İpsiz sapsızlar...

Bağımsız sinema deyince, biraz da auteur sinemasından bahsediyoruz; özgürce film çeken, fikir aşamasından senaryoya...
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

Bağımsız sinema deyince, biraz da auteur sinemasından bahsediyoruz; özgürce film çeken, fikir aşamasından senaryoya, hatta birçok kez kurgudan müziğe, görüntü yönetimine kadar filminin her aşamasında emek harcayan ve damgasını vuran sinemacılardan. Ticari filmlerin daha azı yönetmeniyle anılırken, iş bağımsızlara gelince, çoğu kez yönetmen adları belirleyici
oluyor. Yaratıcılarının adını sanını daha önce duymadığımız filmlere de, parlak yönetmen avına çıkmak için gidiyoruz. Festival programı, bağımsız sinemanın pek çok gözdesini filmleriyle ağırlıyor. Bazılarının da sadece filmlerini değil, bizzat kendisini ayağımıza getiriyor. Bilindiği üzere Darren Aranofsky ve Hal Hartley, aramızda olacak. (Söyleşi ve basın toplantısı izlenimleri için Radikal'in kültür-sanat sayfalarını takip ediniz!) Bu sayfanın bahanesi aşağı yukarı belirdi herhalde. Netice itibarıyla, şahsen burada bulunmasalar da varlığını hissettirecek olan yönetmenlerden 'beşi bi yerde' yaptık.
Bazen delişmen, bazen olgun
François Ozon
İlk uzun metrajlı filmi Sitcom, 'Fransız sinemasının altına el bombası koyan, yakıp yıkan mahveden kara komedi' olarak bütün kötü şöhretiyle karşımıza gelmişti. Kısa filmleriyle tanınmaya başlayan Ozon, 'kötü çocuk' ûnvanını böylece almıştı. Şimdiye dek, burjuva ahlakını nakavt etmek üzere yola çıkıp bir parıltı yakalayan, ama neticede yalnızca 'farklıların farksızları' kervanına karışarak sesi soluğu duyulmaz olan nicesinin sıra savışını izlediğimizden, Ozon'dan ne bekleneceğini kestirmek için erkendi henüz. 'Kötü çocuk' kıvamının ortalamasında güvenli bir yer edinip, tekrar tekrar ısıtmak suretiyle aynı yemeği önümüze sürebilirdi. Muhtemelen de, "Normal olmasın da çamurdan olsun" diyenlerin desteğiyle tepelerden tepe beğenirdi. Öyle olmadı; Ozon kariyerini muhalif ruhları kısa yoldan gaza getirmek üzerine kurmadı. Sadece kötü çocuk olmakla yetinseydi, bu kulvarın bayrak sallayıp önde gidenlerinin bile kurtulamadığı
ehlileşme süreciyle birlikte sıkıcı bir sinemaya saplanıp kalırdı. Yine de eylemleri sürdü. Bir sonraki filmi 'Les Amants Criminels / Katil Âşıklar', Hansel ve Gretel'i ana referans olarak alan ve Bonnie ve Clyde, Katil Doğanlar gibi filmlere benzetilen cüretkâr bir filmdi. Ozon, seksle şiddeti tamamen genç ve kışkırtıcı bir ruhla perdeye taşıdığı Sitcom ve Katil Âşıklar'ı başlangıç noktası olarak aldı. Bu filmleri zamanında mutlaka çekmesi gerektiğini söylüyor; belki de burjuva entelektüel bir ailede yetişen bir gay olarak, önce zehrini akıtmak durumunda hissettiği için.
Parlak çıkışının ardından, Ozon epey riskli bir projeye el attı. Gouttes D'eau Sur Pierres Brulantes / Kızgın Damlara Düşen Su Damlaları'nı, R.W. Fassbinder'in 19 yaşındayken yazdığı, ancak hiçbir zaman sahnelemediği ya da sinemalaştırmadığı bir oyunundan uyarlamıştı. Bu teatrel film, Ozon'un her türde film çekebilecek bir yönetmen olduğunun işaretlerini veriyordu. Sadece oyuna değil, Fassbinder sinemasının da ruhuna sadık kalarak, karakterler ve diyalogların gücünden sonuna kadar yararlandı. Melodramın kitsch tarafından da tutarak, filme muazzam bir ironi katmayı da ihmal etmedi. Zaten tanıdık yollarda yürümüşlüğü vardı. İlişkinin içinde ezilmeyi,
aşağılanmayı bile kabul eden birey, mahveden tutku ve cinsellik gibi temalara sinemacı gözüyle duyduğu ilgi bir yana, dediğine bakılırsa kendisi de filmdekine çok benzer, saç ağartan türde bir ilişki yaşamış gençliğinde.
Ozon seyircisini şaşırtmaya Sous le Sable / Kumun Altında'yla devam etti. Tam da yıldızı parlamışken, kendisinden ziyade başrol oyuncusunu (Charlotte Rampling) öne çıkaran ve yönetmenlik sanatını kişisel şovdan arındırıp derinliği detaylarda yakalayan çok olgun bir çalışmaya imza attı. Şimdilerde, 35 yaşındaki Ozon için, "Cinsellik hakkında bildikleri, Hitchcock'un şüphe hakkında bildiklerine benziyor" gibi yorumlar yapılıyor; Claude Chabrol'le karşılaştırılıyor. Sıradaki projesi, muhteşem bir oyuncu kadrosunu bir araya getiren (Catherine Deneuve, Isabelle Huppert, Fanny Ardant, Virginie Ledoyen...) 8 Femmes / 8 Kadın'. Yalnızca 'sıradan' seyirciyi değil, kendi seyircisini de şaşırtabilen ender sinemacılardan biri olmayı sürdüreceğini umalım.
Kara filme yeni soluk Christopher Nolan
Henüz bir 'Nolan sineması'ndan bahsetmek için erken belki ama, gözünü nereye dikmiş olduğunu kestirmek güç sayılmaz. 32 yaşındaki
Nolan, önümüzdeki yıllarda, cazibesini asla yitirmeyen, ancak şimdilerde sıkı örneğine pek nadir rastladığımız kara filmin en önemli ve en sadık temsilcisi olabilir. Çünkü bu tür üzerinde gerçekten kafa yoruyor; üstelik kara filmin en belirgin özelliklerine karşı özel bir düşkünlüğü var. Titiz bir teknik çalışma ve cilalı, etkileyici görsellik, Nolan'ın baş köşeye koyduklarından. Bunun yanında, türün gizem ve şüpheye teşne yapısını körükleyen bir takıntısı var: Kendini başkasının yerine koymak. Seyircinin gözünde öznel ve nesnel bakış açısı arasındaki farkı flulaştıran bu takıntı, gizem ve şüphe atmosferi yaratmak için bire bir. Nolan, tekrar tekrar izlemeyi gerektiren filmler çekmeyi sevdiğini söylüyor. Gerekçesi de basit; kendisi bir projeyi geliştirmek için yıllarını harcarken,
bizim filmlerini iki saat içinde sonuna kadar tüketmemizi istemiyor. Ancak bu, zihin bulanıklığı yaratmaya endeksli bir sanat sinemasının peşinde olduğu anlamına gelmiyor.
Bize olan biten hakkında gerekli tüm enformasyonu vermeye, ama bunu yaparken en kolay anlaşılır olanı değil, hikâyenin özüne en çok yakışacak anlatım tekniğini bulmaya çalışıyor. Uzun metrajlı ilk filmi Following
/Takip'in ardından Memento/Akıl Defteri'yle sürüyle adaylık ve ödül alan Christopher Jonathan James Nolan, başlangıç yaptığı ultra düşük bütçeden büyük yıldızlı filmlere geçti. Sıradaki filmi Insomnia, Al Pacino, Robin Williams ve Hilary Swank'in rol alacağı bir gerilim.
Acı kahkahalar Todd Solondz
Todd Solondz'a karşı nasıl bir tavır takınırsak takınalım, sorunsuz bir seyirci-yönetmen ilişkisi kuramayacağız herhalde. Onun sert tokatlarına sinirlenip "Bu kadarı da fazla" diye düşünenlerin, sinemasının içine girmeyi baştan reddettikleri için herhangi bir etkileşime girmeleri de pek mümkün olmayacak. Beri yandan, coşkuyla bağrımıza bastığımız zaman da, kendimizi giderek Solondz'un eleştiri çemberinin dışında zannetme gibi bir hataya düşmemiz olasılığı var. Solondz da, Empire dergisiyle yaptığı söyleşideki şu sözleriyle vaziyetin kafa karıştırıcılığına değiniyor zaten:
"Filmlerim herkese göre değil; özellikle de onları çok fazla sevenlere. Bu biraz altüst edici." Çünkü Solondz'un sineması, kendi muhalifliğine kanaat getirip sonra da gönül rahatlığı içinde arkasına yaslanarak, muhalif filmleri 'işte tam bana göre' hissiyle izlemeyi olanaksız kılıyor. Zira 'Solondz özdeşleri'ni toplayıp bir araya getirmek için film yapmıyor. Her daim kendisinden son derece rahatsız olan birinin,
bizleri rahatlatıp bir 'dışarıdakiler kulübü'
kurmasını beklemenin âlemi yok zaten. New Jersey banliyösünden her bir yana yetişen rahatsızlığı, elde ettiği başarıyla da geçmiş değil anlaşılan. Şu sıralar, sinema dışında yeni bir kariyer edinmenin hayalini kuruyor. Yıllardır olduğu gibi; sinemayı bırakmayı düşünüyor. Çılgınca sahiplenilip, ileri derecede hayranlık beslenmesinden keyif almaya başlamış, sonra da bu yüzden derin bir rahatsızlığa kapılmıştır belki.
Solondz, öğreten adam edasıyla onu bunu eleştirmek yerine, kendisi de dahil herkese ve herşeye bir yakından, bir de acımasız gözlerle dışarıdan baktığı için, hayatta hepimize kronik bir çelişkiler yumağını uygun görüyor; ya da bunun kaçınılmazlığını saptıyor diyelim. Filmlerinde sert ve acımasız olduğu kadar, inanılmaz komik anlara da yer açan ve son yılların 'en kara' (kapkara!) mizah anlayışlarından birini ortaya çıkaran da, bu iki çelişkili bakış açısı.
43 yaşındaki Solondz'un bu yolda daha ne kadar gideceğini zaman gösterecek. Hikâyesinin, kaybetmiş 'dört göz'ün Hollywood'da göz kamaştıran bir başarıyla intikam alışına dönüşmesi ise, pek ihtimal verilmeyen bir seçenek. Çünkü zamanında 20th Century Fox ve Columbia Pictures'la kontrat imzalamış ve ilk uzun metrajlısı Fear, Anxiety and Depression'la hüsrana uğrayarak Hollywood'dan yana kaçmıştı. Welcome to the Dollhouse / Oyunevine Hoşgeldiniz, Happiness
/Mutluluk ve festivalde gösterilecek Storytelling / Öykü Anlatımı'yla,
'bağlanmadan' çok daha acı intikam alınabileceğinin örneklerini vermişken, neden
geri dönsün ki?
Avangarda doğru Mike Figgis
Sinemada yeni anlatım olanakları arama arzusunun, daha çok kariyerinin başındaki genç yönetmenlere mahsus olduğu, yaş kemale erdikçe sıkı hikâyeler anlatma isteğinin ağır bastığı genel bir kanı sayılır. 54 yaşındaki Mike Figgis, ne 'saydığımıza' bir daha göz atmamıza yol açıyor. Çünkü geleneksel sinemayla bağlarını her geçen gün biraz daha koparmakta. Dijital kameranın olanaklarına da, en büyük hevesle ve aynı zamanda en tez biçimde sarılanlardan biri. Bu arada filmlerinde kendine biçtiği görevleri de giderek genişletiyor. Yönetmenliğin yanında yazarlık ve besteciliği
uzun süredir zevkle üstleniyordu; şimdi bir de görüntü yönetimini de bizzat kotarmaya başladı. Artık Internal Affairs/Gizli
İlişkiler ve Mr. Jones/Bay Jones'u çektiği dönemin senaryo anlayışından da uzaklaştı ve tamamen doğaçlamaya yöneldi. Festival kapsamında yer alan Hotel/Otel bunun son örneği.
Stilize bir kara film örneği olan Stormy Monday'le başlayan sinema kariyeri, deneylerle dolu bir maceraya dönüşüyor gittikçe. Özellikle, en iyi yönetmen ve senaryo dallarında Oscar'a aday gösterildiği Leaving Las Vegas/Elveda Las Vegas'tan bu yana, bildik yollardan hızla uzaklaşıyor Figgis. Onun bu halini, sinema okulundan yeni mezun olmuş, deneyimsiz yönetmenlerin fark yaratma telaşına benzetenlere katılmak elde değil. Aksine Figgis epey doyurucu bir anlatıma doğru ilerliyor. Hem tiyatronun yapaylığından hem de sinema dilinden vazgeçmeyen ilgi çekici bir karışım yakaladığı Miss Julie/Bayan Julie', dijital teknolojinin ve ekranı parçalara bölerek kullanmanın nimetlerinden yararlandığı Timecode ile diyaloglar aracılığıyla öykü anlatmaya iyice sırtını döndüğü The Loss of Sexual Innocence/Cinsel Masumiyetin Kayboluşu, buna kanıt teşkil eden misaller. Bir zamanlar üyeleri arasında Bryan Ferry'nin de bulunduğu Gas Board adlı bir müzik grubunun esas adamlığını yürüten Figgis, müzik, oyunculuk ve görüntünün ortak bir etki için mümkün olduğunca yoğun biçimde birbirine karıştığı ve hislerin içeriği, fikirlerin de anlatım yapısını beslediği bir sinema öneriyor.
Meksika'nın yıldızı Alfonso Cuaron
Bilet satışlarına bakılırsa festivalin en çok ilgi çeken filmlerinden biri olan Y Tu Mama Tambien/Ananı da!'nın yönetmeni, 41 yaşındaki Alfonso Cuaron, Meksika sinemasının
son dönemdeki parlak isimleri arasında. Ancak Hollywood'un transferleri arasına girecek gibi gözüküyor. Gwyneth Paltrow ve Ethan Hawke'lı Great Expectations/Büyük Umutlar' dahil, iyi eleştiriler almış üç film, Steven Soderbergh'ten Tom Hanks'e pek çok ünlü ismi yönetmen koltuğuna oturtan TV dizisi Fallen Angels'ın bir bölümünün yönetmenliği ve Meksika'nın gişe rekortmeni Ananı da!... Bir sonraki adımda, başrolünü büyük bir uluslararası yıldızın üstlenmesi beklenen bilimkurgu The Children of Men var. Bilimkurgunun kafalı adam işi olduğuna dair görüş, Hollywood'da taraftar topluyor olsa gerek. Fransız Jeunet ve Amerikalı Aronofsky'nin ardından, Meksikalı Cuaron da, büyük bütçeli bilimkurgu çeken bağımsızlar kervanına katılıyor. Yeni projesinin hayırlara vesile olmasını dileyerek Cuaron'dan Ananı da! üzerine bir alıntıyla bağlayalım: "Bu film, yetişkin olmak için kimliğini arayan, ergenlik çağındaki bir ülkenin, Meksika'nın gözlemidir."