eserimi bitirdim” demez, bu haftaki iştir o, hafta geçer, iş biter, okur da güldüyse, tamamdır.

Projeleriniz var mı ilerisi için?
Var da, hep yalan oluyor onlar. Anlatıyorum böyle söyleşilerde, ondan sonra öylece kalıyor. Kitap yazmaya başladım mesela geçen yaz, baktım ciddi ciddi şeyler yazıyorum. ‘Ey insanlar!’ diye başlayıp sayfalarca yazmışım, sonra bir baktım fikirlerim değişmiş. Başta dediğimin tam tersini demeye başlamışım. ‘Orada öyle dedim ama o yanlış!’ filan diyorum. Bir de başta kendimden nasıl emindim, yazıyordum ‘O öyledir, bu da böyledir’ diye.

Marx, Engels, Lenin, Bakunin… Bunları karikatüre sokmak nereden çıktı?
Güzel oluyor onları çizmek. Çünkü mizah dergisi okurları genç kitle ve onlar bizden etkileniyorlar. Bakunin ne diyormuş diye merak ediyorlar, okuyorlar mesela, iyi oluyor. Bir de ben neyle ilgileniyorsam onu çiziyorum tabii.

Ünlüleri de çizmekten geri durmuyorsunuz bu arada.
Onları birer figür olarak çiziyorum ben aslında. O ünlüyü kastederek değil de onların toplumda temsil ettiği figürü çiziyorum orada. Bir de dalga geçilmesi iyi bir şey ya. Ne olacak ki.

Yazılarınızda Rus edebiyatıyla çok haşır neşirmişsiniz gibi bir hava var.
Yok, o kadar değil aslında. Okumak gerekiyor tabii ama hakkıyla okumak çok zaman isteyen bir şey. Çok fazla okuduğumu söyleyemem.

TÜYAP’ta imza gününüz vardı yakın bir zamanda, okurlarla aranız nasıl?
Buluştuk da iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Bazen söyleşiler o kadar kötü geçiyor ki! O zamana kadar yaptığınız şeyler de yıkılıyor okurun gözünde. En son söyleşide hepimiz o kadar tutuktuk ki, artık yapmayalım bunu dedim en son, madem bu kadar sıkılıyoruz, niye yapıyoruz?

Üniversiteliler okuyor genelde sizi değil mi?
Evet, üniversiteden sonra, iş güç derdine düşülüyor genelde. Ama ben memnunum okurların gençliğinden. Gerçi bazen 12 yaşında çocuk geliyor mesela, ‘Bu ortaokulluyla birbirimizi çok iyi anlıyoruz galiba yoksa imza gününe niye gelsin ki? Onunla ben birçok konuda aynı fikirdeyiz galiba’ diye düşünüyor insan. Bir de belli bir yaştan sonra gülmüyor işte insanlar. Hiç unutmuyorum, 96’da ben ilk mizah dergisi okuduğum zamanlarda, bir kız geldi, “Bunlar öldü yaa” dedi. Nasıl dedim yaa, ben daha yeni okuyorum! “Yok” dedi, “Daha okunmaz bunlar, zamanında iyiydiler”. Yani, birileri için hep sıkıcı.

Son olarak, Salih Memecan, Kemal Kılıçdaroğlu’nu dansöz olarak çizdi bu yakınlarda, olay oldu. Bu konuda siz ne diyorsunuz?
Karikatür çizerek hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Karikatür dünyayı değiştirebilecek bir şey değil yani. Altı üstü karikatür işte. Benim en çok hoşuma giden tarafı da bu. Ben aslında her seferinde olduğu gibi yine toptan karikatüristlerin başına patlayacak olay diye korktum açıkçası. Ama Memecan’ın ‘Yalan söyleyen, tabiri caizse kıvıran biri bence dansözden başkası olamaz’ diye düşünüp hemen kaleme sarılması da çok acayipmiş.