İnsanlar zaten ırkçı, medya da kışkırtıyor

İnsanlar zaten ırkçı, medya da kışkırtıyor
İnsanlar zaten ırkçı, medya da kışkırtıyor

Martin, Arapça ve Almanca dersler vermenin yanında yazarlığa devam ediyor. FOTOĞRAF: AYŞEGÜL KARACAN

Şarkiyatçı Fatima Martin, kendi hikayesiyle örtüşen 'Hakikati Arayan Kadın'da Avusturyalı bir kadının Müslüman olma sürecini anlatıyor. Martin, şimdilerde "Batı için İslam sınava dönüştü, öfke yarattı" diyor
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Kaknüs Yayınları’ndan çıkan ‘Hakikati Arayan Kadın’ kitabıyla tanıdığımız Fatima Martin, 26 yaşında Müslümanlığı seçip hayatını buna göre şekillendiren bir kadın. Viyana Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı’nda okuyan, İslami Bilimler ve Antropoloji üzerine master yapan Martin, Kahire Üniversitesi, Omdurman ve Hartum’da, Kudüs’te yaşayıp Arap lehçelerinin ve kültürünün izini sürdü, şeyh Muhammed el-Cemal’den hakikat ve şeriat kavramları hakkında ders aldı.
Eşi ve üç çocuğuyla Londra’da yaşayan Martin’in 2008 yılında İngiltere’de Müslüman Kadın Yazar Kategorisi’nde ‘Yılın Kitabı’ ödülünü alan ‘Hakikati Arayan Kadın’ kitabı, modern hayatla manevi değerler arasında sıkışıp kalan Lena’nın çıkış yaratma çabası üzerine kurulu. Martin’le kültür çatışması, göçmenlik ve Avrupa ’da İslamiyet algısı üzerine konuştuk. 

Lena’nın yolculuğu hem bir iç dönüşüm, hem kültürler arası değişim. Avusturya’da orta sınıfa mensup bir doktora öğrencisi olarak depresyon içinde yaşarken, İstanbul ’a gelince şekillenen hayatını izliyoruz.
Ben her iki yolculuğun da çok farklı olmadığını düşünüyorum. Avrupa’daki alışkanlıkları, sürekli partner değiştirmesi, esrar içmesi… Bu hayatı İstanbul’da da yaşayabilirdi. İsteseydi kendi küçük yaşantısında da bir fark olmazdı. Ama İstanbul’da farklı bir yaşantıya daha kolay geçiş yapabildi. Avusturya’da depresyondan kurtulması daha zorken, İstanbul’da karşısına fırsatlar çıktı. Karar verdi ve bu kararın arkasında durdu. Burada medeniyetin kolaylaştırıcı bir yanı var. Fakat İstanbul’da da çok Avrupai bir hayat yaşanabilir. 

Lena koyu Katolik bir eğitimden geçmesine rağmen bir türlü kendini ifade edemiyor, bağımlılıklarından kurtulamıyor. Katolik öğreti onun değişimini sağlayamaz mıydı?
Katolik atmosferde de belki dönüşüm geçirebilir, bağımlılıklarından kurtulabilirdi ama Lena bunu yapamazdı. Kitaptaki Ali karakteriyle konuştuğunda Katoliklik’te, Hıristiyanlık’ta çıkış yolunu bulamadığını anlatıyor. Bunun nedeni, Katolik hayatında maneviyatın en derin noktalarının inziva gerektiriyor olması. Evlenmeyi yasaklaması, dünyevi hayatla bağını koparması Lena’ya ağır geliyor. İslam hayatının farkı bu. Dünyevilikten kopmadan, maneviyatta ilerleme şansı vermesi. 

2000’lerin başından itibaren Batı’da İslam’ın alternatif olması, Budizm’in, Hinduizm’in, Kabala’nın popüler olmasından daha zor. İslam algısı terör imgesiyle birleştiriliyor…
Ben de kitabın zamanını bugüne oturtmayı istedim. Ama bunu başaramadım. Çünkü şu anda Batı’da İslam’ın şeriatı ve hakikati birbirinden ayrılmış durumda. İnsanlar Hz. Mevlana ve eserleri üzerinden İslam’ı teneffüs ediyorlar ya da bu kısmını bir kenara bırakıp sadece politik yönüne bakıyorlar. Oysa ki bu kitabın geçtiği zamanlarda bunların ikisi birdi. Birbirinden ayrılmıyordu. Sizin dediğiniz o açıdan doğru. Benim kurguladığım zamanlarda, yani 70’lerde her şeyin algısı daha doğruydu. Artık öyle değil. Gerçek İslam’ın sesi gittikçe susturuluyor. Herkes kendi mesajlarını veriyor. Hikmetin şeriatı ve ibadetleri bir araya getirdiğini, bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağını, Hz. Mevlana’nın şiirlerinde geçen sevginin, aşkın bir bütün olduğunu göremiyor insanlar. Avrupalıları etkileyen gerçek Sufizm çok azaldı. 

Siz de hayatınızda bir noktadan sonra İslami yaşam tarzını benimsediniz. Bu anlamda sizin gibi sonradan Müslüman olan insanlara nasıl bakılıyor?
İslam’ı seçen Batılılar da geçmişe nazaran değişti. 11 Eylül’den önce Müslüman olan insanların yüzde 90’ı tasavvuf yoluyla Müslüman olurdu. Şimdi iki tür insan var; biri yine tasavvuf yolundan gidenler, diğerleri de Vahabi kültürüyle Müslüman olanlar. Bunlar genellikle siyah Avrupalılar. Beyazları tolere eden, tasavvufa sırt çevirmeyen Avrupa, onlara El Kaide muamelesi yapıyor. İslam düşmanlığı daha çok medya tarafından dayatılıyor. Sokaktaki insan zaten ırkçı. Hindu, Sih ya da Müslüman fark etmiyor. Medya tarafından yapılan bombardıman onları daha da sertleştiriyor. Farklı bir ülke görmek istemiyorlar. Nazizm kalıntıları hâlâ bitmedi. Avusturya’da aşırı sağcı eğilimler yoğun. Yabancı düşmanlığı da var. Ama bunu nokta atışı haline getiren, hedef gösteren basın ve siyasetçiler. 

‘Kızgın gençler’ Avrupa’nın kolonyal geçmişinden kaldılar aslında. Fransa’da Cezayirliler, İngiltere’de Pakistanlılar vb. Emperyalizm hanesinden okunabilecek sorun şimdi ‘entegre olamamakla’, kültürle özdeşleştiriliyor. Bu insanlar yaratılmasına yardımcı oldukları sistemin dışına atıldılar…
Evet, ben de İslam’ın adının bunlarla anılmasına sinirli bir kadınım. Bunun İslam’dan kaynaklanmadığı biliyoruz. İnsanları birbirinden ayırmak, insanlara farklı muamele etmek İslam’ın özünde yoktur. Buna rağmen sorunları kapitalizme bağlamak yerine, İslam’a bağlıyorlar. Bütün bu ekonomik sorunlara getirilebilecek çözümün ne olduğunu bilmiyorum. Ama bir kriz olduğu ortada. Öfkeli işsiz kalabalık, özellikle İngiltere’de yaşananlardan sonra önemli bir sorun olarak Batı’nın gündeminde. Avrupa’da şöyle bir sorun da var, ortaya maneviyat boşluğu çıktı. Aileler çocuklarına Hıristiyan değerlerini verebilse, bu yağmaları engeller. Ya da benim çocuklarıma yaptığım gibi Müslüman değerlerle de engellenebilir. İnsan hakları temelinde söylemler, eşitlik istekleri pratikte karşılık bulamadı. ‘Tankları getirin, öldürün yağmacıları’ diyenler çok oldu. Değer medeniyetini kaybetmek, pratikte bir imtihanla karşılaşıldığında sonuçsuz kalmasına neden oldu. Konuşmaya gelince sosyalistler, kâr söz konusu olduğunda kapitalistler. Sunulan hayat, popüler kültür insanların satın alabileceği bir şey değil. Değer de yoksa, yağmacılık da, suç da, terör de olur. 

İstanbul’a üçüncü gelişiniz ama kitabın önemli bir kısmı İstanbul’da geçiyor.
Evet, Özellikle Eyüp Sultan’ı ve selatin camilerini çok seviyorum. İstanbul’a hep ramazanlarda geldim ve burada ramazanın yaşanmasını çok güzel buluyorum. İstanbul’a daha önce eşimle geldik, 14 yıl önce. Ama ilk kez 1972 yılında geldim. Müslüman olmamda bu gelişin etkili olduğunu düşünürüm. Beyrutlu bir mektup arkadaşımı görmek için geldim. Birinci haftada bacağımı kırmıştım. O ilk seyahatimden aklımda Arapça kaldı. Camilerdeki ezan sesinden çok etkilenmiş, hat yazılarını çok beğenmiştim. Arapça öğrenmeye böylece merak saldım. Dönünce ısrarla Arapça çalışmak istememin nedeni buydu. 

Lena’nın âşık olduğu Aziz, Filistinli bir karakter ve yurtdışında olmanın acısını çekiyor, sürekli vatanını özlüyor. Filistin sorunu sizin hayatınızın neresinde?
Kitabı yazdığım dönem, birinci intifada dönemi. O günden bugüne çok şey değişti. Yarım milyon İsrailli Filistin topraklarında. İsrail hükümetinin onları geri çekmesi, orayı Filistin’e vermesi bana imkansız görünüyor. Ben gençken Berlin Duvarı’nın yıkılacağını hayal bile edemezdik. Sonra bir gün ne olduğunu anlamadan duvar kalktı. Tek ülke çözümüne inanıyorum. Oradaki acıları bütün dünya , Avrupa görüyor. Yokmuş gibi davranamayız.